• BIST 108.434
  • Altın 151,343
  • Dolar 3,6580
  • Euro 4,3278
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 10 °C
  • İzmir 16 °C
  • Adana 16 °C
  • Antalya 17 °C

Erdoğan'ın Lahey korkusu

Yazarımız ve Londra Temsilcimiz İrfan Taştemur'un Erdoğan'ın Lahey korkusunu ve Lahey Adalet Divanı'nı anlattığı bu yazısını yayınlıyoruz.

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve gazetenin Ankara Büro Temsilcisi Erdem Gül’ün tutuklanmasına ilişkin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yazılı basın açıklaması yaptı. Başsavcılık açıklamasının hukuktan ve insan haklarından nasibini almamış can alıcı cümlelerinden biri de  ‘Türkiye Cumhuriyeti Devletini sahte ihbar ve delillerle teröre yardım eden ülke konumuna sokarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasını sağlamak’ olarak tespit edilmiştir” oldu. Başsavcılık Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde (Lahey Adalet Divanı) ülkelerin değil bireylerin yargılandığını bile bilmiyor. Oysa Lahey'de yönetilen ülkeler değil zalim ve kanlı diktatörler yargılanır, ülkeye değil bireye (diktatöre) ceza verilir.

Yazarımız ve Londra Temsilcimiz İrfan Taştemur bu konuyu 7 Haziran 2015'te Yurt gazetesi için yazmıştı. Konunun yeniden gündeme gelmesi nedeniyle Taştemur'un Erdoğan'ın Lahey korkusunu ve Lahey Adalet Divanı'nı anlattığı bu yazısını yayınlıyoruz.

İRFAN TAŞTEMUR- LONDRA MEKTUBU

Ortalık çok karışık. Herkes BM ve Lahey Adalet Divanının hala neden harekete geçmediğini merak ediyor. Üstelik tüm Batı medyası, gazeteleri, televizyonları gerekçeyi yüksek sesle dile getiriyor: "RTE-AKP hükümeti Suriye'de rejimi değiştirmek için El-Kaide uzantısı olan İŞİD'e tonlarca silah taşıyor," Cenevre Savaş Hukuku sözleşmeleri de işletilmiyor. Tam aksine, ABD Dışişleri Bakanlığı basın  sözcüsü soru kendisine yöneltilince "Olay Türkiye'yi ilgilendiriyor" diyerek topu taça atıyor. İsviçre bankalarındaki hesaplar iddiası, Almanya'da ortaya çıkarılan "asrın en büyük soygunu" olarak nitelendirilen Deniz Feneri olayı, Cemaatın kullanılarak 17-25 Aralık rüşvet, yolsuzluk operasyonu ile ABD'nin yıkmaya çalıştığı iddia edilen AKP hükümeti uluslararası hukuka açıkça aykırı çok ciddi suç iddiaları karşısında nasıl oluyor da hiçbir yaptırıma uğramıyor? Uluslararası hukuk ve sözleşmeler nasıl olup da işletilemiyor? 

Bu muammaya ışık tutacak bir olay geçenlerde İngiltere'de yaşandı. Suriye'de terörist faaliyetlere katıldığı iddiası ile yargılanan 37 yaşındaki  İsveç vatandaşı Bherlin Grildo adlı şahsın davası aniden kapatıldı. İddia makamını temsilen ülkenin en ünlü savcısı Riel Karmy-Jones "Ortaya çıkan yeni bilgiler nedeniyle davamıza devam etmiyoruz" diyerek aniden noktayı koydu. Halbuki ünlü Savcı davasına o kadar iyi hazırlanmıştı ki... Neydi Savcıyı davasından vazgeçirmeye mecbur bırakan "yeni bilgiler"? Grildo  Suriye'de İngiltere'nin fiilen desteklediği terörist bir gruba mensuptu. İngiliz Gizli  Servisi'nin ve Dışişleri'nin desteklediği örgüte mensup birini terörist olarak yargılamak, Grildo'nun avukatının ifadesi ile "vicdansızlık" olmaz mıydı? Daha önce de Moozzem Begg isimli cihatçının gizli servis MI5 tarafından Suriye'ye gönderildiği ortaya çıkınca  hakkındaki dava düşmüş ve Cihatçı Begg serbest bırakılmıştı.

