• BIST 102.410
  • Altın 186,636
  • Dolar 4,4877
  • Euro 5,2816
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 24 °C
  • İzmir 29 °C
  • Adana 31 °C
  • Antalya 30 °C

Elveda Edebiyat, Elveda Devrim-III; Ahmet Ümit'in gerçek edabiyata veda eden gerici-liberal romanı

Elveda Edebiyat, Elveda Devrim-III; Ahmet Ümit'in gerçek edabiyata veda eden gerici-liberal romanı
ABC gazetesi olarak, Ahmet Ümit’in haftalarca, hatta aylarca çok satanlar listelerinin ilk sıralarında kalan ‘Elveda Güzel Vatanım’ adlı romanı hakkında bir tartışma başlatıyoruz. Sevim Kahraman'ın roman üzerine yazdığı üçüncü ve son yazıyı sunuyoruz

Sevim Kahraman

Romanda sıklıkla görülen olaylardan biri de Mustafa Kemal ile Enver Paşa’nın çatışmalarıdır. Trablusgarp’da başlayan çatışmalar, Edirne’yi kurtarma hareketında da devam eder. Mustafa Kemal gerçekçi yönüyle çizilirken Enver Paşa bugünün söylemine uygun olarak hayalperest olarak biçimlenir yazarın kaleminde. Bu çatışma, genellikle kurmayların birbirlerini suçlamak üzerine kuruludur.

Enver Paşa ve Mustafa Kemal rekabeti!

1913’de Mahmud Şevket Paşa’ya gericilerin ve karşı devrimcilerin düzenlediği suikast ile iktidarın eline muhalefeti bastırmak için ileri fırsatlar ele geçer. İttihat ve Terakki iktidarı ele geçirir. Sait Halim Paşa Sadrazam, Talat Bey (sonra paşa) Dahiliye Nazırı olur.

Yazarın sürekli üzerinde durduğu şey, Cemiyetin ne kadar baskıcı olduğunu anlatmaktır. Bu ısrar kitap boyunca sürer. Oysa, 23 Ocak 1913 Babı Ali baskınından sonra yeniden iktidarı ele geçiren Cemiyet muhalefetten öç almak yerine uzlaşmaya çalışır. Tarihi gerçek budur. Feroz Ahmed’in aynı çalışmasında Cemiyetin bu siyaseti;

“İstanbul Garnizon Kumandanı Cemal Bey’in (paşa) darbeden birkaç gün sonra yayınladığı bildiride açıkça yansıtılmaktadır.”*(15)

Ayrıca, “Cemiyet yeni kabineyi kurarken de aynı dikkat ve sağduyuyla hareket etti. Bir İttihatçı rejimi kurmaya kalkışmadı. Bu tutum, Talat’ın Kamil Paşa kabinesinin ‘milletin kutsal haklarını’ korumak amacıyla devrildiği iddiasını doğruluyordu.” (16)

İki ay sonra Edirne kurtarılır Bulgarlardan. Buradaki zaferin komutanı da Enver Beydir. Oysa zaten zafer kazanmış ordunun önüne bölüğüyle birlikte geçtiğini söyler yazar. Bundan sonrasında da “Hürriyet Kahramanı”nın önlenemez yükselişinin başladığını ifade eder. Böylece Ahmet Ümit, Kemalist tarihçilerin Enver Paşa’nın önemini azaltmak ve Cumhuriyetin ilk yıllarında hala ordu üzerinde devam eden etkisi kırmak için oluşturduğu ön yargı ve klişeyi de sorgulamadan devralır. Enver Paşa’nın kimi öngörülerinin yanlış çıkması ve siyasal hataları bir yana, tarihi bir kişiliğe, resmi görüş ve söylemin dışına çıkılarak alternatif bir okumayla kolayca ulaşılabilecek gerçekler ortadayken, bu kadar kolay harcanmasını akıl almıyor. Ümit bu konuda hem Kemalist hem de liberal ön yargıları –ki iki kesim bu konuda anlaşır- tekrarlıyor.

