• BIST 103.328
  • Altın 193,634
  • Dolar 4,6527
  • Euro 5,4829
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 23 °C
  • İzmir 26 °C
  • Adana 27 °C
  • Antalya 27 °C

Elif Şafak’tan Bayağılığa Övgü; Havva’nın Üç Kızı!

Elif Şafak’tan Bayağılığa Övgü; Havva’nın Üç Kızı!
Her ne kadar söz konusu ürün, “roman” diye adlandırılsa da öncelikle belirtelim ki, buna roman demek olanaksız. Yazımızın konusu da bu kitabın neden roman olamadığını üzerine. Dahası, Elif Şafak’ın da bir yazar olmadığını göstermek.

Sevim Kahraman

Elif Şafak’ın son pazarlama ürünü olan “Havva’nın Üç Kızı” (1) adlı kitabı (roman) piyasaya çıkar çıkmaz, beklendiği üzere yine çok satanlar listesinin ilk sıralarına tırmandı. Her ne kadar söz konusu ürün, “roman” diye adlandırılsa da öncelikle belirtelim ki, buna roman demek olanaksız. Yazımızın konusu da bu kitabın neden roman olamadığını üzerine. Dahası, Elif Şafak’ın da  bir yazar olmadığını göstermek. 

Her şeyden önce, şu “çok satma” dışında Şafak’ın bu kitabı neden yazdığını, derdinin ne olduğunu anlayamıyoruz. Kitapta (dikkat, roman değil kitap) bunu anlatacak ya da duyumsatacak hiçbir şey yok. Belli bir izleği (tema) bulunmayan bir “roman” ile karşı karşıyayız. Zaten şu “çok satma” işi de büyük ölçüde imal edilen şöhretinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. 

Kagan, “Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat” (2) adlı kitabında; “Yaratıcılık süreci, bomboş bir biçim fikriyle başladığı zaman, yapıt da daha başından ya cılız kalır, ya da hiçbir sanatsal değer taşımaz” diyor. Şafak’ın kitabı tam da bu tanıma uyuyor. Kitabının biçimi ve içeriği bir yazın (edebiyat) ürünü olmaktan o kadar uzak ve roman sanatıyla öylesine ilişkisiz ki, ona “roman” demek olanaksız hale geliyor. 

Kitapta gelişigüzel sıralanmış kimi rastlantılar ve olaylar sığ, yetersiz bir dille kağıda dökülmüş. Tutarlı bir kurgusu ve iç bütünlüğü yok. Olaylar arasında nedensellik bağı bulunmuyor. Her nedense ana dilinde yazmayan ya da yazmaktan utanan –dünyada, hele yüksek edebiyat alanında böyle bir züppelik  örneği yok- Şafak’ın, bu kitabı önce İngilizce yazdığını sonra Türkçeye çevrildiğini anımsayınca, insan bu kötü dil için, çevirmeni mi yoksa yazarı mı eleştirmeli bilemiyor. Elbette sorumlu olan yazardır.

Kitapta Peri, Şirin ve  Mona “Havva”nın üç kızını oluşturuyor. Kitap bu kadınlar çevresinde gelişen olaylardan oluşuyor. Olayların nedensellikleri olmadığı için yazar karakterleri ile istediği gibi oynuyor. 

Her şeyden önce, Peri’nin ailesindeki bölünmenin hiçbir sahiciliği bulunmuyor. Çok fazla zorlama olmuş ve gerçeklik duygusu vermiyor. Örneğin Peri’nin annesi hurafelere inanacak ölçüde dindar, küçük ağabeyi faşistlik sınırlarını zorlayan bir milliyetçidir. Babası ise Atatürkçü bir laik, büyük ağabeyi de solcudur. Ancak ailedeki bu kişiler arasındaki çatışmalar birkaç didişme dışına çıkmaz. Yaşamları bu çatışmalardan dolayı değişmez. Peri daha çok babasına ve büyük ağabeyine yakınlık duysa da kendini arada kalmış duyumsar. Bu ‘arada’ kalmışlık  Oxford Üniversitesi’ne gittiğinde de artarak sürer. 