 IŞİD, ABD projesi mi?

 İngiliz The Guardian gazetesinin ünlü kalemi Seumus Millne belgeleriyle ispatladı köşesinde. İŞİD tamamen bir ABD projesi ve ortakları da ABD'nin bölgedeki müttefikleriydi. Bu tür olaylar İngiltere'de ilk defa olmuyor. Yıllar önce İngiliz Gizli Servisi'nin denetiminde ülkenin en büyük uyuşturucu pazarını kontrol eden Abdullah  Baybaşin Londra'da aşırı derecede asayiş olaylarına da karışınca polisin baskısı karşısında en sonunda Gizli Servis pes etmiş ve Baybaşin yargı  önüne çıkarılmak zorunda kalınmıştı. Hakim davanın sonucunda 24 yıllık mahkumiyeti açıklayınca uyuşturucu tüccarı şaşkınlık içinde "Ama Hakim Bey, ben aslında size  çalışıyordum," diyerek tepki göstermiş, hakim de, "O işleri burada karıştırma," diyerek noktayı koymuştu. Yani o olayda şans  gizli servis elemanının yüzüne gülmemişti. Bu olaylardan da anlaşılıyor ki, belli bir politik projeye dahil edilen devletin gizli servisi, polisi ve yargısı arasında olayların nasıl sonuçlanacağını kestirmek o kadar da kolay değil. Yukarıda sözünü ettiğimiz her iki olayda da politikacıların haberi olmaması olanaksız. Ancak dikkat edilirse,  her ikisinde de politikacılar işin içine karıştırılmamış   ve olayın çözümlenmesi devletin kurumlarına bırakılmış. 

Miloseviç’in başına gelen 

Peki, devletin kurumlarını bu şekilde illegal projelerde  kullanan politikacılar her zaman zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkabiliyorlar mı? Hem evet, hem hayır. Birinci örneği yine İngiltere'den vereceğiz. 1981-1990 yılları arasında Thatcher Hükümeti hem uluslararası hem de ulusal ambargo kararına rağmen gizlice Saddam'ı silahlandırmıştı. Olay patlak verince  Parlamentoda soruşturma komisyonu kuruldu. The Economist dergisi ortaya çıkan bilgiler karşısında Thatcher hükümetini şu ifadelerle yerden yere vurdu:"....(bu soruşturma) beceriksizlikler içinde bocalayan, gerçekler karşısında son derece kaypak ve Parlamentoya yalan söylemekten çekinmeyen aşırı derecede gizli çalışan hükümeti ifşa etmiştir." Saddam bu silahlarla Kuveyt'i işgal edince, İran'ı işgal etsin diye  onu silahlandıran ABD ve Ingiltere Irak'a savaş açtı. Thatcher hükümetinin silah temin işinde görevlendirdiği Matrix-Churchill adlı şirket İngiliz gizli servisi ile çalıştığını ve Savunma Bakanlığı'nın kendilerine "ambargoyu" nasıl delebileceklerine  dair akıl verdiğini açıkladı. Bunun üzerine Parlamentoya ifade vermeye çağırılan ilgili bakanlar "kamu menfaatına aykırı olduğu" gerekçesi ile bu çağrıya cevap vermedi. Kamuoyunda yaratılan infial karşısında güven oyuna başvurulmak zorunda kalındı. Ancak  muhalefet lideri Neil Kinnock konuşmasını gereksiz yere uzatıp kendisini komik duruma düşürünce kurnaz Thatcher olayı sıyırttı. Bu olayı kullanıp onu devirmek isteyen parti içi muhalefeti de aynı başarıyla püskürttü. Yani işin içine üst düzey politikacılar karışınca adalet yerini bulamayabiliyor. Devletin kurumları, parlamentonun komisyonları  bir kenara konularak sorun en tepede bilek güreşiyle kaderine terk edilebiliyor. 

Lahey Adalet Divanı ne işe yarıyor?

