• BIST 102.410
  • Altın 186,636
  • Dolar 4,4877
  • Euro 5,2816
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 23 °C
  • İzmir 29 °C
  • Adana 33 °C
  • Antalya 31 °C

Elveda Edebiyat, Elveda Devrim-II

Elveda Edebiyat, Elveda Devrim-II
ABC gazetesi olarak, Ahmet Ümit’in haftalarca, hatta aylarca çok satanlar listelerinin ilk sıralarında kalan ‘Elveda Güzel Vatanım’ adlı romanı hakkında bir tartışma başlatıyoruz. Tartışma serisinin ilk bölümü Sevim Kahraman'ın yazıları ile başlıyor.

Sevim Kahraman
Roman boyunca sürekli olarak, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (partisinin/fırkasının) baskıcı bir yönetim kurmaya çalıştığı vurgulanır. Bu biçimdeki bir değerlendirme tarihsel bağlama uygun yapılmamıştır. İttihat ve Terakki iktidarda olduğu sürece sürekli bir karşı devrim olasılığıyla karşı karşıya kalmıştır. Buna örnek olarak, çok kanlı bir karşı devrim denemesi 31 Mart olayı (1909) gerçekleşmiştir. Böyle bir tehdit karşısında bütün devrimci iktidarlar gibi yeni yönetimin de önlemler alması kadar doğal bir durum olamazdı.

JönTürkler-İttihatçılar ve 1908 Devrimi

İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908 Devrimi’nden sonra kolaylıkla tek başına iktidarı alabilecekken bunu yapmamıştır. Tam tersine Osmanlı İmparatorluğu ve bütün Doğu’nun gerçek anlamda ilk meclisini (Meclis-i Mebusan) kurmuş ve ilk demokratik ve çok partili seçimleri yapmış ve bu seçimlerden büyük bir zaferle (yüzde 72 oy alarak) çıktıktan sonra hükümet içinde doğrudan yer almıştır. Yani İttihatçılar, büyük ve tek güç olmalarına karşın 1913 yılına kadar iktidarı doğrudan ele almamıştır.

Bu konuda yapılmış çok sayıda çalışma var. Örneğin, tarihçiliğimizdeki kayıp bir halkayı tamamlayan çok önemli bir çalışma olan Prof. Dr. Aykut Kansu’nun İletişim Yayınları’ndan çıkan, temelini Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir doktora tezinin oluşturduğu “1908 Devrimi”(7) ile “İttihatçıların Rejim ve İktidar Mücadelesi /190-1913”(8) adlı kitapları yeterince aydınlatıcıdır. Bu yapıtlar yüzlerce, hatta binlerce belgeye dayalı olarak yapılmış son derece yetkin akademik çalışmalardır.

Aykut Kansu “1908 Devrimi” adlı kitabında, Jön Türklerin (İttihatçıların) önderliğinde, gerçekleşen büyük atılımın 1923’ten daha önemli “gerçek bir dönüm noktası” ve “demokratik devrim” olduğunu belirtiyor. Öyle ki, bu yaklaşım hem resmi tarihçiliğin hem de yerleşik muhalif tarihçiliğin bu dönüm noktasını kavrayamayan ya da küçümseyen bakışının da radikal bir eleştirisi yapıyor.

Kansu’nun yazdıkları Sovyet Devrimi’nin önderleri ve büyük Marksist kuramcılar Lenin ve Troçki’nin 1908 Devrimi hakkında yaptığı değerlendirmelerle de uyumlu. Lenin ve Troçki 1908’i, “Büyük bir demokratik devrim” olarak selamlıyorlar. Üstelik bu devrimin, genç subaylar ve askerlerin katılımı nedeniyle daha hızlı sonuç almasını da önemli ve olumlu bir fark olarak görüyor ve onaylıyorlar. Bu konuda L. Troçki’nin, İş Bankası Kültür Yayınları’ndan yeni baskısı yapılan "Balkan Savaşları" (9) kitabına bakılabilir.

Kansu’nun kitabında, İttihatçıların “Ermeni düşmanı” olduğu yolundaki liberal ezber de paramparça oluyor. Çünkü 1908 Devrimi,  Devrimci Ermeni Partisi (Taşnak) ile ittifak halinde  gerçekleştiriliyor. Üstelik bu ittifak yazılı belgelere dayanıyor. Öyle ki, bu toprakların ilk demokratik ve çok partili seçimlerinde, iki parti seçim kampanyasını bile birlikte yürütüyor. Yani öyle sanıldığı gibi Türkiye 1946'da "demokrasiye ve çok partili rejime" geçmiş değildir.