Kagan şöyle diyor;

“Sanatçının tematik yönelimi onun kendi dünya görüşü ile dünya tablosu tarafından belirlendiği gibi; her somut yapıtta, tema seçimi, o yapıttaki fikirsel dokunaklığı (pathosu) açığa çıkarır. Daha sonra, ‘fikrin gelişmesi’, sanatçının bulduğu temayı nasıl anlamlandırdığından, temadaki soruyu nasıl yanıtladığından belli olur.” (3)

GERÇEK BİR TEMADAN (İZLEK) YOKSUN 

Temanın seçiminde yazarın yaşama bakışının, onu kavrayışının ve dünya görüşünün ne kadar önemli olduğu açıktır. Dünya görüşünü burada dar anlamda, siyasal tavır/tutum olarak anlamamak gerekir. Geniş anlamda ele alarak, yaşamı kavrayış ve içinde bulunduğu çağına karşı takındığı tutum diye görülmelidir. Bu bağlamda Elif Şafak’ın kitabını değerlendirecek olursak, yapılacak ilk saptama şudur; kitabın yazarı edebi yeterlilik bakımından sığ, kültürel donanım bakımından da derin bir cehalet içindedir. Bu durum, dikkatli bir okurun suratına çarpacak kadar açıkça görebilir haldedir. Aşağıda, kitaptaki din üzerine tartışmaları ele alırken bunu göreceğiz. Temadan (izlek) yoksun bir kitaptan temanın anlamlandırılmasını bekleyemeyeceğimize göre, bu konuda lafı uzatmanın da anlamı yok. 

Kagan sözlerini şöyle sürdürüyor;

“... Bir yapıtın teması, o yapıtın içeriğinin yalnızca bir yanıdır. Öbür yanı, temanın fikirsel şiirsel olarak sergileyiş şekli ve tarzından gelir. Bir sanat yapıtının teması sanatçı tarafından ortaya atılmış bir soru, sanatçıyı ilgilendirdiği için yaşamdan türetilmiş bir sorundur sadece. Bu sorunu çözebilmek için, sanatçı  kendi yapıtının temasını şiirsel fikrin içinde eritir; ancak bu kaynak  sanatsal içeriği tüm doluluğuyla pekiştirir.” (4)

Şafak’tan, olamayan bir temanın fikirsel ve şiirsel olarak sergilenişini de elbette beklemiyoruz. Ancak yarattığı karakterlerini de nesnel olarak göremiyor, bu karakterle yazarın öznel bakışı içinde sürekli kayboluyor. Yazar ne istiyorsa karakter onu yapmak zorunda bırakılıyor. 

Yazarın yapıtıyla olan ilişkisi konusunu Çernişevski de şöyle değerlendiriyor:

“Sanatın asıl anlamı, gerçeklik karşısında insanın ilgi duyduğu şeyi yeniden yaratmasından gelir. Ama, yaşamda kendisini ilgilendiren olaylar karşısında, insan bilerek ya da bilmeyerek bir yargıda bulunur; çünkü bir şair ya da bir sanatçı, insandır eninde sonunda, canlandırdığı olayları mutlaka yargılar ve bu yargı, sanatçının yapıtında kendi ifadesini bulur.” (5)

Çernişevski, yukarıdaki sözlerini şöyle destekliyor;

“Sanatçının yaşamdan canlandırdığı bir olay karşısındaki yargısı, isteyerek ya da istemeyerek, açık seçik ya da üstü kapalı, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, o sanatçının yapıtında yansır, o sanatçı, yeniden yarattığı olay karşısında bir yargı vermiştir..." (6)  

ŞAFAK KARAKTER YARATAMIYOR

Elif Şafak’ın yaşamla sorununun bulunmadığını, varsa da bunu ortaya koymak gibi bir derdinin olmadığını görüyoruz. Ülkedeki dinci kesim ile laik ve aydınlanmış kesim arasında sözde arada kalmış birini anlatmaya çalışıyor. Ancak  ne bir tip yaratabiliyor ne de gerçekte arada kalma gibi bir durum söz konusu oluyor. Ülkede kurulan laik düzeni bir tür “melezlikler kültürü” olarak gösteren yazar, en akılcı kişilerin bile cinlere inandığı, nazar boncuğu bulundurdukları, Ramazan ayında “detox amaçlı” oruç tuttukları gibi saçma, toplumsal ve siyasal anlamı (ve bağlamı) olmayan örnekleri sıralayarak; hem halkın belli bir kesimini aşağılıyor ve onlara nesnel olarak yaklaşamıyor hem de gerçeği kendi (ideolojik diyebileceğimiz) önyargılarına feda ediyor. 

