• BIST 103.235
  • Altın 197,827
  • Dolar 4,7171
  • Euro 5,5018
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 23 °C
  • İzmir 27 °C
  • Adana 30 °C
  • Antalya 26 °C

Elveda Edebiyat, Elveda Devrim-I

Elveda Edebiyat, Elveda Devrim-I
ABC gazetesi olarak, Ahmet Ümit’in haftalarca, hatta aylarca çok satanlar listelerinin ilk sıralarında kalan ‘Elveda Güzel Vatanım’ adlı romanı hakkında bir tartışma başlatıyoruz. Tartışma serisinin ilk bölümü Sevim Kahraman'ın yazıları ile başlıyor.

Sevim Kahraman
Ahmet Ümit’in “Elveda Güzel Vatanım”(1) adlı romanı haftalarca, hatta aylarca çok satanlar listelerinde kaldı.  Eğer bunu ölçü alacaksak yaygın bir okuyucuya ulaştığını varsayabiliriz. Polisiye türünün önde gelen yazarları arasında sayılan Ümit, bir tarihsel romanla karşımızda. Hatta, bu ülkenin önemli çağ dönümünün yaşandığı, siyasal, felsefi ve ideolojik tartışmalarının hala alanı ve nesnesi olmaya devam eden kritik bir döneme ilişkin romanla karşı karşıyayız.

Dolayısıyla bu roman, gerçek olaylardan hareketle kaleme alınan, çoğu kahramanını tarihsel kişilikler olarak tanıdığımız, bugünün Türkiye’sinin oluşumunda önemli etkileri olan olaylar örgüsünün içinden kuruluşmuş bir kitap; Elveda Güzel Vatanım... Her biri akademik ve siyasal araştırmaların konusu olmuş tarihsel olguları esas olan bir roman... Bu nedenle ‘Elveda Güzel Vatanım’ romanı tarihi, ideolojik ve felsefi yükü olan bir kitap aynı zamanda. Yalnızca tarihsel değil, siyasal bir roman.

Durum böyle olunca; öncelikle gerçekçi olmak zorunluluğu bulunan bir romanla karşı karşıyayız. Yani, moda olduğu üzere, “bu bir kurgu, tarih çalışması değil” demek olanaklı değil. Eğer fantastik bir roman değil de tarihsel bir roman yazıyorsanız bir tarih tartışmasını, siyasal bir roman yazıyorsanız bir siyasal tartışmayı da göze alacaksınız demektir. Ahmet Ümit’in yaptığı gibi hem tarihsel hem de siyasal bir roman yazacak ve bunu bir de polisiye sosuna batıracaksanız çok yönlü ve çok katlı bir tartışmaya hazır olmak gerektir.

Kısaca, siyasal tarihi ve yaşamı estetik düzeyde yeniden üretirken hem tarihi gerçeklikle, hem yaşamın kendisi ve akışıyla hem de gerçek siyasal durumla uyumlu (taraf olması gerekmiyor, uyumlu) davranmak zorundadır.

Pospelov, “Edebiyat Bilimi” adlı çalışmasında;

“Gerçekçi olmayan yansıtılışı belirleyen şudur: Yazar, figürlerinin karakterlerindeki gelişimi, onların eylemlerini, ilişkilerini ve yaşantılarını, kendisinin tarihsel açıdan soyut olan yaşam tasarımlarına göre düzenlenirse gerçekçi olmayan yansıtış doğar ki bu tasarımlar da her zaman değilse bile çoğu kez yazarın soyut kuramsal görüşlerinin sonucudurlar.”(2) saptamasını yapar.

Ümit, figürlerin karakterlerindeki gelişimi onlardan soyutlayarak kendi tarihsel görüşleri açısından son derece öznel bir biçimde sergiliyor. Bu yüzden de gerçekçi olma kuşullarını yerine getiremiyor. Şehsuvar Sami karakterinin gelişimi dönemin tarihsel koşullarına göre değil de Ümit’in kendi kişisel tarihsel görüşlerine göre biçimleniyor.