Şehsuvar Sami romanda bir “tip” olamıyor

Romana dönersek; Cemiyetin fedaisi Şehsuvar Sami, örgüt her öldürme kararı aldığında cemiyeti sorgular. Özellikle de öldürülmesi gereken kişi kendisi gibi edebiyat meraklısı bir yazarsa... Hem o yazarı düşman olarak görür hem de sınıf arkadaşı gibi. Her ölümle Cemiyeti sorguladığı gibi kendini de sürekli sorgular. Hem cemiyette kalmak ister hem de Cemiyete karşı inancı zayıflar. Bu tutarsızlıkla cemiyette kalması ve sadık olabilmesi aslında çok güçtür. Ancak yazar karakteri keyfine göre yarattığı için bu konuda da bir sorun görmez.

Georg Lukacs, “Avrupa Gerçekçiliği” adlı yapıtında gerçekçilik ve tip yaratma konusunda şöyle diyor;

“Gerçekçilik, bir edebiyat yapıtının, doğalcıların sandığı gibi ne cansız bir ortalamaya ne de kendi varlığını hiçlik içinde eriten bir bireysel ilkeye dayanamayacağı olgusunun tanınmasıdır. Gerçekçi edebiyatın merkez kategorisi ya da ölçütü, hem karakterlerde hem de durumlardaki genel ve öznel olanı organik olarak birbirine bağlayan kendine özgü bir sentez olan tip’tir. Bu tip’i tip yapan şey onun ortalama niteliği değildir, ne kadar derinden kavranılmış olursa olsu, onun bireysel varlığı değildir yalnızca; onu tip yapan şey insani ve toplumsal bakımdan tüm temel belirleyicilerinen yüksek gelişim düzeyinde onda bulunuşu, onlardaki gizli olanakların sonuna kadar açılması, ortaya konması, insanların ve dönemlerin zirvelerini ve sınırlarını somutlaştıran çizgilerin sonuna kadar temsilidir.” (10)

Lukacs, gerçekçilikte “tip” öneminin altını çiziyor. Tipin bireysel varlığının tek başına bir önemi yoktur. Tipin, toplumsal yapının oluşumunda aldığı yerdir önemli olan. Bu saptamalara göre, Şehsuvar Sami tipinin, hiçbir biçimde sahiciliği olmadığı gibi o günkü toplumda yeri yoktur. Yazar öznel bakışını Sami tipi üzerinden bize aktarmaya kalkıyor.

Şehsuvar Sami, romanda aşağıdaki sözlerle tutarsızlığını ortaya koyuyor;

“O gözü kara cemiyet fedaisi rolünü çok iyi oynamama rağmen, davaya duyduğumsadakatin iyice azaldığını hissediyorum.” (s. 237)

Bunun gibi bir çok örnek var. Yinelemek yalnızca yazıyı uzatacaktır.

Gerici 31 Mart darbesinin bastırılmasından sonra isyancıların Bekirağa Bölüğü diye bilinen, genellikle siyasi suçluların kaldığı hapishanede gördükleri muamele için yine Cemiyeti suçlar Şehsuvar Sami. Ancak bu suçlama, basit bir hümanistik yaklaşım ile değil, devrimi kirleten bir sahte sorgulayıcılık içinde yapılır.

“Elbette Bekirağa Bölüğü’nde yapılanları onaylamıyordum, insanlara kötü muamele etmek bir zavallılık işaretiydi ama devletin en derinliklerine nüfuz etmiş bazı iğrenç alışkanlıklara engel olamıyorduk işte. ...” (s. 257)

Tipik bir “derin devlet” ezberi ve kolaycılığı... Yine bağlamı olmayan ve “tarih dışı” bir anlatı. Oysa romanın geçtiği tarihsel kesitte derin devlet kavramı da olgusu da yoktur. Bu kavram bugüne aittir.

Şehsuvar Sami’nin ağzından liberal bir klişe roman boyunca tekrarlanıp duruyor; Hangi idealist, devrimci ve masum amaçlarla iktidara gelirseniz gelin sonuç değişmeyecektir. Dolayısıyla şu devrimcilik denilen tavır da boştur, sonuçta sizi kirletir, hatta katil yapar!

