• BIST 109.330
  • Altın 155,910
  • Dolar 3,8589
  • Euro 4,5402
  • İstanbul 7 °C
  • Ankara 8 °C
  • İzmir 8 °C
  • Adana 12 °C
  • Antalya 17 °C

Edebiyatı, Sait Faik Hikâye Armağanı seçici kurulu ve Bora Abdo nasıl öldürdü-1

Edebiyatı, Sait Faik Hikâye Armağanı seçici kurulu ve Bora Abdo nasıl öldürdü-1
Ubeydullah Günel, 2015 Sait Faik Hikâye Ödülü'nü alan Bora Abdo'nun 'Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü' kitabını ve edebiyattaki ödül sistemini ve kurullarını ABC KRİTİK için yazdı. Ödül kurullarının oluşumu, ödül dağıtım kriterlerini ve ödül sistemeni değer

Ubeydullah GÜNEL

Sait Faik’in yaşamımdaki yeri çok büyüktür. Edebiyatla, daha doğrusu öyküyle yeni yeni ilgilenmeye başladığım sıralarda, henüz yüzünü bile göremediğim ama “hocam” dediğim adamın ilk önerdiği kitaplardan biriydi “Lüzumsuz Adam”. Sonrasında da tüm kitaplarını edinip okumuştum Sait Faik’in. Bundan dolayı da Sait Faik Hikâye Armağanı alan kitapları okumaya özen gösteriyordum.

Yayıncılığın içine girip, işin piyasa yanını gördükten sonra ödüllü kitaplardan uzak durmaya çalıştım. Bu yüzden uzun zamandır ödüllü kitap okumuyorum desem yeridir. Daha önce birçok kez adını duyduğum Bora Abdo’nun Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü adlı kitabının 2015 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldığını öğrenince de kitabın adını aklımın bir köşesine yazıp doğru zamanı bekledim. Geçenlerde kitap elime geçti. Ne yalan söyleyeyim, benim için yine bir düş kırıklığıydı. “Yenilikçi tutumu ve çok katmanlı anlatımıyla sıra dışı bir öykü evreni kurmaktaki başarısı nedeniyle…” verilmiş ödül Bora Abdo’ya. Yine bir ödülün edebiyat ölçütleri dikkate alınarak verilmediğini düşündüğümden kendi çapımda bir eleştiri yazma gereksinimi duydum.

Sözcük Serpiştirerek Oluşturulan Edebiyat Yapıtı

Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü–Beni Unutma Dörtlemesi 1- adlı kitaptaki öyküler teker teker incelendiğinde bir bütünlük taşımıyor. Yani yalnız başına bir öyküde konu bütünlüğüne, kurguya, örgeye özen gösterilmemiş. Kitaptaki ayrı başlıkların tek bir ortak noktası var: ölüm.

Bora Abdo dili özensizce kullanıyor. Öyküde anlatılmaya çalışılanlar da gerçeklikten oldukça uzak. Baştan sona sıralanan, düşünülmeden yazılmış aralarında nedensellik bağı olmayan tümceler yaratıcılık diye okura sunulmuş. Bu bağlamda öykünün bir bütün olduğunu unutmamak gerekiyor. Herhangi bir yeri anlaşılmadığında kurgu da anlaşılmıyor. Bunun gibi birçok etmen göz önünde bulundurulduğunda kitabın estetik değerden uzak olduğunu söyleyebilirim. Birkaç örnek göstermek istiyorum. Bir önceki tümceden ya da paragrafla olan bağından kopukluk yaşanmadığını göstermek için tüm paragrafı alıyorum:

“Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim. Nereden buldun e-posta adresimi bilmiyorum, ama çok merak ediyorum. Merhaba. Aramızdaki topallığın anlatılması gerektiği fikrine ben de katılıyorum. Bir öykümüz olsun, demişsin, katılıyorum. Fikrini beğendim. Duymadığın, tuhaf birçok şey de oldu ama. Nasıl, cümlemin sonu sıcak bir hitabı bekliyor değil mi? Duymadığın, tuhaf birçok şey de oldu ama hayatım diyebilsem misal, duymadığın, genzi yakan, tuhaf birçok şey ama canımın içi, aşkım misal, bir tanem, bugün kızın biri vapurda bebeğim deyiverdi sevgilisine, anlatsaydım çok gülerdik belki. Sen de benim gibi muzip bakıyorsun. Gülerdik. Ama ben evlendim, beyaz beyaz giyindim. Paçasından tuttuğum kendimi tamamlamak için bir başkasına ihtiyacım vardı. Bir imhaya ihtiyacı vardı ışıksızlığımın. İntihar bencilliktir. Kocamı da seviyorum işin tuhaf tarafı.” (Sayfa 17)