Buna benzeyen bir olay da Reagan zamanında ABD'de yaşandı. Reagan, Lübnan'da Hizbullah tarafından  rehin alınan Amerikan vatandaşlarının salıverilmesini sağlamak amacıyla uygulanan ambargoya rağmen İran'a silah satışına izin verdi. Silahlar önce İsrail'e oradan da İran'a gönderildi. Bu satışlardan elde edilen para da Kongre kararına aykırı olarak, Nikaragua'da Sandinista rejimini devirmek için savaşan gerillalara aktarıldı. Olay ortaya çıkınca Reagan, durumdan habersiz olduğunu söyleyerek hiçbir sorumluluk üstlenmedi. Amerikan halkına ve dünyaya açıkça yalan söyledi. Bununla da kalınmadı ve soruşturmayı engellemek için bütün dökümanlar yok edildi. Sonuçta "rehineler kurtarılacağı için" İran'a silah satışına göz yumuldu ancak paranın anti-Sandinista gerillalarına aktarılması suç kabul edildi. Bu dava da Reagan dokümanları mahkemeye vermediği için düştü! Haklarında dava açılanların büyük bir kısmı beraat etti. Bazılarına önemsiz cezalar verildi ancak temyiz edildi. Davada mahkum olanlar ise Reagan'dan sonra göreve gelen Baba Bush tarafından affedildiler. Irak'ı işgal etmek için Parlamento'ya açıkça yalan söyleyen eski Başbakan Tony Blair hakkında başlatılan soruşturma da yıllardır devam etmesine karşılık "belgeler komisyona verilmediği için" bir türlü sonuçlandırılamıyor! Ortadoğu'yu bugünkü kan gölüne çeviren eski başbakan savaş suçlusu olarak Lahey'de yargılanması gerekirken konferanslarda konuşma başına 250 bin sterlin ücret ve Arap Şeyhlerine danışmanlıklardan kazandığı milyonlarla servetine servet katmaya devam ediyor. Mezbahaya çevirdiği bölgede arabulucu danışman olarak fink atıyor. “Lahey Adalet Divanı ne işe yarıyor o zaman?” diye sorulabilir. İşin ironik tarafı ABD bununla ilgili anlaşmayı imzalamadığı için bu ülkeye karşı hiçbir suç duyurusunda bulunulamıyor.  Halbuki oraya kimlerin gönderileceğine ABD  kendisi karar veriyor. Yugoslavya'daki savaş suçlusu Sırpları yargılayarak ün yapan İsviçreli savcı "kendi başına hareket etmeye başlayınca" derhal ABD tarafından görevinden alındı. Bunun üzerine,   oraya gönderilen "emperyalizmin Afrika'daki projelerine ayakbağı olmaya başlayan savaş suçluları" Divan'In hep az gelişmiş ülkelerden insanları yargıladığı gerekçesiyle isyan ettiler. Emperyalizmin Yugoslavya'yı parçalamasına alet olan, ancak kendisine imzalattırılan Dayton Anlaşması sayesinde Divan'a gönderilmekten kendisini kurtardığını zanneden Miloseviç ise daha sonra aldatıldığını anladı fakat ifşaatlara başlayacağını açıklayınca ne hikmetse aynı gece kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi ve dünya kamuoyunu bilgilendirmekten mahrum kaldı. Kaddafi  de "Lahey'e götürürsek tüm sırlarımızı açıklayıverir" diye sırları olanlar tarafından linç edilip öldürülmedi mi? Ya Saddam'ın apar topar Ramazan ayında idam edilmesi? Zamanında İsmet İnönü 1960'lardaki Kıbrıs olaylarında ABD ile ters düşünce "Büyük devletle ilişkiye girmek aslanla yatağa girmeye benzer" diyerek veciz biçimde noktayı koymamış mıydı? Tam otuz altı kere "Ben BOP projesinin eşbaşkanıyım" dediği öne sürülen RTE de anlaşıldığı  kadarıyla aslanla yatağa girmekten çok memnun... Mu acaba? Son günlerde yeniden gündeme getirilen "AKP'nin bir proje partisi olduğu" iddialarında açıklandığına göre RTE başlangıçta aslanlardan biraz ürküyormuş. Abdullah Gül ABD'deki ünlü Siyonist lobisinin lideriyle  kendisini görüşmeye ikna etmek için "Korkma, görüştüğümüz ortaya çıkarsa inkar ederiz" diyerek RTE'nin korkusunu yenmesine destek olmuş. 