Ahmet Ümit’in romanı, siyasal ve entelektüel tarihimizin en değerli boyutunu oluşturan Jön Türklerin macerasını, Türkiye tarihinin en büyük devrimci ve demokratik atılımlarından biri olan 1908 Devrimi’ni ve Doğu’nun emperyalist dünyaya en büyük meydan okuyuşu olan Cumhuriyet’in kuruluşunu da içine alan  bir dönemi anlatıyor. Ümit, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin / Fırkası’nın 1906-1926 yıllarını kapsayan öyküsünü kendi öznel bakışı içinde yazmış.

Peki, yukarıda genel çizgileriyle ortaya koyduğumuz koşulları gözetmiş ve bir edebiyat insanı, tarihi-siyasal roman yazarı olmanın gereğini yerine getirmiş mi? Hayır!

Her şeyden önce temel bir metodolojik yanlışla işe başlamış yazar. Tarihi, bugünün egemen ve moda olan –ki bu moda da geçti ve yazar pek gecikmiş aslında- değer yargıları ile ele almış. Dahası, iktidar ve güç odaklarıyla uyumlu bir siyasal bakışı, yeni gerici blokun bileşenlerinden biri olan liberallerin ideolojik yaklaşımları ve gerici varsayımların derin bir etkisi altında bir roman yazmış. Üstelik bu tezleri neredeyse bire bir tekrarlayarak ve hiçbir yaratıcılık taşımayan biçimde yaparak önümüze bir kitap koymuş. Sonuçta devrim, ilerleme, aydınlanma ve modernleşme karşıtı, yurtseverliğin suç sayıldığı, bu ülkenin tarihinde ilerici ve devrimci olan ne varsa neredeyse tümünün kirli ve suç olarak ele alındığı, dolayısıyla yalnızca felsefi bakımdan edebi ve siyasal bakımdan da gerici bir romanla karşı karşıyayız.

Ahmet Ümit, bütün bunları son derece demokratik ve özgürlükçü gerekçelerle yapmış. Bu yazıda ‘Elveda Güzel Vatanım’ romanının sadece siyasal bakımdan neden gerici ve sağ-liberal tezlere yaslanan bir kitap olduğunu değil, daha çok neden roman olarak kötü ve edebi olarak kalitesinin düşük olduğunu da göstereceğiz.

Gerçekçi ve Tarihsel Roman olmanın koşulları

Cumhuriyet Kitap Ekinde (3 Aralık 2015) yayımlanan bir söyleşisinde kitabın tarihsel roman olduğunu belirtiyor Ahmet Ümit. Yani kendisi “bu bir tarihsel roman” diyor. Öyleyse, bu roman öncelikle tarihsel gerçeklere uygun ve nesnel bir bakış açısıyla yazmalıydı. Oysa Ahmet Ümit, bugün moda ve egemen olduğunu düşündüğü gerici liberal tezlere yaslanarak tam tersini yapmış durumda. Önümüzde tarihsel değil, kavramın negatif anlamıyla ifade edersek eğer, “ideolojik” bir roman var. Daha doğrusu, ideolojik önyargıların belirleyici olduğu, son derece başarısız bir roman, kötü bir dil ve anlatım...

Bu değerlendirmede yazarın tarihe nasıl öznel baktığını ve kimi gerçekleri nasıl saptırdığını göreceğiz.

O halde başlayalım.

Merdan Yanardağ’ın Red dergisinde yayımlanan, “Marksizm Teorik Anti-Hümanizmdir-II” başlıklı yazısında şöyle diyor:

“Sosyalistler, mücadele ettikleri toprakların ve içinde yer aldıkları toplumların bütün ilerici ve devrimci birikimiyle buluşarak ilerler.”(3) Ancak bu gereklilik, liberalizm, dinci gericilik ve etnik milliyetçiliğin terörize ettiği entelektüel- siyasal ortamda yitip gitmiştir. Yanardağ, liberal ve gerici tarih okumasına ilişkin verdiği örneklerden birinde, “Bu toprakların aydınlanmacı ve devrimci damarının en önemli kaynaklarından birini oluşturan İttihatçılar/Jön Türkler sorgusuz sualsiz şekilde bir ‘katiller sürüsü’ diye mahkum edilir”(4) der.

