• BIST 89.764
  • Altın 145,339
  • Dolar 3,6255
  • Euro 3,9111
  • İstanbul 9 °C
  • Ankara 12 °C
  • İzmir 17 °C
  • Adana 16 °C
  • Antalya 16 °C

Faşizmin popülist ayak sesleri

İrfan TAŞTEMUR / Londra

Hatırlanacaktır; 12 Eylül’de Evren Cuntası, halkın sandığı boykot ederek cunta rejiminin meşruiyetine gölge düşürmesin diye oy vermeyen seçmenler için 50 TL para cezası getirmişti. Çok şaşırtıcı gelecek ancak aynı korku ile zamanın İngiltere’nin İşçi Partili Başbakanı Tony Blair de benzer bir tedbir almayı düşünmüştü.

Dar bölgeli seçim sistemi ile iki partili parlamenter demokrasisinin istikrarını güvence altına aldığını zanneden İngiltere'de neden böyle bir tedbir düşünülmüştü? Çünkü ortalama, seçmenin %60'ının oy verme zahmetinde bulunduğu ülkede bir parti oyların %50'sini bile alarak iktidar olmuş olsa gerçek oy oranı %30 oluyordu. Buna karşılık parlamentoda çoğunluğu 160 milletvekili ile temsil edebiliyordu. İşte bu çarpıklık meşruiyet konusunda politikacıları düşündürüyordu.

Peki halk neden sandığa gitmiyordu? Genel olarak politikacılara güvenmediği ve oy vermenin bir şeyi değiştirmeyeceğini düşündüğü için. Hatta politikacıların vaad ettiklerinin tersini yaptıkları için halk sandığa gitmiyordu.

Örnek olarak geçtiğimiz günlerde Irak işgali nedeniyle ülkesi tarafından savaş suçlusu bulunan Tony Blair'i  ele alalım. 18 yıl Thatcher'ın neo-liberalizm uygulamalarından sonra sosyal dokusu dağılmış, sanayisi çökertilmiş ülkeye yaraları sarmak vaadi ile Başbakan yapılan Tony Blair, bunu yapmak  yerine ABD'nin emperyalist savaş programına angaje olmuş ve İngiliz mali yapısını hala onarılamamış bir iflasla karşı karşıya bırakmıştı. Bugün İngiltere ülkelerinden kaçıp gelen zenginlerin beraberinde getirdiği servet sayesinde ayakta durabilmekte. Tony Blair kabinesinde sanayi ve teknoloji bakanı olarak görev yapan Patricia Hewitt ülkenin en önemli insan hakları örgütü olan Liberty'nin başkanıydı. Düşünün, bu kişi Irak İşgalinden sonra petrol alanında savaş ganimetinin BP adına nasıl paylaştırılacağını görüşmek için ABD'ye gönderilmişti. Politikacılara olan güvenin sarsılmasına bundan daha güzel örnek olabilir mi? İnsan haklarını savunsun diye parlamentoya gönder, sonra çıksın savaş ganimeti paylaşımına soyunsun.

Obama iktidara gelinceye kadar rejimin meşruiyet sorunu ABD'de çok ciddi idi. Seçmenin yarısının katıldığı seçimler sonrası Başkan olunuyordu. Obamanın seçimlere girdiği yıl,  oy vermeyi dert edinmeyen siyahlar beklenmeyen bir katılım sağladı, fakat ne yazık ki Obama'nın da çözüm olmadığı anlaşıldı . Zaten siyahların yoğun yaşadığı bölgelerde Demokrat Partiye oy verirler diye Cumhuriyetçiler akıl almaz usulsüzlüklere baş vuruyordu.

Yunanistan'da Syriza'nın halkı aldatması da ondan önceki sağcı iktidarları hiç aratmıyor.

Ekonominin nispeten İyi işlediği dönemlerde seçmendeki boşvermişlik göze batmıyor. Fakat Afganistan ve Irak işgalinin sebep olduğu 2008 krizinden bu yana başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batı toplumlarında ortaya çıkan durum parlamenter demokrasi için alarm işaretleri veriyor. Krizin işsiz bıraktığı, toplum dışına ittiği geniş kesimler şimdiye kadar pek rastlanmayan popülist politikacılara itibar etmeye başlıyorlar.

Bunların içinde en yenisi politikalardaki nereye oturtulacağı hala pek anlaşılamamış olan Trump. Ancak bir konuda, faşizme ilk basamak teşkil edecek duygu sömürüsü anlamında popülizm çerçevesinde örneğin Fransa'daki Le Pen'den hiç farkı yok. Yani kitlelerdeki kendi rejimlerine karşı öfkeyi suni düşmanlara yönlendirmek ki bugün bu Müslümanlar ve göçmenler  oluyor. Dünya ekonomisi ise hala krizden çıkamadı. Bu kriz devam ettiği sürece kitlelerin daha yoğun olarak popülizme  prim vereceği beklenmelidir. Eğer krizin çözülme emareleri ortaya çıkmazsa popülizmin yavaş yavaş faşizme kayacağından ve hatta dış maceralarla daha tehlikeli bir seyir izleyebileceğinden söz edilebilir.

Popülizm ve onun ortaya çıkardığı kimlikler zaman içerisinde devletin kurumlarını da tahrip etmeye başlıyor. Tony Blair ve George Bush örneğinde devlet kurumlarının nasıl yok edildiğine  şahit olduk. Sarkozy de neredeyse onlardan geri kalmadı. Berlusconi’yi hatırlatmaya bile gerek yok. Japonya'da Abe nükleer silahlanma için Anayasayı nasıl delerim diye çalışmalar yapıyor. Dolayısı ile Batıda yüzyıllık tarihi olan parlamenter demokrasi için gidişat hiç iç açıcı değil.

Gelelim bize. İslam Cumhuriyeti amaçlı karşı devrim dışarıya yönelik Yeni Osmanlıcılık politikasını yürütebilmek için devletin tüm kurumlarını darmadağın etti. Siyasal İslamcıların iktidarda kalabilmesinin tek koşulu popülizme sarılmak. O nedenle RTE hergün  çıkıp bir toplantıda konuşuyor, tüm ülkeyi dolaşıyor. Her an devrilebilirim korkusuyla kendisine bağlı yığınları devamlı ayakta ve heyecanlı tutmaya çalışıyor. Ortaya çıkan durumda popülizmin neredeyse faşist evresine ulaştığını iddia edenlerin sayısı giderek artıyor.

Bütün bunlar olurken hiç kişisel hesap yapmadan parlamenter demokrasinin krizini en iyi görüp değerlendiren ve çözüm öneren sadece CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu oluyor. Her konuşmasında ısrarla demokratik rejimlerde kurumların önemini vurguluyor onlara verilen zayiatı hatırlatıyor. Neticede  devlet ortadan kalkmışsa  millet zaten bitmiş demektir. Millet bittiyse de vatandaşlık bilinci tükenmiş demektir. O zaman ya meydanı boş bulan biri çıkar kendi rejimini kurar, ya da toplum dağılır gider.  Kılıçdaroğlu'nun sivil toplum kuruluşlarını, sendikaları, meslek odalarını devamlı eleştirmesi boşuna değil. Tehlikenin farkında değiller. Örnek mi? Batıda olanları izlemek yeterli.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.