Aslanla aynı yatağa girmek 

Bütün sorun RTE'nin aslanla yatağı paylaşmaktan haz mı duyduğu yoksa onun tarafından yatağa mahkum mu edildiği. Eğer haz duyduğu için yatağa girdiyse, o zaman  muhalefetin öne sürdüğü Vatana İhanet davası olacak. Yok eğer yatağa bağlandığı için bir türlü çıkamıyorsa, büyük bir ihtimalle zamanı gelince adres, Türkiye'de darbeler dönemi sona erdiğine göre, doğruca Lahey Adalet Divanı duruşma salonu olacak eğer geçmiş örneklerine bakılırsa. Ancak hatırlatmakta yarar var, Ortadoğu'daki olaylara karışan liderlerin ömrü nedense pek uzun olamıyor. Şah Rıza Pehlevi, Hafız Esad, Kral Hüseyin, Yaser Arafat, Bülent Ecevit, Saddam, Kaddafi.... Hepsi de çok yaşlanmadan yaşamlarını kaybettiler. Buna karşılık bitkisel hayata girdiği iddia edilen İsrail'in eski Başbakanı, "asap" lakaplı Ariel  Şaron'un ölüp ölmediğini hala bilemiyoruz. Ve Ortadoğu'nun Müslüman halklarını birbirine kırdırıp  parçalayanlar ise maaşallah turp  gibi yaşamlarına devam ediyorlar. Batı bir sorumlu arayacak Abdullah Gül ile birlikte yola çıkıp ABD, İngiltere ve İsrail'in projesi olan BOP'a  "iktidar olacağız, Orta Doğu'ya demokrasi gelecek, her yerde  Ilımlı İslam, her yerde  İHVAN iktidar olacak"  diyerek  yola çıkan  RTE şimdi ne görüyor ne düşünüyor? Parçalanmış Irak, Libya, darbeler yaşamış Mısır ve parçalanmaya çalışılan Suriye. İsrail'in, yani Batı'nın stratejik emelleri uğruna  El-Kaide türevi İŞİD yardımı ile mezhep savaşları çıkarıp İran ile Lübnan arasında, yani İsrail arasında  tampon bölge yaratmak için girişilen vahşet. Batı büyük bir ihtimalle  Rwanda'da, Sierra Leone de, Yugoslavya'da yaptığı gibi bu kirli işten bir kez daha elini yıkayarak çıkacak. Kendi kamuoyunu ikna etmek için de bir suçlu yaratacak. "Vicdanını rahatlatmak"  için de günün birinde Lahey Adalet Divanı'nı çalıştırıp Bölge'nin bir zalimini yargılamak zorunda kalacak. Bakalım bu kez kabak hangi zalimin başında patlayacak. Herkes RTE'nin ısrarla meydanlara milyonları toplamasını iç politika için yaptığını zannediyor. Hayır, RTE bu mitingler aracılığı ile  Batı'ya "Milyonlar benim arkamda, bana hiçbir şey yapamazsınız" mesajı veriyor. Bunun aynısını Saddam, Miloseviç ve Kaddafi de yapmaya çalışmış ancak hiçbir işe yaramamıştı. Bu kabağın RTE'yi bu işe sokarak, projeye angaje eden Abdullah Gül'ün başına patlama ihtimali yok gibi görünüyor. Aksi takdirde İngilizler en büyük 3 nişanlarından birini Abdullah Gül'e verip onu Saraylarında ağırlamazlardı. RTE'nin giderek aldatılmışlık hissiyle açığa çıkan Abdullah Gül'den nefret ve intikam duyguları da bu şekilde açığa çıkmış oluyor. The Guardian yazarı Seumas Milne'nin yazdığı gibi Batı'nın Orta Doğu'da “böl, parçala, yönet” taktiğini uygulamak için yerleştirdiği bu korkunç virüsün tahribatlarını gidermek de yine bölge halklarına düşecek.

(Yurt Gazetesi 07 Haziran 2015)

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)