• BIST 105.324
  • Altın 146,596
  • Dolar 3,4727
  • Euro 4,1687
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 12 °C
  • İzmir 19 °C
  • Adana 25 °C
  • Antalya 22 °C

Edebiyatımızda hasar tespit çalışmaları

Edebiyatımızda hasar tespit çalışmaları
ABC Gazetesi'nde yeni bir bölüm başlatıyoruz; ABC KRİTİK... Edebiyattan felsefeye, sinemadan toplum bilime, siyasal analizden resime, heykelden tiyatroya, kuramdan eleştiriye kadar entelektüel ortama müdahale edecek, bu alandaki liberal ve yeni gerici (po

B. Sadık Albayrak / ABC KRİTİK
bizimsadikalbayrak@gmail.com

Otuz beş yıldan daha uzun bir zamandır bir edebi enkazın altında yaşıyoruz. Belki de kırk beş yıldan beri yavaş yavaş alışıp kanıksadığımız bu enkazın içinde, yeraltında, edebi kovuklarda mayışıp kaldık. Bunun üstümüze yıkılan bir enkaz olduğunun bile farkında olmadan idare edip gidiyoruz. Edebiyat diye üstümüze hurdalık döküntülerinin boca edildiğini görebilecek ölçütlerimizi yitirdik. Baktığımızı görmüyor, gördüğümüzü anlamlandıramıyor, anlamlandırdığımızı bizi temiz havaya çıkaracak bir yola dönüştüremiyoruz.

Buraya nasıl getirildik?

Türk edebiyatı denilen bu enkazı bize kabul ettirebilmek için her şeyi yaptılar.

Şunu bilelim; Türk edebiyatı, eleştirmeninin tekbir sesleri eşliğinde yakıldığı bir edebiyattır.

Dünya tarihinde yakılmış filozoflar, derisi yüzülmüş şairler, kurşuna dizilmiş tarihçiler vardır. Yirminci yüzyılda yakılmış edebiyat eleştirmeni Türkiye’den çıkmıştır. 2 Temmuz 1993’te, Sivas Madımak’ta edebiyat eleştirmeni Asım Bezirci’yi yaktılar. Onunla yakılanlar çoktur; şairlerle birlikte, türkücülerle, karikatürcülerle, fotoğrafçılarla, gençlerle, çocuklarla birlikte edebiyatımızın en donanımlı, en çalışkan, en titiz, verimli, hakbilir eleştirmenini yaktılar.

Yakılan şairler hiç unutulmadı, türkücülerin türküleri dillerden düşmedi, ama Türk edebiyatının yakılan eleştirmeni pek az hatırlandı. Şu bile, enkazına âşık bu edebiyat için utanç verici, inanılmaz bir gerçektir; Asım Bezirci’yi, öldürülme yıldönümlerinde anmak için, yıllarca, bir edebiyat örgütü değil, muhasebeciler derneği toplantılar düzenledi.

Türk edebiyatı otuz kırk yıldır bir enkaza dönüşürken, bunu görecek ve gösterecek eleştirmeni yok edilmişti. Asım Bezirci’nin eleştiri anlayışını en iyi özetleyebilecek kavramlar iki kitabının bileşiminden doğmuştu: “Bilimden Yana, Sosyalizme Doğru”. Yakılmadan bir gün önce, Sivas AKM salonunda yaptığı son konuşmasında da, dünyayı insani bir düzene kavuşturacak bilimin ve sosyalizmin gerekliliğini savunmuştu. Sahnede kendisini izlemeden, fuayeden gülümseyen sesini dinliyordum. Salona girerken eleştiri kitaplarını bize emanet etmişti. Kitapları almak isteyen okurlarıyla biz ilgileniyorduk. 1993 yılında dünyada reel sosyalizmin çözülüşünün inkâr fırtınasına direnen Asım Bezirci’nin konuşması, sosyalizmin gerekliliğini vurgulayarak biterken, salonda alkışlar yükseliyordu.

1993’te, 2 Temmuz’da, Sivas’ta, Asım Bezirci’yi yaktılar; bilimden yana, sosyalizme doğru edebiyat eleştirisini kendimize emanet bildik.

Bu emaneti koruyup bugünlere ne ölçüde getirebildik?