İlk paragrafta ne anlatıyor Bora Abdo? Üst üste birkaç kere okuduktan sonra bir şeyler çıkarabildim. Kahramanın e-posta adresini bulmuş birisi (eski sevdiği kişi sanırım). Bir öykü düşüncesi varmış. İkisi de hemfikir bu konuda. Sonra bir tümce geliyor, daha öncekilerle pek ilgisiz: “Duymadığın, tuhaf birçok şey de oldu ama.” Daha sonra da tümcenin eksik kaldığını, sıcak bir hitap gerektiğini söylemeye çalışıyor.

Sonraki tümceye bakın: “Duymadığın, tuhaf birçok şey de oldu ama hayatım diyebilsem misal, duymadığın, genzi yakan, tuhaf birçok şey ama canımın içi, aşkım misal, bir tanem, bugün kızın biri vapurda bebeğim deyiverdi sevgilisine, anlatsaydım çok gülerdik belki.”

Noktalama işaretleri tümüyle böyle, dokunmadım. Yani bu tümceyle hitap edeceği sözcüğü seçemediğini mi anlatmaya çalışıyor Bora Abdo? Ben zorlayarak bunu çıkarabildim. Sonra da bu sözcüklerden birini kullanmasının olanaksızlığını mı söylüyor evlendiğini söyleyerek? Evliliğinin de zorunluluktan olduğunu söylüyor olabilir “imhaya ihtiyacı” olduğunu belirterek. Öyle çaresiz ki (sanırım), ya intihar edecek, ya da evlenecek. Hem zorunluluktan evleniyor, hem de kocasını seviyor. Ama birkaç tümce önce o anda konuştuğu kişiye “hayatım, canımın içi, aşkım, bir tanem…” deyivermek geçiyor içinden. Ben mi yanlış anlıyorum? Ya da paragrafta yalnızca vapurdaki iki sevgililerden birinin “bebeğim” demesini mi yadırgamak istiyor burada? Eğer öyleyse vapurdaki iki sevgilinin işlevi nedir öyküde? Bunu yadırgamak için bu kadar uzun ve anlamsız bir tümce kurmaya gerek var mı?

Geçiyorum bir sonraki paragrafa. “Benim adıma günlük tutman beni çok düşünmen demek. O kadar bir sürü bir şey demek ki anlatamam.”

Bora Abdo ancak bir ilkokul çocuğunun kurabileceği bir tümce kuruyor. Ya da bunu öyküde e-posta yazan kişinin bayağılığına mı vermeliyiz, bilemiyorum.

Bir de tutarsız bir kahramanımız var. “Aklından çıkar beni. Ben de seni çok seviyorum. Mektubunu saklamayacağım, ayrıca yine bir gün karşılaşırsak sana kukla yapmanın inceliklerini öğretebilirim belki. Göndermek istediğin kuklaları da çok sevdim.”

Yalnızca birkaç tümce önce kocasını sevdiğini söyleyen, şimdi başka birini seviyor. Şöyle bir soru sorulabilir: Kadının bu iç çelişkisinin, arada kalmasının nedeni ne? Bu tümceleri kullanması için ne itiyor onu öyküde? Kitabın ilk sayfalarında anlamlı bir bütün bulmak olanaksız… Anlaşılmayan, bozuk tümceleri gördükçe aklıma üniversite mezunu olmasına rağmen doğru düzgün tümce kuramayan insanlar ve onların internet ortamındaki konuşmaları geliyor. Bir başka örnek:

“Biliyorsun aramızda aksayan bir şeyler vardı, (biliyorum) kırık bir dal vardı, küçük bir avluda eğri çiviler, çamurlanmış ceviz kabukları, sökülmüş ağlar, adının dilime gelmeyen harfleri, sesini anımsatan kumral saçlarının arasında dalgalı bir karanlık, gücenik bir karanlık daha vardı, (güzel benzetme, yazar mısın sen yoksa?) nereye gittiğini, nerede bittiğini bilmediğimiz (evet, karşılaşma şansımızın bu denli kısır kaldığı bir noktada, göz alabildiğine dar ve ter içinde bir yazın, yani Marmara’nın ortasında, sis içinde bir şehir hatları vapurunda, sulara uzun uzun bakarak) savrulan; konuşamadık hiç.”(Sayfa 18)