Örneğin Ahmet Ümit’in romanına göre de Enver Paşa, bu hızlı yükselişine uygun biçimde Harbiye Nazırı olmak için Cemiyete baskı yapar. Talat Paşa bu duruma karşıdır. Enver’in henüz bu yetkinlikte olmadığını düşünür. Bu yüzden aralarında çatışma çıkar.

Böyle yazan Ahmet Ümit, yine resmi tarih ve ezbere uygun bir yol tutturur. Sami’nin yakın arkadaşı Fuad’ın ağzından da Cemiyetin ne kadar baskıcı ve anti-demokratik olduğunu bir daha anımsatır;

“Ne kadar acı. Aynı cemiyetin üyesiyiz, hepimiz aynı dava için döğüşürüz ama sanki hala hürriyetten yoksunmuşuz gibi fikirlerimizi söylemekten çekiniyoruz. Kardeşlikten eşitlikten söz etmiyorum bile.”(s.428)

Balkanlardaki savaş sona erince, normal siyasal yaşama dönülmesi gerekmişti. Feroz Ahmed bu durum için şöyle diyor;

“İttihatçılar için bunun anlamı, Meclis’in ve parlamenter rejimin geri gelmesiydi. 1913 sonbaharında, Babıali, genel seçimlerin yapılacağını açıkladı.”* (17)

Böylece, İttihatçılar iktidarı ellerinde tuttukları halde Meclisi yeniden gerekli görmeleri, anayasaya bağlı kalmaları yazarın iddia ettiği gibi baskıcı bir yönetim peşinde olmadıklarını gösterir.

İttihat ve Terakki’nin ülkede uygulamaya çalıştığı çağdaşlaşma çalışmalarına bir engel de Saray’dır. Feroz Ahmed bu konuda da şöyle diyor;

“Devrimden sonra Cemiyet, Yıldız’ı kontrolü altına aldığını düşünmüş; ama kısa bir süre sonra, Saray’ın ‘31 Mart Olay ’ında parmağı olduğu ortaya çıkınca yanıldığını anlamıştı. Ayaklanmadan hemen sonra Cemiyet Halit Ziya’yı (Uşaklıgil), olup biteni yakından izlemek için Yıldız’a yerleştirdi. Ancak, Saray her zaman için Cemiyet’in boyunduruğu altına girmemeyi başarmış ve İttihatçı aleyhtarlarının sığınağı olmuştu. Damatların ve şehzadelerin gündelik siyasette, özellikle muhalefetin izlediği siyasette oynadıkları tol, sayılarıyla karşılaştırılamayacak kadar büyüktü. Bu nedenle Cemiyet, Saray’ı ve hanedan denetimi altına almaya kesin karar vermişti.”(18)

Ermeni Tehciri ve İttihatçılar

Ahmet Ümit, yine liberal bir klişe olan Ermeni sorununa el atmaktan da geri durmamış. Tehcir’den, Sarıkamış’taki faciadan sonra Alman Genelkurmay’ın tavsiyesiyle Cemiyetin aldığı karar diye söz eden yazar, “Ermeniler düşmanla işbirliği yapmasın diye” yaşadıkları yerden sürgün edildi diyor.

Sarıkamış’taki yenilginin basında yer almamasını yine Cemiyetin despotik yönetimlerinin sonucu olduğunu ileri süren yazar, Enver Paşa’nın hezimete uğrayacaklarını anladığında İstanbul’a geri döndüğünü belirtiyor.

Yine tarihsel gerçeklerle ilgisi olmayan bir iddia ile karşı karşıyayız. Sarıkamış’ta askerlerin ağır kış koşullarında dağdan geçirilmesi sırasında Enver Paşa ordunun başında değildir. Enver Kars, Ardahan, Artvin ve Batum’un Ruslardan geri alınması amacıyla düzenlenen genel harekatı yönetmektedir. Enver Paşa, Genelkurmay başkanlığı kayıtlarına göre üstelik ilgili ordu komutanına tam aksi yönde bir emir vererek, askerlerin ağır kış koşullarında dağdan geçirilmesinin doğru olmayacağını belirtiyor.