Kurgudaki büyük hata

Merdan Yanardağ, yukarıda referans gösterdiğimiz aynı yazısında şöyle diyor:

“Tarihe hümanist bir açıdan baktığınız ve bu yaklaşımı teorik analiziniz temeli yaptığınız taktirde; insanlığın büyük serüveninde ne devrim görürsünüz ne özgürlükçü bir hareket ne de ilerici bir atılım... O tarihte sadece kötülükler, cinayetler ve katliamlar bulursunuz.” (11)

Ahmet Ümit’in kahramanı fedai Şehsuvar Sami de 1908 devriminin önemini yadsımazken, yaşananları kötülük, cinayet ve katliam olarak görür. Yazarın kurgudaki en büyük hatası budur. Hem Cemiyete inanmayıp onu sürekli sorgulayacaksın hem de kayıtsız şartsız  bu cemiyetin emirlerini uygulayacaksın.  Bunun gerçeklikle ilgisi yoktur. Ahmet Ümit ne yardan ne serden vaz geçebiliyor. Böyle eleştirilerin de gelebileceğini düşünmüş olmalı ki, kendince tedbir alıp her kesime seslenmeye çalışmış. Ve aslında çok büyük bir hata yapmış.

Şehsuvar Sami, Ester’e yazdığı bir mektupta ona şöyle seslenir;

“Ne oluyordu bana, inancımı mı yitiriyordum, kendime duyduğum güveni mi? Belki her ikisi birden. Leon dayı haklıydı galiba. Hala çok geç değildi, yarın tası tarağı toplayıp önce Selanik’e oradan da Paris’e gidebilirdim. Senin yanına...” (s. 236)

 Ayrıca, gerici 31 Mart darbesinin bastırılmasından sonra, Feroz Ahmad’ın İttihat ve Terakki- (1908-1914) adlı çalışmasında Cemiyet için şunları söyler;

 “İttihat ve Terakki tek parti olarak iktidar olmasına karşın ‘tek parti diktoryası’ var olmamıştır. Çünkü, dizginleri ordu eline almıştır.” (12) 

Abdülhamit’in örtülü desteğiyle gerçekleşen 31 Mart darbesinden sonra İttihat ve Terakki’nin tutumu sanıldığı gibi çok da sert de olmamıştır. Sina Akşin “31 Mart Olayı” adlı incelemesinde bu durumu şöyle anlatıyor;

“..Askerden ve onları doğrudan doğruya kışkırtmış olanlardan sonra Abdülhamit ve çevresindekiler Hareket Ordusu’nun, daha doğrusu Harp Divanı’nın başlıca hedefi oldular. Muhaliflere ceza verilmesi hallerinde ise cezalar hafif tutuldu. Yalnız Vahdeti ile Enderunlu Lutfi idam hükmü giydiler.” (13)

Bu arada belirmek gerekir ki; İttihat ve Terakki ile Hareket Ordusu da tamamen aynı şey değildi. Hareket Ordusundaki bir çok mektepli subay Cemiyetten olmayıp Ahrar Fırkası’na (Özgürlük Partisi) bağlıydı. Mahmut Şevket Paşa’nın da İttihatçı olmadığının altını çizmek gerekir.

İttihat ve Terakki’nin içinde siviller ve subaylar arasında anlaşmazlıkların olması cemiyette ikilik yaratmaktaydı. Sina Akşin, subayların  sivilleri beceriksizlikle suçladıklarını belirttikten sonra özellikle Ahmet Rıza gibi Jön Türklere karşı tepkilerin olması önemlidir. Çünkü yazar, romanda sık sık Ahmet Rıza’nın dilinden cemiyetin ne kadar zorba ve baskıcı olduğunu okuyoruz ki bunu daha önce de belirtmiştik. Oysa bu durum cemiyetin içindeki kimi sıkıntılardan kaynaklandığını anlayabiliriz.