12 Eylül’ün edebiyata iyilikleri!

Madımak otelinin yangın enkazından bin kat daha yakıcı ve karanlık bir enkazın altında kaldık. Yirmi yılda sayıları yüz elliyi geçen üniversitelerin edebiyat fakültelerinden, edebiyatla yaşamın bağını koparan akademik döküntüler yağdı. 12 Eylül faşizmi, sosyalist gerçekçi edebiyatı suç haline getirip, bireyci ve bayağı bir edebiyatı dayattığında, bundan “iyilik” diye söz eden ve sevinçten uçan Prof. Dr.’ler bu fakültelerde öğrenciler yetiştirdi. İçine atıldığımız edebi çöplüğün döküntülerinde şiir, roman, hikâye bulabilen okurlar imal edildi.

Enkazın yaratıcılarından biri, Prof. Dr. Yıldız Ecevit sevincini açık açık şöyle yazabildi:

“Bu arada, depolitize olmak durumunda kalan edebiyat da kendini dile getirmek için siyasal angajmanın dışında yeni alanlar aramaya başlar. Türkiye’ye onarılmaz zararlar verdiğini düşündüğümüz 12 Eylül yönetiminin, Türk edebiyatına farkında olmadan yaptığı bir iyiliktir bu. Türk edebiyatının özgürleşmesi, kendini deneysel bir sanat dalı olarak görmesi, Batı’daki estetik yenilikleri metinlerine taşıması, özgünleşmesi, 80’li yıllarda aldığı ivmelerle gerçekleşir. 80’li yıllar, Türk edebiyatında en büyük paradigma değişikliğinin yaşandığı tarih kesitidir.”[1]

Toplumu Akp iktidarına hazırlayan dinselleşmenin altyapısını kuran ve emekçiden yana politikayı yasaklayan, sosyalistleri işkenceden geçiren 12 Eylül faşizmi, edebiyatı depolitize ederek, “farkında olmadan” büyük bir iyilik yapıyor. Ülkeyi hapishaneye çeviren 12 Eylül, edebiyatı “özgürleştiriyor”. Prof. Dr. Yıldız Ecevit’e göre, işçi sınıfı politikasından kurtulan edebiyat özgürleşiyor, Batı’daki “estetik yenilikleri metinlerine” taşıyarak, yani taklit ederek “özgünleşiyor”. Türkiye toplumu ve insanıyla bağları zayıflayan bu taklitçi edebiyat, özgürleştikçe pragmatizm ve postmodernizm felsefeleriyle emperyalizmin politikasına bağlanıyor. Bu “ivmelerle”, Türkçe yazmayı beceremeyen bir yazıcıya Nobel ödülü bile verilebiliyor ve bu yazıcı, emperyalizmin Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren Suriye politikasında, Beşar Esad’a “özgür ve özgün” tehdit mektupları yazmayı edebiyat biliyor.  

Edebiyat eleştirmeni 12 Eylül

Prof. Dr. Yıldız Ecevit’in yazdıklarına inanacak olursak, 12 Eylül’ün, neredeyse, etkili bir edebiyat eleştirmeni olduğunu düşüneceğiz. 12 Eylül’ün, “iyilik” getiren bir “edebiyat eleştirmeni” olduğu yerde, bilimden yana, sosyalizme doğru bir edebiyatı arayan eleştirmen Asım Bezirci’nin yakılmasının koşulları hazırlanmıştır. 12 Eylül’ü, Türk edebiyatını özgürleştiren ve özgünleştiren bir iyilik meleği ilan eden Yıldız Ecevit’in üniversitede edebiyat profesörü olması da bu koşulların gereğidir. Altında kaldığımız edebi enkazın büyümesinde, bu çöküntüye duyarsızlıkla katlanabilen okurlar yetiştirilmesinde edebi görevleri vardır.

12 Eylül’ün yarattığı edebiyata, “Küfür Romanları” kitabıyla ilk güçlü eleştiriyi Yalçın Küçük yaptı. Hemen arkasından bu döküntü edebiyatın batıdan ithal edilen, insanı aşağılık bir sürü varlığına indirmek isteyen Kundera türünden örneklerine karşı “Estetik Hesaplaşma” kitabını yazmıştı. Yalçın Küçük’ün 12 Eylül’le yazar olan, makam mevki kazanan birikimsiz tipler için kullandığı “eylülist” kavramı bu kitaplarındadır.

12 Eylül’ün “özgür ve özgün”, yeteneksiz eylülistleri, kısa sürede, star sisteminin ödül ve ünlendirme süreçleri aracılığıyla edebiyatın bütün köşelerini ele geçirmişlerdi.