Laik kesim, kendisinin ve ülkesinin gerçeklerinin farkında, dinci kesim de inanmayı seçtiği yolda kendi doğrularına bağlanmış durumda yaşıyor. Ve bu uçurum gittikçe büyüyor oysa. Ülkede yaşanan ötekileştirme ütün hızıyla sürüyor. Dahası, ikibinler Türkiye’si dinciliğin egemen olduğu bir tarihsel kesit oluşturuyor. Toplum kesimleri arasındaki bölünme derinleşiyor, ortak  zeminler iktidara egemen olanlarca yok ediliyor. Ancak kitapta bu olgu bütünüyle görmezden geliniyor, daha doğrusu durumun kavranamadığı anlaşılıyor.

Pospelov, Edebiyat Bilimi adlı yapıtında şöyle diyor;

“Yaşamın yansıtılışındaki gerçekçilik ilkesinin özgül niteliği, meydana getirilen karakterlerin temel, asal ilişkilerinin ve özelliklerinin tipik durum ve koşulların belirleyiciliği ve koşullayıcılığı içinde verilmesinde yatmaktadır.” (7) 

Şafak’ın hemen bütün karakterleri işlenmemiş ve ham durumda. Yaşamlarını sorgulamaları yüzeysel ve sıradan. Birbirleriyle tartışmaları didaktik, gerçeklikten uzak ve basit. Bu tartışmalar dönemin siyasal-felsefi arka planını vermekten yoksun. Karakterler derinlikli olmadığı gibi, gelişme de gösteremiyor. Örneğin, Peri’nin çocukluğunda karakteri nasıl ise yetişkin bir kadın olduğunda hala aynı yerde duruyor. Bu durum yaşamın olağan akışına aykırı. Yaşadıkları sanki Peri’nin üzerinde hiçbir iz bırakmaz. Peri, üniversitede hocasının öğretmenlik yapma hakkını yok etmiş olmasına karşın yazar bize Peri’yi iyi bir insan, bilinçli bir yurttaş olduğunu anlatmak gibi safsatalarla sanki kandırmaya çalışır gibidir. Karakterler toplumsal yaşamdan uzaktır. Toplumsal koşulların karakterler üzerinde hiçbir etkisi yoktur. 

İÇERİKTE SIĞLIK BİÇİMDE UYUMSUZLUK

Bedrettin Cömert, “Eleştiriye beş kala” adlı çalışmasında Benedetto Croce’den aldığı alıntıda bu durumu şöyle açar;

“İçerik ve biçimin sanatta iyice ayırt edilmesi gerekir. Ne var ki içerik ve biçim, ayrı ayrı alınarak, sanatsal olarak nitelenemezler, çünkü salt onların ilişkisi... Onların somut ve canlı birliği sanatsaldır.” (8)

İçerik ve biçimin üzerinde bu kadar durmamın nedeni, bir yapıtın sanatsal eser sayılmasının olmazsa olmazlarını oluşturan öğeleri arasında yer almasındandır.

Kitap, Peri’nin şimdiki zamanı ve Oxford’lu günleri arasında gidip geliyor. Şimdiki zamanda Peri, kızı ve kocasıyla birlikte varlıklı bir işadamının yalısında yemeğe davetlidir. Bu yemekte elbette ülkenin emekçileri dışında hemen hemen her kesimini temsil eden konuklar vardır. Dindar medya patronu, bir şirketin “Ceo”su, evli ve ünlü bir gazeteci ve onun gazeteci kız arkadaşı, plastik cerrah, reklamcı vs.

İşte bu yemekte ülkedeki Müslümanların “mazlumluğu” son derece klişe ve artık insanları bıktıran bir muhafazakar-liberal propaganda diliyle tartışılıyor. 