Paragrafı anlayabilmek için ya da daha doğru bir deyişle anlayabilmek arzusuyla arka arkaya okumak gerekiyor. Belki böylesi anlaşılabilirdir diye düşünerek ayraç olmadan alıntılıyorum:

“Biliyorsun aramızda aksayan bir şeyler vardı, kırık bir dal vardı, küçük bir avluda eğri çiviler, çamurlanmış ceviz kabukları, sökülmüş ağlar, adının dilime gelmeyen harfleri, sesini anımsatan kumral saçlarının arasında dalgalı bir karanlık, gücenik bir karanlık daha vardı, nereye gittiğini, nerede bittiğini bilmediğimiz savrulan; konuşamadık hiç.”

Bora Abdo’nun ne demek istediğini anlamak çok zor… Ayraçlı ya da ayraç olmadan okunulduğunda herhangi bir şey anlayabilmek için okurun bir şeyler katması gerekiyor sanki. Sözcükler serpiştirilmiş, okur da onları toplayıp anlamlı bir bütün oluşturmak zorunda bırakılmış gibi. Noktalı virgülden sonra “konuşamadık hiç.” diyor. Sanıyorum ki Bora Abdo’nun derdi kahramanların konuşamadıklarını ve bundan duydukları pişmanlığı anlatmak. Peki, soruyorum: İki insanın konuşamadığını anlatmak için bu kadar uzun tümce kurmaya gerek var mı? Aslında sorun uzun tümce değil; birbiriyle ilişkisiz birçok sözcüğün birleştirilmesi. Sözgelimi “küçük bir avludaki eğri çiviler”in tümcedeki işlevi nedir ya da “sökülmüş ağlar”ın?

“Her zamanki gibi biraz ellerin titriyor. Terliyorsun. Kaşlarını çatmasan da kızgın olduğun beş yüz metreden anlaşılıyor. Köylü, kasabalı, kadın, erkek demeden yıllarca uğraşıp yaptığın kuklaları siyah bir çöp poşetinin içine tıkıştırıyorsun. Ağzını iple bağlayacakken vazgeçip açık bırakıyorsun. O zaman sıcak, gür bir damar kopuyor göğsünden. Onlar konuşmaya başlıyor. Yüzünün yarısındaki izleri silik (saat tutarak, parça parça silmiştin, sahipsiz ve isimsizdi) ve köylü olanı; “Her şeyden önce beni konuştururken abartılı bir lehçe kullanmadığın için teşekkür ederim. Bu yaşından sonra ev taşımak zordur bilirim” diyor.”(Sayfa 19)

Burada Bora Abdo çaresizliğinden, tıkandığından mıdır nedir, nesneye (kuklaya) insani bir özellik yüklüyor. Konuşturuyor onu/onları… Kuklaların konuşmaları da sanki başka bir öyküden alınıp eklenmiş gibi, konu dışı. Herhangi bir bağ kurmak zor… Bora Abdo’nun asıl çaresizliği insanı insana anlatamamak.

İşlevsiz Nesne, İşlevsiz Noktalama İşaretleri

Kitabın birçok yerinde ayraç işaretiyle karşılaşıyoruz. Bildiğimiz ayraç, “tümce kuruluşu ile ilgili olmayıp tümcenin ya da içindeki bir sözcüğün anlamını açıklayan sözcükler, tarihler; yabancı bir sözcüğün anlamını ya da okunuşunu gösteren sözleri göstermek için kullanılır.” Birkaç görevi daha var ama konumuzla ilgisi olmadığı için onları yazma gereksinimi duymuyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse ayracın bu görevini de yazmamalıydım. Çünkü kitapta kullanılan ayraçların hiçbir görevi yok. Bora Abdo ayraca kendince bir görev yüklemiş.