Yalnızca Asım Bezirci mi; Türk edebiyatı, eleştirmenlerine ölümlerden ölüm beğenilen bir edebiyattır.

***

Türk edebiyatı, eleştirmeninin sokak ortasında kurşunlanarak vurulduğu bir edebiyattır.

O zaman, daha, 12 Eylül denen özgürlük getirici edebiyat eleştirmeni iktidara gelmemişti. 1978 yılının 11 Temmuz sabahı Bedrettin Cömert’i kurşunladılar. Arkadaşları, öldürülmesinin ardından yayınladıkları, eleştirilerinden oluşturdukları kitaba “Eleştiriye Beş Kala” adını verdiler. Çalışkan, donanımlı, yürekli edebiyat eleştirmeni, eleştirel çalışmalarının baharında, katledildi. Yıldız Ecevit’in özgürleştirici edebiyat eleştirmeni 12 Eylül Darbesi’ne de çok az kalmıştı. Eleştirmenin katledilmesi, bu darbenin kanlı hazırlık sahnelerinden biriydi.

Eşiyle birlikte bindiği arabasıyla, Hacettepe Üniversitesi’ndeki görevine giderken, üç faşist yoluna pusu kurmuşlardı. Katiller ve azmettiriciler biliniyordu ama hiçbiri yakalanmadı ve cezalandırılmadı. O zamanki katliamların yönetici ve uygulayıcılarından Abdullah Çatlı’nın da, sanat tarihçisi ve eleştirmen Bedrettin Cömert’in öldürülmesinde rolü olduğu ortaya atılmıştı. 70’lerin bu ünlü katliamcısı, 1996 yılının 3 Kasım’ında, bir milletvekili, bir emniyet müdürü ve sahte kimlikli bir genç kadının bulunduğu bir mercedesle yolculuk ederken, Susurluk yakınlarında bir kamyonla çarpışmaları sonucu öldüğünde, dönemin başbakanı Prof. Dr. Tansu Çiller, “devlet uğruna kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir” demişti. Tansu Çiller, Asım Bezirci ve arkadaşlarının Madımak’ta yakıldığı 1993’te henüz başbakanlığa yeni getirilmişti. O gün söylediği bir başka söz de tarihe şöyle geçmişti: “Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir biçimde zarar gelmemiştir.”

Edebiyatın “angajman kuralları”

Prof Dr. Tansu Çiller’in tarihe geçen bu sözleri, Prof. Dr. Yıldız Ecevit’in “siyasal angajman” dediği şeyin bir açıklaması olabilir mi? Bu on beş yıl arayla, ikisi de temmuz ayında gerçekleşen iki eleştirmen katliamı ve aynı başbakanın değişmeyen safı… Eleştirmenlerin katillerinin şerefi ve zarar görmemesi, ülkenin başbakanının temel kaygısıdır. Yıllar sonra bir başka başbakan da, Sivas katliamcıları, davanın zamanaşımına uğratılmasıyla ceza almaktan kurtulduklarında, “milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun” demişti. Prof. Dr. Yıldız Ecevit’in bozuk Türkçesiyle söyleyecek olursak, edebiyatın “angajman kuralları” şaşmaz bir biçimde işliyordu, diyebiliriz.

Bedrettin Cömert, “Eleştiriye Beş Kala” kitabındaki önemli eleştirilerden birinde, Hasan Hüseyin şiiri üzerine Asım Bezirci ile tartışıyordu. Bilimden yana, sosyalizme doğru yürüyenler, doğruyu ve güzeli aramak için, hele de bunun bulunmasının en zor olduğu alanlardan birinde, edebiyat ve estetikte yoldaşça birbirlerini eleştiriyorlardı. Düşünceler ve duygular çatışıyordu. Şiirin estetiğine ermek için eleştiri bileniyordu. Edebiyatı bir gül bahçesine çevirmek için eleştirmenler yarışıyordu.

Ne yazık ki, katledildiler. Eleştirmenleri ateşle yenebildiler. Sürekli bir iç savaş demek olan Tekeliyet düzeninde edebiyatın ilan edilmemiş “angajman kuralları” vardı. Bu kurallar arasında en büyük düşmanlık eleştiriye ve eleştirmene yöneltilmişti. Sınırları aşan, sermayenin kurşunu ve ateşine tutuluyordu.