31 Mart  olayında  Abdülhamit’in hiçbir sorumluluğunun bulunmadığını iddia ediyor Ahmet Ümit. Oysa Sina Akşin’in aynı çalışmasında Abdülhamit’in 31 Mart Olayı sırasında kendini korumaya çalışırken nasıl davrandığını şöyle anlatıyor:

“İstibdatçılar eliyle askere para dağıtmak, mektepli subayları öldürmek isteyen askerleri hoş görmek, cinayetleri, baskıları, taşkınlıklarıyla 31 Mart’ın getirdiği bütün durumları kabullenmek ve buna karşı en küçük bir itirazda bulunmamak... Sonra da, Rumeli’den çekilen protesto telgraflarına karşılık hiçbir şey olmamış ya da her şey yoluna girmiş gibi tavırlar takınması, gerçeklere aykırı düştüğü gibi, iyi bir siyaset de sayılmazdı.” (14)

Devrimcilikten dönmek ya da utanmak

Romanın baş kahramanı Şehsuvar Sami annesinin ölümü üzerine şunları söylüyor:

“Milletimin insanca yaşaması için çabalarken belki de kendi insanlığımı kaybetmiştim... Derin bir sızı vardı içimde, aynı zamanda hiçbir zaman silinmeyecek bir utanç...” (s.262)

Niye? Belli değil. Bu da klişe bir suçlama. Sami’nin itkisi yani olanlar karşısında neden öyle davrandığına ilişkin yeterli bir açıklama yok. Keyfi karakter yaratmanın sonuçlarından biri de bu. Karakter, yazarın kuklası olmuş ve yazar ne derse onu yapıyor. Ümit, farkında mıdır bilinmez, ama tarihteki bütün devrimcileri “utanç duyulacak” kişilikler olarak suçluyor.

Şehsuvar Sami, Cemiyetin ruhunu kavrayamamış, inanmamış ve yaşadığı her olayda kendini ve cemiyeti sorgulamaktan vaz geçmemiştir. Ahmet Ümit’in de böyle bir karakteri yaratması, onunda ne İttihat ve Terakki’yi ne de yakın tarihi anlamadığını gösteriyor. Bu bir kurgu ve romandır demek  ise hem yersiz hem de yetersizdir. Edebiyat, eğer bilim olarak estetik alanın önemli bir etkinliği ise, bu tutum saçmadır. Çünkü yazar bunun bir tarihsel roman olduğunu kendisi söylüyor. Eğer elimizdeki tarihsel bir roman ise, yapıt tarihi gerçekliğe nesnel bir biçimde yaklaşmak zorundadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu hem tarihsel hem de siyasal bir romandır. Ama kitapta böyle bir nesnel yaklaşım göremiyoruz.

Ester’in dayısı Leon da önceleri  cemiyettendir. Hatta Şehsuvar Sami’nin cemiyetine girmesinde özendirici bile olmuştur. Bir İttihat Terakki hikayesinin olmazsa olmaz Yahudi karakteridir Leon dayı. Ancak bir süre sonra Leon Cemiyete inancını yitirip içki içmeye başlar. Leon yıllar sonra Sami ile buluştuğunda şöyle söyler:

“Siyaset değil, İttihat ve Terakki diyelim şuna. Evet İttihatçı siyaset, ülkeyi mahvetti, hayatımızı parçaladı. Daha kötüsü ne olabilirdi bilmiyorum.” (s.453)

İşte Abdülhamit gericiliğini ve istibdatını aklayan bu yorum, bu ülkedeki İslamcıların, yobazların ve onların bir dönem koltuk değneği olan liberallerin ezberidir. Tarihsel hiçbir gerçeklikle ilgisi olmadığı gibi, hiçbir siyaset bilimci, sosyolog ve tarihçi tarafından da kabul edilen bir yaklaşım da değildir.

Şehsuvar Sami en büyük korkusunun zalime dönüşmek olduğundan yakınır. Zalim olmaktansa mazlum olarak ölmeyi yeğler. Trablusgarp’a gidileceğini öğrendiğinde,  belki ölürse huzura ermeyi düşler. Sami’nin bu iç çatışmalarıyla İttihat ve Terakki’ye girmesi başlı başına sorun. Bir davaya inanmadan o yolda yürümenin olanaksız olmasına karşın, Sami bu yoldadır. Onun itkisi yani neyi neden yaptığı belli değildir.

Örneğin, Şehsuvar Sami’nin İttihat Terakkiye ne büyük coşku ve umutlarla girdiğini, ancak nasıl bir hayal kırıklığı yaşadığı romanın sürekli vurgulanan bir yanını oluşturuyor. Gerekli gereksiz sürekli bu durum tekrar ediliyor.