Dinci medya patronu temsil ettiği kesimin ne kadar mazlum olduğunu belirtiyor. Sanki canlı bombalarla toplu katliamları bu ülkede başkaları yapmış, tekbir getirerek insanların boğazlarını uzaylılar kesmiş ve 15 Temmuz darbesini Troçkistler yapmış gibi söylev çekiyor. Ve yine bilinen klişeyi/ezberi tekrarlayarak “Müslümanların” daha doğrusu İslamcıların “modern elitlerden gördükleri zulmü” anlatıyor. Masada bunu yanlış bulan biri çıkıyor elbette. O kişi de her nedense masadaki “Ceo” oluyor. Ancak, bu “Ceo” karşı çıksa bile, “güç artık sizde” diyerek günümüze göndermede bulunuyor.

Dinci, bir anlamda merdiven altı üretimle imal edilmiş mazlumluğun tadını almış bir kere, bırakır mı? Masada hala mazlum oldukları konusunda -yine yüzeysel tezlerle- diretiyor. Konu ne yazık ki, daha fazla derinleşemiyor. Bu sorunun çözümü her nasılsa kapitalizme bağlanıyor ve herkes rahat bir nefes alarak purolarını tüttürüyor. Sonra da bu topluluk hep birlikte o gece gelecek medyumu beklemeye başlıyor. 
Bunun gibi daha bir çok örnek verilebilir.

Kitap böyle nedensellik ilişkisi kurulmadan, dönemin ve çağın ruhuna girilmeden yüzeysel dokunuşlar ile bütün moda ve klişe vuruşlar/değinmeler eşliğinde sürüklenip gidiyor.

Peri, yemekte bulunan konukları kendine yakın bulmaz. Kimini gösteriş budalası, kimini cahil, dedikoducu ya da meraklı bulur. Ancak Peri de bu beğenmediği kişilerden biridir. Kendisi de taklit Hermes* marka çanta kullanır. Bunu kitabın en başındaki aksiyon sahnesinde öğreniriz. 

Peri’nin bir kap-kaç saldırısında mağdur olması ile başlayan olaylar ile katıldığı davetin maskeli silahlı adamlarca basılarak sona ermesi arasında hiçbir nedensellik ilişkisi ve bağı  yoktur. Bu olaylar olmasa da kitap anlatmayı denediği hikayeden hiçbir şey yitirmiyor. Bir insan yaşamında çok önemli olması gereken bu olayların neye hizmet ettikleri, neyi ortaya koydukları, nereye bağlandıkları da belli değil. 

Sanırım yazar çok durağan giden ve bir ritimden yoksun olan kitaba hareket katmak istemiş. Ancak olmamış!

'DİNSİZ, İNANÇLI, MÜTEREDDİT..'

Peri’nin Oxford’lu günlerine yeniden dönelim. 

Oxford’da, yazarın deyimiyle, “Tanrı hakkında ders veren” ilahiyat-felsefe hocası Azur, kadınlar arasında epey gözdedir. Öyle ki, Azur, fiziksel özellikleri ve giysileriyle kitabın kahramanları olan kadınların gözünde arzu uyandıran bir nesneye dönüşür. Azur’un diğer hocalara göre alışılmışın dışında ders vermesi özellikle dikkati çeker. 

Şirin, Azur’un eski öğrencisi ve şimdiki sevgilisidir. Peri’nin de Azur’a aşık olmasıyla Şirin ile arkadaşlıkları bozulur. Şirin, Peri ve Mona’nın aynı evde yaşamalarını sağlayan Azur, farklı üç düşüncenin çarpışmasının deneyimlemek ister. Ancak bu çarpışmalar yüzeysel, klişelerden oluşan bir takım sözlerden ileri gitmez. Yazarın sığlığı, gözlemleme gücündeki büyük eksiklik ve donanım açığı hemen kendisini ele verir.