Asım Bezirci’nin hayaletini gören şair

Edebiyatı, içinde yıkıma uğradığımız bir enkaza çevirmek için eleştirmenleri kurşunladılar, tekbir sesleriyle yaktılar. Katillerin yaptıklarında iyilik bulan Prof. Dr.’ler, yazarlar ve şairler yarattılar.

Asım Bezirci’nin yakılmasının üzerinden daha iki yıl bile geçmemişti. Attila İlhan, 1995 yılının başlarında, 12 Eylül’ün yarattığı “özgür ve özgün” şiirin anlamsız bir şiir olduğunu açıklamıştı. Attila İlhan’ın başlattığı tartışma kısa sürede alevlendi. Bu tartışmaya Cömert’in ve Bezirci’nin emanetini taşıyanlar, bizler de katılmıştık. Yaşamdan kopuk, taklitçi, benim Üçüncü Geri olarak adlandırdığım bu şiirin savunucularından biri, tartışmada kendini savunmak için şunları yazdı: “Yazılan yazıları ya da yapılan açık oturumları okuduğumda, fark etmeden bir zaman yolculuğuna çıktığım hissine kaptırdım kendimi. Sanki sevgili Asım Bezirci canlanmıştı da o yazıyordu bunları. Onun da bu türden toptancı yaklaşımları yok muydu? İkinci Yeni’den ‘kapalı, anlamsız, baskı döneminde yazılan kaçış şiiri vs…’ olarak söz ediyordu”[2]

İki yıl içinde, eleştirmenden kurtuluşun rahatlığına kavuşan şair, eleştiriyle karşılaşınca kendi kendine soruyordu; yoksa, kâbus mu görüyorum, Asım Bezirci ölmemiş miydi? Demek oluyor ki, emaneti birkaç yıl da olsa taşıyabilmiştik. İktidar ile enkaz edebiyatının ve edebiyatçısının “angajman kurallarını” ortaya çıkarabilmiştik. Sermayenin şairi korkuyla irkilmişti; Asım Bezirci canlanmıştı. Ne yazık ki, Bedrettin Cömert’i ve Asım Bezirci’yi yaşatacak bir edebiyat eleştirisini uzun dönemli ve etkili biçimde sürdürebildiğimizi söyleyemiyoruz.

Edebiyatın gül olan toprağını temizlemek

Güçlü bir eleştiriyi sürekli kılabilseydik, bugün içinde debelendiğimiz bu Türk edebiyatı denen enkazın büyük bir bölümünü temizlemiş olacaktık. Asım Bezirci, her anlamda yok edilmek istenen 40 Kuşağı şiirini, büyük bir mücadeleyle gün ışığına çıkarmış ve adına “Temele Gül Dikenler” dediği bir kitapla okura kavuşturmuştu.  Ardından bir başka kitabıyla şiir eleştirisini sürdürmüştü; “Güle Dil Verenler”. Bezirci’nin tasarımında, emekçi insanlık değerleriyle beslenip donandıkça, gül güzelliğiyle emekçi insanımızı arındıran bir edebiyat bahçesi vardı. Tekellerin iktidarında edebiyat diye yazılan döküntüler, yalnızca edebiyat bahçemizi değil, gül tasarımlarımızı da tarumar etti.

Eleştiriyi, Bedrettin Cömert ile Asım Bezirci’yi aşacak biçimde yeniden canlandırmak zorundayız. Üstümüze yıkılan enkazın boyutlarını ve insanlığımıza yaptığı hasarı tespit etmek için eleştiriden daha verimli bir araç, yol ve yöntemimiz bulunmuyor.

Tam buradayız; tekellerin edebiyatının angajman kurallarını yırtmak için zor ve çetin bir işe girişiyoruz. Türkiye, tekellerin “angajman kuralları” altında iç ve dış savaşlara sürüklenirken, bundan hiç de daha az kanlı olmadığını öldürülen eleştirmenlerimizden bildiğimiz edebiyatta iç savaşı göze alıyoruz. Zaten Osman Çutsay arkadaşımız, aylar öncesinden edebiyatta iç savaşın gerekliliğini bir yazısında haber vermişti. Edebiyatta iç savaş yeni başlamıyor, şiddeti azalıp yükselerek hep sürüyor; bize bunun bilincinde olmak düşüyor.