 Ahmet Ümit’in “Elveda Güzel Vatanım”da yaptığı tam da budur. Yazarın bütün roman boyunca, Jön Türklere, ittihatçılara içten içe bir hayranlık beslediği, ideolojik önyargılarına kurban ettiği gerçek karşısında saygı eğilimine girdiği ve haksızlık yapmaktan rahatsız olduğu hissedilse de egemen gerici ve liberal değerlere bir çaresizlik ve zavallılık içinde boyun eğmeyi tercih ettiği görülüyor. Yani yazarın, yer yer İttihat ve Terakki Cemiyeti bağlamında tarihin ve gerçeğin hakkını verecek derken, bir bakıyorsunuz Cemiyetin ne kadar baskıcı ve  zorba olduğunu, onun idealist fedailerinin (devrimci militanlarının) nasıl birer katile dönüştüğünü anlatıyor.

Yazarın bu bakışıyla dünyada insanlığı aydınlığa, özgürlüğe ve adalete götüren hiçbir devrim yok, bir avuç ruh hastasının ya da idealist amaçlarla çıktıkları yolda birer katile dönüşen adamların ve kadınların cinayetleri ve katliamları var. Sovyet devrimi deseniz, herhalde Ümit’in aklına sadece Çar’ın 10 yaşındayken kurşuna dizilen kızı Anastasya gelecektir. Neredeyse bütün kitap boyunca böyle bir ikilemle karşılaşırız.

Bu anlayışa göre insanlık tarihinde geriye sadece kalabalıkların ilkel değer yargıları, gerici sınıfların değerleri, din, dini akımlar, dincilik ve onların toplumsal düzenleri kalıyor. Bu ülkenin tarihinden Jön Türkleri, ittihatçıları, Kuvai Milliyecileri, Cumhuriyetçileri ve devrimcileri çekip alın geriye, Abdülhamit, Osmanlı çürümüşlüğü ve uleması, tarikatlar, gericilik, kasaba yobazlığı, Derviş Vahdetti, Said-i Nursi, İdris-i Bitlisi, Hilafet Ordusu, emperyalizmle yüz kızartıcı bir işbirliği vs. kalacaktır.

Böyle bir bakışın değerlendirmesini yine Yanardağ’dan aktaracak olursak;

“İşte bu yaklaşım ve politik-ahlaki tutum, tarihe bilimsel ve materyalist bir açıdan değil, ideolojik ve hümanistik bir optikten bakmanın ürünüdür. Bilim dışıdır.” (5)

Ahmet Ümit romanında bu bakışı nasıl yansıtmış şimdi onu görelim.

Şehsuvar Sami adındaki genç, iyi eğitimli, Fransızca bilen roman kahramanı İttihat ve Terakki’ye Selanikli Yahudi sevgilisi Ester’den ayrılmak zorunda kalarak girer. Ya Ester’le Paris’e gidip yazar olacaktır ya da İttihat Terakki’ye katılıp vatanı kurtarmaya çalışacaktır. Roman boyunca görüyoruz ki Şehsuvar Sami İttihat ve Terakki’ye katılmasına karşın içindeki ikilimden kurtulmaz. İttihat Terakki fedaisinin bu konudaki tereddütleri bitip tükenmez. Tarihi gerçekleri saptırma işi de işte bu tereddütlerle birlikte ortaya çıkar.

Şehsuvar Sami İttihat ve Terakki’ye katıldıktan 20 yıl sonra Paris’teki Ester’e mektuplar yazmaya başlıyor. Roman bu mektuplardan oluşuyor.

O sıralarda Mustafa Kemal’e düzenlenmek istenen İzmir suikastı nedeniyle zan altında kalan eski İttihat ve Terakki üyeleri can güvenliği açısından tedirgindirler. Bu nedenle otelde kalan eski Cemiyet fedaisi Şehsuvar Sami, Ester’e mektuplar yazarken bir yandan da onu bulmayı umar. Oysa onu geçmişinden başka kimseler bekliyordur. Bunlardan biri Cemiyetten Mehmed, öteki yine Cemiyetten (İttihat-Terakki) bir zamanlar yakın arkadaşı Fuad’dır. Bu iki arkadaşın ziyaretleri Sami’nin kafasını karıştırdığı gibi ülkenin de nasıl bir karışıklık içinde olduğunu gösterir. Her ikisi de onu ülke için çalışmaya çağırır ancak hangisi doğru yoldadır?