Şirin İranlı ve Londra’da yaşayan genç bir kadındır.  Mona ise Mısır asıllı bir Amerikalıdır. Şirin ateisttir. Özellikle kadınları aşağılayan bir din olmasından dolayı İslam’dan ve fanatik Müslümanlardan nefret eder. Mona ise her başı kapalı kadın gibi kendi isteğiyle örtündüğünü iddia ederek bunu savunur. ‘İslamofobi’den nefret eder Nasıl oluyorsa bir de feministtir. İslam adına yapılan çağ dışı uygulamalar ve terör eylemlerinin inancıyla çelişmesi onun sorunu değildir. Müslüman teröristlerin kötülükleri ve verdikleri zararın, onların düşünceleriyle bir ilgisi olmadığını sanır. Peri ise, ne Şirin gibi ateist ne de Mona gibi inançlıdır. Kitapta bu durum sürekli ve insanı bıktıracak ölçüde yinelenir; “dinsiz, inançlı, mütereddit...”. 

Mona ile Peri’nin tartışmaları da yine son derce sığdır, hiçbir felsefi derinliği yoktur. Buradaki tartışmalar sayfaları doldurmak amacıyla yapılmış izlenimi verir. Şimdi kitaptaki bu tartışmalardan kısa bir örnek vererek ne demek istediğimizi biraz daha açalım.

Kitapta Mona şöyle der; 

“Hiç yanlış bir şey yapmamışken, inancıma göre yaşamak isterken, her gün kendimi savunmak zorunda kalıyorum. Potansiyel bir intihar bombacısı olmadığımı ispatlamam gerekiyor... Devamlı gözlem altında hissediyorum kendimi; bunun insanı ne kadar yalnız kıldığını biliyor musun?” (9)

Bu  soruya Şirin şöyle yanıt verir;

“Sen mi yalnızsın? Hadi canım! Milyonlarca yandaşın var senin. Hükümetler. Liderler. Devlet aygıtları. Camiler. Medya organları. Popüler kültür. Kalabalıklar. Muktedirler. Ayrıca Tanrı’nın da senden yana olduğunu düşünüyorsun. Daha ne istiyorsun...” (10)

İşte bu kadar. Sıradan, klişe ve sanki basit bir propaganda diliyle yazılmış diyalog/tartışma ile karşı karşıyayız.

DÖNEMİNİ KAVRAYAMAYAN YÜZEYSELLİK VE UCUZ MİSTİZM

İnsan Dostoyevski’nin, ‘Ecinniler’ ya da ‘Karamozof Kardeşler’ kitaplarındaki dönemin felsefi, siyasal ve ahlaki tartışmalarını veriş biçimini, bu bağlamdaki tartışmaları ve örneğin Prens Mişkin tipini anımsayınca, Elif Şafak’ı okumak neredeyse bir çile halini alıyor. Yazarın bu konular hakkında gerçek bir bilgisi ve çok değil, biraz yetkinliği olsaydı, eminim bu tartışmalar daha derinlikli olabilirdi. Eli Şafak, yaşama nesnel bir açıdan bakamadığı için kendi öznelliği altında bocalıyor, saçmalıyor ve eziliyor. 

Peri, bu çatışmalarda yaşadığı kafa karışıklığı ile Azur’a duyduğu aşkın arasında sıkışmışlığını, kendini öldürerek aşmaya karar verir. İçtiği ilaçlar onu öldürmez. Bu olaya ilişkin Azur’la birlikteliklerinin sona ermesi nedeniyle kendini öldürmeye çalıştığı dedikodusu çıkar. Azur, böyle bir ilişkisi olmadığından emindir. Bu durum öncelikle Peri’yi şaşırtsa da, bunu bir intikama dönüştürüp dedikoduları yalanlamayarak hocasının öğretmenlik yaşantısını bitirir. Azur okuldan atılır. Ancak kitapta Peri’nin böyle bir kötülük yapacağını öngören hiçbir işaret yoktur. Sanırım yazar bizi şaşırtarak “şok” etmeye ve şaşırtmaya çalışmış. Ama yine olmamış!