Yirmi altı yıldır tekellerin edebiyat kuşatmasına karşı gerçekçi edebiyatın bayrağını taşıyan İnsancıl dergisi direnişini sürdürürken, Cengiz Gündoğdu, birkaç yıl önce yayımladığı “Estetik Kalkışma” kitabıyla eleştirel mücadelenin öğretici bir temel çerçevesini çizmişti.

***

Taylan Kara ise, bir yıldan uzun bir süredir, bu enkaz edebiyatının en stratejik kurumlarından birini, edebiyat ödüllerinin nasıl çürümüş bir konsensüs üzerinde dağıtıldığını etkili bir biçimde teşhir etmiş bulunuyor. Gerçekçi eleştiri, edebiyatta hasar tespit çalışmaları bir süredir yeni bir canlanma içinde. ABC Gazetesinde, bunu birlikte geliştirmeyi ve daha etkili bir biçimde okura ulaştırmayı deneyeceğiz.

Tam bu sırada, 2016 başında, Yalçın Küçük Hocamızın “Tenkit” kitabı yayınlandı. Yalçın Küçük, “Aydın Üzerine Tezler”, “Bilim ve Edebiyat”, “Küfür Romanları”, “Estetik Hesaplaşma” ve “Şebeke”den sonra, “Tenkit” kitabı ve adıyla da edebiyat ve eleştiriye zamanlı bir katkı yapıyor.

Gerçekçi yazar ve eleştirmene kurşunlarıyla ve benzinli paçavralarıyla suikast düzenleyenlerin bir de sürekli uyguladıkları “sessizlik suikastı” var. Sesimizi duyulmaz, varlığımızı görünmez yapmak için ellerinde devasa bir kültür sanat endüstrisi ve kitle iletişim, propaganda makinesi var. Bir tuşa dokunuşla yalanı dünyanın her köşesine yayan, çirkinliğini, akıl düşmanlığını, asalaklığını tepemizden hiç eksilmeyen dev gölgesiyle kapatmaya çalışan bir gösteri dünyasındayız.

Bu insanlıkdışı sömürü ve savaş düzenini güzel, haklı ve güçlü gösteren, yalnız ve yalnızca bir döküntüler yığını olan bir edebiyatla mücadeleyi sürdürüyoruz. Gazetemizin “ABC KRİTİK” başlıklı bu bölümünde ağırlıklı olarak edebiyatta eleştirinin yol açıcı ve temizleyici rüzgârını yoğunlaştırmayı tasarlıyoruz.

Eleştiriyle edebiyatta, sanatta, siyasette, kısaca yaşamda hasar tespit çalışmalarına hız veriyoruz.

Gerçekçi edebiyatın yeniden yaşam bulacağı, sanatta toplumculuğun yeniden öne çıkacağı koşulları yaratmak için bu edebi enkazın hafriyatına girişmek zorundayız.

------------------------------------------------------------

[1] Yıldız Ecevit, Kurmaca Bir Dünyadan, İletişim Yayınları, 2013, İstanbul, s. 20.

[2] Varlık dergisinin 1051. Sayısında bunları yazan şairin adını verme gereği duymuyorum. Meraklı okur, benim Cinayet Olan Edebiyat (Doğu Kitabevi, İstanbul, 2015) kitabımda, s.87-169, “Şiirde Yenilik Diye Sunulan Gerilik” bölümüne bakabilir. Burada, Üçüncü Geri’nin hepsi ve bugün enkazın tepesinde oturanların şeceresi var. 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
  • Kızılırmak - Karakoyun / Lütfi Akad, Yılmaz Güney'i ve Sinemasını anlatıyor-211 Eylül 2017 Pazartesi 12:36
  • Lütfi Akad, Yılmaz Güney'i ve Sinemasını anlatıyor-110 Eylül 2017 Pazar 19:15
  • Kütüphane sorunu08 Eylül 2017 Cuma 17:38
  • Batmayan güneşe yazılan tarih: Suriye08 Eylül 2017 Cuma 15:13
  • Sinema tek ses, tek yürek direniyor!07 Eylül 2017 Perşembe 17:50
  • Deyrezzor: Direniş05 Eylül 2017 Salı 15:03
  • Hama gerçeği ve General Velid Abaza03 Eylül 2017 Pazar 19:36
  • Zennupya: Direnişin kadını31 Ağustos 2017 Perşembe 22:23
  • Artvin'e sadakat25 Ağustos 2017 Cuma 11:30
  • Helâlci sendika Konfederasyonu...24 Ağustos 2017 Perşembe 19:22
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)