Öte yandan, Sarıkamış’ta 90 bin askerin donarak öldüğü ise tam bir efsane, galat-ı meşhur. Uydurmadır. Genelkurmay Başkanlığı arşiv kayıtlarına göre, Sarıkamış’ta ağır kış koşullarında donarak ya da hastalıktan ölen asker sayısı 7.300 civarında, Ruslarla girilen savaşta ölenlerle birlikte toplam kayıp sayısı ise 23.000 kişidir. Üstelik bu rakam en az 2 yıllık bir savaş dönemini kapsamaktadır. Rusların askeri kayıpları ise 8.000’i donarak ölmek üzere, 60.000 kişidir. Bu 90 bin kayıp, daha sonra suçu kendi üzerinden atmaya çalışan bir subayların (bin başı) hiçbir kanıta dayanmayan anılarında ileri sürülmüş, yine Enver Paşa’nın itibarını kırmak isteyen Cumhuriyet dönemi tarihçileri tarafından yayılmıştır.

Resmi ve yerleşik “muhalif” tarihçiliğin tezlerinin aksine Sarıkamış’ı aşan bu oldu askeri bakımdan başarılı olmuştur. Yani Enver’in stratejik kararı doğrudur. Daha sonra Kafkas Orduları adını alacak bu askeri kuvvet, Batum ve Bakü’yü alacaktır. Kayıtlar ortadadır ve basit bir araştırmayla bile ulaşılacak durumdadır. Osmanlı-Türk Kafkas Ordusu Ankara hükümetinin emrine girecek ve Kızıl Ordu ile işbirliği yaparak Trans Kafkasya’da İngiliz işbirlikçisi karşı devrimcilerle savaşacaktır. Aynı Ordu, Kurtuluş Savaşı’nın da askeri dayanağını oluşturan kazım Karabekir komutasındaki Doğu Ordusu’nun da temelini oluşturacaktır.

Yani yazar Ahmet Ümit, İttihatçılar konusunda aynı çizgide olan liberal ve resmi tarih tezleriyle uyumlu bir roman yazmış durumdadır. Öyle ki; Enver Paşa’nın Sarıkamış bozgununun  suçlusu olarak Ermenileri gördüğünü yazan Ümit, Ermeni tehcirinin ilk fikirlerinin de böyle oluştuğunu iddia etmeye kadar işi götürmektedir. Ermeni teçhiri, kırımı ya da “soykırım” başlı başına ele alınması gereken bir konudur. Böyle rastgele değinilip geçilecek bir tarihsel olay değildir.

Romanda nedensellik bağı kurulamamış

Romanda ne tarihin ilk ve en büyük emperyalist paylaşım savaşı var ne Osmanlı İmparatorluğu’nun bu paylaşımın en büyük alanı/sahası olması nedeniyle saldırıya uğradığı ve bir vatan savaşı yaptığı gerçeği.. Oysa, Osmanlı’nın paylaşılması için İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya tarafından gizli bir anlaşma yapıldığını biliyoruz. Üstelik bu anlaşmanın belgesi, Sovyet Devrimden hemen sonra Sosyalist Hükümetin ilk Dışişleri Bakanı olan L. Troçki tarafından açıklandı. Rusya bu açıklama ile savaştan çekildi ve Osmanlı ile barış imzaladı.

Ahmet Ümit ise bilim ve tarih dışı bir yaklaşımla Osmanlı’yı İttihatçıların ihtiraslarının ya da Enver’in maceracılığının savaşa soktuğunu sanıyor. Felsefi bakımdan böyle idealist bir tarih anlayışı, ancak lise kitaplarında belki bir de liberallerin düşlerinde olabilir. Oysa o savaştan (Birinci Dünya Savaşı) kaçamayacak tek ülke Osmanlıydı.