“Ne yaparsak yapalım, sanki mağlubiyete mahkum gibiydik, hep hayal kırıklığına yazgılı... Ne yaparsak yapalım beyhudeydi, bir türlü çıkamayacaktık bu derin, bu kanlı çukurdan. Yıkımlar, ihanetler, isyanlar... Zulüm, yolsuzluk, yoksulluk... Ne varsa Devr-i Abdülhamit için söylediğimiz, hepsi tekrar yaşanıyordu bu coğrafyada...” (s. 303)

Bu kadarı gerçekten fazla... Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mithad Paşa, Talat Bey ve diğerleri ile Abdülhamit’i  aynı ölçüye vurup yargılamak, yalnızca cehalet değil, aynı zamanda liberal bir sorumsuzluk, hoyrat bir vicdansızlık ve siyasal bir gericiliktir. Nerdeyse iki sayfada bir yinelen sözlerdir bunlar üstelik. Okuyucuyu bıktırır. Ahmet Ümit’in, tarihe nesnel , cesur, sorgulayıcı bir yazar, daha da önemlisi yetkin ve sorumlu bir edebiyatçı olarak yaklaşmak yerine, bugünün liberalleri ne der kaygısıyla hareket ettiği anlaşılıyor.

Bütün örnekleri vermek yazıyı çok uzatacağı için kimilerini ele alıyoruz.

Bab-ı Ali baskını için cemiyetin adamlarının göreve çağırılması sırasında kimsenin göreve itiraz etmediği, ancak kimsenin yüzünde eski coşkudan eser kalmadığı ve hepsinin inancında bir kırılma olduğundan söz eder Sami;

“Bütün ülkede görülen o sinsi çözülme milleti saran o hastalıklı çürüme, cemiyet üyelerine de sirayet etmişti. Sanki davaya duyduğumuz inancı ağır ağır kaybediyorduk, belki de çoktan kaybetmiştik. Ama kimse açıkça dile getiremiyordu.” (s. 329)

Şehsuvar Sami bu sözlerle kendi duyumsadaklarını, daha da önemlisi ideolojik ön yargısını bütün Cemiyet üyelerine atfetmesi de son derece öznel bir bakış açısıdır. Yazar, İttihat ve Terakki hakkındaki liberal ön yargıları, gerici klişeleri, yani kendi düşüncelerini Şehsuvar Sami üzerinden öznel bir yaklaşımla okura iletmeye çalışıyor. Bu durum okuru aptal yerine koymak ve yanıltmaktan başka bir şey değil. Ahmet Ümit bu konuda bir araştırma yazısı ya da kitabı yazıp Jön türkler, İttihat ve Terakki, 1908 Devrimi, Kuvai Milliyeciler vb kosunundaki siyasal değerlendirmelerini tartışmaya açmak yerine, didaktik ve kavramın dar-olumsuz anlamıyla ideolojik bir roman kaleme almış. Olmamış.

(Devam edecek)

--------------------

7.Aykut Kansu, 1908 Devrimi, İletişim Yayınları, İstanbul 1995

8.Aykut Kansu,İttihadçıların Rejim ve İktidar Kavgası 1908-1913, İletişim Yayınları, Nisan 2016

9.Lev Troçki, Balkan Savaşları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Temmuz 2013

10.Georg Lukacs, Avrupa Gerçekçiliği, Payel Yayınları, Mayıs 1987

11. Red Dergisi aynı sayı.

12. Feroz Ahmed, İttihat ve Terakki 1908-1914, Kaynak Yayınları, Ekim 1995 s.69

13. Sina Akşin aynı eser s.274

14.Sina Akşi aynı eser s.292

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
  • Bir soygunun hikayesi: GSS08 Mayıs 2018 Salı 16:55
  • Kitap Eleştirisi: Bora Abdo - Öteki Kışın Kİtabı08 Mayıs 2018 Salı 13:57
  • Bugün herkesten beklenebilecek olan nedir?08 Mayıs 2018 Salı 13:11
  • Abdullah Gül'ün imzaladığı mektup02 Mayıs 2018 Çarşamba 10:25
  • Başka bir toplum mümkün29 Nisan 2018 Pazar 18:53
  • 24 Haziran’a doğru: Muhalefet ne yapmalı?23 Nisan 2018 Pazartesi 17:00
  • Fethullahçı bir Amerikan Uşağının Hikayesi15 Nisan 2018 Pazar 17:00
  • Skripal suikastı...06 Nisan 2018 Cuma 13:00
  • Ulusal maçlar sonrası30 Mart 2018 Cuma 15:45
  • Atatürk düşmanlığı gaflet ve dalalettir28 Mart 2018 Çarşamba 16:18
  • 1234567
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)