Görev şu: “Zaten anlamsız olan yazılanları daha da anlamsız duruma getirmek!” Öyküden ayraçlar çıkarıldığında anlamlı bir bütün oluşmuyor. Tümceler ya da sözcükler arasında bile bir ilişki, bağlantı bulmak olanaksız. Bunun yanında bir de ayraçlar girince daha da anlamsız sözcük yığını çıkıyor ortaya. Bir örnek vereceğim. İlk olarak ayraçla yazılmış biçimini okuyalım:

“On beş temmuz (yorgun ve ince geceye bölünmüş sessiz) akşamı; gazete kağıtlarının üstüne dalgınlıkla bir ateş çizmiştim. Perdeleri açmış, yatak odasında ağır ağır ölmüş, ağır ağır ölürken de yine gökyüzünü de düşünmüş, (bulutlar gitsin bulutlar gitsin) Marmara’nın ve kuş sürülerinin ortasında, şimşeklerin çaktığı yalpa vuran bir kayıkta babasının yüzüne tükürmüş komşumun (kaplan desenli battaniyesinin altına gizlenip altmış iki yaşında hıçkıra hıçkıra bir büyük rakıyı susuz içmişti küçücük bir susmayla sonra) bahçesinden (gövdesini tırtılların ve tuzların sardığı ağaçlarıyla ve kurumuş çardağıyla) kiraz toplamıştım.” (Sayfa 24)

Gördüğünüz gibi bu bölüm sanki kitabın birçok yerinden gelişigüzel toplanmış sözcüklerin birleştirilmesiyle ortaya çıkan bir yazıyı andırıyor. İlk okuduğunuzda acaba kitabın kurgusunda, öncesinde bir yer mi atladım, ya da öykünün sonunda bu yazılanların akla yatkın bir açıklaması olacaktır diye düşünebilir, içinizi rahatlatmaya çalışabilirsiniz. Hiç de öyle değil. Bu bölümcenin önceyle-sonrayla, kurguyla, örgeyle hiçbir ilgisi yok. Ne “gazete kağıtlarına dalgınlıkla çizdiği ateşin”, ne de “babasının yüzüne tükürmüş komşusunun bahçesinden topladığı kirazın” bir ilgisi var. Bir günlükten söz ediliyor bir yerde. Tümceye tarih atarak başlanıldığından yazılanların günlükten parçalar olduğunun ayrımına varıyoruz. Ama bu da yetmiyor. Öyle olsa bile yazılanlar konu dışı. Bir de ayraçsız okuyalım:

“On beş temmuz akşamı; gazete kağıtlarının üstüne dalgınlıkla bir ateş çizmiştim. Perdeleri açmış, yatak odasında ağır ağır ölmüş, ağır ağır ölürken de yine gökyüzünü de düşünmüş, Marmara’nın ve kuş sürülerinin ortasında, şimşeklerin çaktığı yalpa vuran bir kayıkta babasının yüzüne tükürmüş komşumun bahçesinden kiraz toplamıştım.”

Benim ilk benzetmem şöyle: Kitap öyküden çok Osmanlıca sevdalısı bir yayınevinin ya da yazarın biraz olsun anlaşılabilmek için günümüz Türkçe sözcükleri ayraç içinde yazarak yazıyı çorbaya çevirmesini andırıyor.

Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü (Beni Unutma Dörtlemesi 1) adlı kitabın, “Biz Onu Öldüreceğimizi Söyledik Diye O Kendini Öldürmekten Vazgeçti” bölümünün “Takvimlerin Suspus Zamanlarında Bir Yüzün ve Öbür Yüzün Öyküsü” adlı alt başlığıyla sunulan öyküsü iki kişiden birinin ölmesiyle ya da bıçaklanmasıyla sona eriyor. Bir muğlaklık söz konusu burada da…

“Gülümseyerek, özür dileyerek” birileri ölüyor, öldürülüyor. İlginizi çekmiştir. Görüldüğü gibi karmaşıklık, anlaşılmama isteği yalnızca öykünün içeriğinde değil, henüz kitabın başında, öykülerin başlığında belli oluyor.

Cengiz Gündoğdu bu karmaşıklığı iki nedene bağlıyor: “Birincisi yazarın ‘ilginç’ bir yapıt yazma tutkusu. Bu tutku yüzünden yazar, nesneleri bilinçli bir biçimde belirsizleştirir. İkincisi yazar dış dünyadaki nesneleri belirsiz görür. Her yerde bir belirsizlik vardır.” (Cengiz Gündoğdu, Estetik Kalkışma, Eylül 2012) Bora Abdo için ilk neden daha ağır basıyor.

Bir sonraki yazıda Bora Abdo’nun ölü seviciliğine değinip, ödül almasını sağlayan, kendi deyimiyle “abuk sabuk öykülerinden” söz edeceğim.

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)