Elif Şafak, kitabında yakalayamadığı derinliği ise sık sık Mevlana’dan yaptığı alıntılarla kapatmaya ve kitabına gizemli/mistik bir hava vermeye çalışmış. Ancak sıkı bir din tartışmasında Mevlana’dan alınmış bir iki sözle hiçbir şeyi çözemeyeceğimizi, bunun günümüzü ve çağımızı anlamak bakımından bir işe yaramayacağını anlamamış. Bu çaba belki okuyucuya biraz mistik bir tat verebilir, o kadar. Galiba yazar da bunu gözeterek durumu kurtarmaya çalışmış. 

Şafak, aklına gelen her konuya değiniyor kitabında. Anne kız ilişkileri, bekaret konusu, bitmeyen yüzeysel din tartışmaları, AB’ye girme sorunu, ABD’de İkiz Kulelere terörist saldırı, İstanbul’da patlayan bombalar... Bu konular bir romana elbette konu olabilir. Ancak bu konular romanla nedensel bir ilişki içinde olmak zorundadır.

Nasıl bir amaca hizmet ettiği bilinmeyen bir diğer ayrıntı da, “hayalet bebek”tir. Peri her zor durumda kaldığında gözlerinin önünde beliren hayalet bebek ona güç verir ve o kötü durumdan kurtulması sağlanır. Daha sonra öğrenir ki, bu hayalet bebek onun dört yaşındayken kaybettiği erkek ikizidir. Kardeşinin ölümünden kendini sorumlu tuttuğu gibi annesinin de onu sorumlu tuttuğu ortaya çıkar. Bu ayrıntının kitapta neden yer aldığı, bağlamının ne olduğu, hikaye üzerinde nasıl bir etki ye sahip olduğu görülemiyor. Sürekli olarak gizemli bir atmosfer kurmaya çalışan, ancak bu konuda da başarılı olamayan yazar, bu ayrıntıyla sanırım okura mistik bir tat vermeyi umuyor.

Elif Şafak’ın kitabı gereksiz ayrıntılar, olaylar ve klişeleşmiş tartışmalardan öteye geçemiyor. Dolayısıyla bu durumda ortaya da bir edebiyat yapıtı değil, daha çok sabun köpüğü gibi gelip geçici bir ürün çıkıyor. 
Sonuç olarak, Elif Şafak’ı okumak isteyen okusun, ama bu ürüne lütfen roman demesin. 

* Hermes: Buradaki Hermes lüks, daha çok çanta modelleriyle tanınan ünlü bir marka.

1. Elif Şafak, Havva’nın Üç Kızı, Doğan Kitap, İstanbul 2016, 418 s.
2. Prof. Moissej Kagan, Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat, Altın Kitaplar Yayınevi, Mart 1982, s. 385
3. Age, s. 410-411
4.Age, s. 408
5. Kagan, age, s.411
6. Kagan, age, s.411
7. Gennady Pospelov, Edebiyat Bilimi, Evrensel Basım Yayın, Aralık 2005, s.197
8. Bedrettin Cömert, Eleştiriye Beş Kala, Ayko Yayınları, İstranbul 1981, s.219
9. Elif Şafak, Havva’nın Üç Kızı, Doğan Kitap, İstanbul 2016, s. 359
10. Age. s. 359

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
    • Parti sözcülerimize öneriyorum…13 Mayıs 2018 Pazar 08:58
    • Orta Doğu’da kovboy diplomasisi...09 Mayıs 2018 Çarşamba 07:44
    • Bir soygunun hikayesi: GSS08 Mayıs 2018 Salı 16:55
    • Kitap Eleştirisi: Bora Abdo - Öteki Kışın Kİtabı08 Mayıs 2018 Salı 13:57
    • Bugün herkesten beklenebilecek olan nedir?08 Mayıs 2018 Salı 13:11
    • Abdullah Gül'ün imzaladığı mektup02 Mayıs 2018 Çarşamba 10:25
    • Başka bir toplum mümkün29 Nisan 2018 Pazar 18:53
    • 24 Haziran’a doğru: Muhalefet ne yapmalı?23 Nisan 2018 Pazartesi 17:00
    • Fethullahçı bir Amerikan Uşağının Hikayesi15 Nisan 2018 Pazar 17:00
    • Skripal suikastı...06 Nisan 2018 Cuma 13:00
    • 1234567
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)