Şehsuvar Sami’nin,

 Mehmed’le araları hiç bir zaman çok iyi olmamıştır. Sami onu karşısında görünce şaşırır. Mehmed onu ülkesi için çalışmaya ikna etmeye çalışırken konu Cumhuriyet’in kuruluşuna geldiğinde, Sami artık kendini tutamaz ve şu sözlerle düşüncelerini dile getirir;

“O inkilap 1908’de yapıldı Mehmed... O meclis 23 Nisan 1920’de değil, senin de çok iyi bildiğin gibi 17 Aralık 1908’de açıldı. Ama kimse bunu hatırlamak istemiyor artık. Ülkenin hürriyet kavgası sanki 1919’da başlamış gibi davranıyor herkes.. İstibdadın acımasız baskısına karşı yürütülen 30 yıllık mücadeleyi, bu uğurda ölenleri, zindanda çürüyenleri, sürgünlerde heba olanları herkes unutmuş görünüyor. Oysa kurtuluş harbimize katılanların kökleri oraya dayanıyor... Yanlış anlama daha sonra yaptığımız hataları görmezden gelmiyorum, bugünkü zaferi de küçümsemiyorum.” (s.83)

Bundan sonra romandan alıntılar yalnızca sayfa numaraları ile belirtilecektir.

Şesuvar Sami’nin yukarıdaki söyledikleri doğru ve tarihi gerçeklikle tutarlı olsa da, roman boyunca davranışları ve düşüncelerinin tutarsızlığı, sürekli bu tarihi gerçeği yalanlamaya çalışması nedeniyle ne Sami açısından ne de okurlar bakımından pek önemi kalmaz.

Fuad ise cemiyetten en yakın arkadaşıdır. Ancak yıllardır görüşmediklerinden ona da güvenip güvenemeyeceğini bilemez.

Gerici-liberal bir klişe; Despot İttihat ve Terakki

Şehsuvar Sami, Cemiyette fedai olarak görev alır, silahşordur. Ancak bir süre sonra “vatan uğruna” yaptıklarını katillikle eş tutmaya başlar. Tam burada, günümüz İslamcı-liberal tarih okuması ve “derin devlet” analizleri devreye girer. Sami yaptığı kimi görevlere “insan avı” adını verir. İttihat ve Terakki’nin bir anlamda insan avı yapan, şiddeti, yalnızca siyasal şiddeti kullanan bir örgüt olduğunu anlatır yazar bize.

Bütün roman boyunca devrim kavramı ve eylemine ve devrimcilik fikrine bir saldırı vardır. Sanırım Ahmet Ümit, insanlık tarihinin en büyük ilerici atılımı sayılan Fransız Devrimi’ne de baktığı zaman da sadece giyotinleri görüyor olmalı. Tıpkı, yeniden yükselen Batı kiliselerinin rahipleri ile Avrupalı sağcı ve milliyetçi-muhafazakar çevreleri gibi.

Şehsuvar Sami’nin iç çatışmaları arasında da inanılmaz zıtlıklar vardır. Kendini insan avına çıkmış bir katil gibi gören Sami, bir suikastı önlemek için kurşunlar yağdırıp insanları öldürünce kendinde büyük bir güç duyumsar. Bu kadar uçlarda olmak, gerekçelendirilemeyen ve derinliğine inilmeyen böyle çelişkili bir ruh hali sadece Ümit’in ideolojik ön yargılarına hizmet eder. Bu durum, yazarın yaratmaya çalıştığı karakteri gerçekçi biçimde ortaya koymadığını gösterir. Bu güç bencilce bir güçtür ve ruhunun karanlık yüzü ortaya çıkar. Ve bu karmaşık düşünce ve çelişkili duygular Sami’nin peşini bırakmaz. Kahramanın eylemi nedense hep bu ruhunun karanlık yüzü belirler.