Çünkü savaşın asıl nedeni 25 milyon kilometre kare toprakları olan –ki bu topraklarda o günün dünyasının petrol rezervlerinin neredeyse yüzde 80’i bulunuyordu- Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmak istenmesiydi. Sanılanın tersine, İttihatçılar savaştan kaçınmak için ellerinden geleni yapmışlar, hatta İngilizlerle bile anlaşmayı denemişlerdi. Ancak kendilerini (Osmanlıyı) parçalamak ve paylaşmak için üzerlerine gelen büyük emperyalist ittifak karşısında, tek seçenekleri olan Almanya ile işbirliği yapmak zorunda kalmışlardı. Gerçek buydu.

Romanın kahramanı sonunda kendisini de yok ediyor. Çünkü o yazara göre kirlenmiş, suça batmış ve bütün idealleri tükenmiş, aşık olduğu kadın tarafından bile terk edilmiş bedbaht bir kişidir.

Hem resmi tarih tezleri hem de günümüzün gerici-liberal iddiaları, hiçbir kanıta dayanmayan ve her biri ideolojik bir önyargıdan ibaret olan anlayışları çok kaba şekilde kurulan çarpık iskeletin dolgu malzemesini oluşturmuş.

Ahmet Ümit, “Elveda Güzel Vatanım” romana, polisiye yazma ısrarının da etkisiyle, bir dedektif romanı ritmi kazandırmaya çalışmış. Ama o da olmamış. Siyasal bir roman yazmış, ama o büyük ve görkemli tarihsel dönemeçte büyük bir edebiyatın geliştiği, felsefenin yükseldiği, siyaset teorisinin klasik eserlerinin verildiği dönemde hiçbir gerçek tartışmayı romana taşıyamamış. Taşımayı bir yana bırakın, hiçbir tartışmaya hakkıyla yer bile vermemiş. Oysa, Dostoyevski’nin siyasal romanlarına bakılırsa eğer –ki onlardan bazıları, Suç ve Ceza gibi, birer öncü polisiye romandır- nasıl büyük bir yetkinlikle dönemin siyasal ve tarihsel atmosferinin yansıtıldığını, tarihsel bağlamından koparmadan dönemin tartışmalarını son derece nesnel biçimde verildiğini görürüz.

Ahmet Ümit lise tarih bilgisinin sınırlarını aşmayan bir yaklaşım ve birikimle tarihsel ve siyasal bir roman yazmayı denemiş. Ne yazık ki başaramamış.

Ortaya, vatana olmasa da devrim ve devrimcilik fikrine, yurtseverliğe ve gerçekçiliğe, bir yazar bakımından daha da önemlisi gerçek edebiyata elveda diyen, başarısız bir yapıt çıkmış.

Piyasa kurallarını gözeten, ona teslim olan, tiraja oynayan, güncel liberal tezleri tekrarlayan ve iktidar odaklarının duyarlılıklarını gözeten çok gecikmiş bir roman ile karşı karşıyayız.

Yarın: Sadık Albayrak'ın yazısıyla tartışma dizimiz devam edecek

15.Feroz Ahmed aynı eser s.152

16.Feroz Ahmed aynı eser s.153

17.Feroz Ahmed aynı eser s.176

18.Feroz Ahmed aynı eser s.182

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
  • Bir soygunun hikayesi: GSS08 Mayıs 2018 Salı 16:55
  • Kitap Eleştirisi: Bora Abdo - Öteki Kışın Kİtabı08 Mayıs 2018 Salı 13:57
  • Bugün herkesten beklenebilecek olan nedir?08 Mayıs 2018 Salı 13:11
  • Abdullah Gül'ün imzaladığı mektup02 Mayıs 2018 Çarşamba 10:25
  • Başka bir toplum mümkün29 Nisan 2018 Pazar 18:53
  • 24 Haziran’a doğru: Muhalefet ne yapmalı?23 Nisan 2018 Pazartesi 17:00
  • Fethullahçı bir Amerikan Uşağının Hikayesi15 Nisan 2018 Pazar 17:00
  • Skripal suikastı...06 Nisan 2018 Cuma 13:00
  • Ulusal maçlar sonrası30 Mart 2018 Cuma 15:45
  • Atatürk düşmanlığı gaflet ve dalalettir28 Mart 2018 Çarşamba 16:18
  • 1234567
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)