Gerici ve karşı devrimci bir ayaklanma ve darbe olan, 31 Mart Vakası (1909) sırasında da Şehsuvar Sami neredeyse olayın sorumlusu olarak İttihat Terakki’yi görecek biçimde düşünür. Eğitimli subayların alaylı subay ve erlere davranışını eleştirir. Bu tam bir gerici ezberdir. Eğitimli subayları züppe bulur. Gazeteci Hasan Fehmi’nin vurulmasından Cemiyeti sorumlu tutar. Oysa bu konuda kesin bir bilgi ve kanıt yoktur. Hala da yok! Bu konu sürekli tekrar edilerek genel bir kabule dönüştürülmüştür o kadar.

Örneğin bu konuda tarihçe Prof. Dr. Sina Akşin, gazeteci Hasan Fehmi’nin İttihat ve Terakki fedaileri tarafından öldürüldüğüne ilişkin hiçbir kanıtın olmadığını belirterek şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Hiçbir medeniyet anlayışının kabul edemeyeceği bu cinayet, İttihat ve Terakki’ye maledildi. İT ise olaya tepki göstermeyerek ve gösterilen tepkileri soğuk karşılayarak, adeta bu cinayeti kabullendi.”(6)

Buna karşılık, yine tarihi ve gerçek bir kişi olan Ahmet Rıza, Ahmet Ümit’in romanında Hasan Fehmi’yi Cemiyetin öldürttüğünü itiraf eder. Yazar bu konuda da egemen sağcı-liberal anlayışa teslim olur. Bu düpedüz bir saptırmadır. Katilin bulunamamasından dolayı suç cemiyete kalmıştır. Gerçek budur. Cemiyet hiçbir zaman bu cinayeti kabul etmemiştir.

Ahmet Ümit, romanda Cemiyetin önde gelen isimlerinden Ahmet Rıza’nın 31 Mart olayından sonra “...Daha teşkilatlarımızı doğru dürüst kuramadık, bunlar kafi derecede noksanlık değilmiş gibi bir de zorbalığa meyilimiz var...Evet, bu başımıza gelenlerin altında bizim de kabahatimiz var.” (s.178) sözleriyle İttihat Terakkinin despot, zorbalığa eğilimli bir örgüt olduğunu, onun liderlerinden birinin ağzıyla ortaya koymaya çalışır.

Ahmet Rıza’nın böyle bir söz söylediği tarihi kayıtlarda yoktur. Ahmet Rıza İttihat ve Terakki içinde etkin bir kişilik olmakla beraber cemiyetin öteki yöneticileri ile kimi zaman anlaşmalıklara düşebiliyordu.

İttihat ve Terakki’ye ilişkin yapılan olumsuz eleştiriler nedense hep cemiyetin içindekilerden gelmesi sanırım okuru daha çok yanına çekebilmek ve ne kadar nesnel olduğunu göstermek kaygısıyla yapılmış.

(Devam edecek)

----------------------------------

1.Ahmet Ümit, Elveda Güzel Vatanım, Everest Yayınları, Aralık 2015

2.Gennady Pospelov, Edebiyat Bilimi, Evrensel Basım Yayın, Aralık 2005, s.204

3.Red Dergisi, 100.sayı (Aralık 2015),101. Sayı (Ocak 2016)

4.A.g.e.

5.Ag.e.

6.Sina Akşin, 31 Mart Olayı, İmge Kitabevi, Nisan 2015, s.312

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
  • Seçimlerde Kürt denklemi13 Mayıs 2018 Pazar 16:55
  • Parti sözcülerimize öneriyorum…13 Mayıs 2018 Pazar 08:58
  • Orta Doğu’da kovboy diplomasisi...09 Mayıs 2018 Çarşamba 07:44
  • Bir soygunun hikayesi: GSS08 Mayıs 2018 Salı 16:55
  • Kitap Eleştirisi: Bora Abdo - Öteki Kışın Kİtabı08 Mayıs 2018 Salı 13:57
  • Bugün herkesten beklenebilecek olan nedir?08 Mayıs 2018 Salı 13:11
  • Abdullah Gül'ün imzaladığı mektup02 Mayıs 2018 Çarşamba 10:25
  • Başka bir toplum mümkün29 Nisan 2018 Pazar 18:53
  • 24 Haziran’a doğru: Muhalefet ne yapmalı?23 Nisan 2018 Pazartesi 17:00
  • Fethullahçı bir Amerikan Uşağının Hikayesi15 Nisan 2018 Pazar 17:00
  • 1234567
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)