• BIST 110.248
  • Altın 155,412
  • Dolar 3,8262
  • Euro 4,5259
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 6 °C
  • İzmir 12 °C
  • Adana 11 °C
  • Antalya 18 °C

Fatih Yaşlı: Suriye’de uygulanan yeni-Osmanlıcı dış politika iflas etti

Fatih Yaşlı: Suriye’de uygulanan yeni-Osmanlıcı dış politika iflas etti
Yrd.Doç.Dr. Fatih Yaşlı, son dönemlerde Türkiye’de yaşanan terör saldırılarını ve Suriye’deki çatışmalı ortamın geleceğimize olan etkilerini ABC'ye değerlendirdi.

Fatih Yaşlı: Egemen bir komşu devlete karşı yaklaşık beş yıldır çok ciddi bir yıkım politikası izleyen, sınırlarını cihatçı akışına açan, ülke topraklarını lojistik üs haline getiren, silah ve para desteğinde bulunan, tüm bunları da emperyal bir takım hayaller adına yapan, yani Osmanlı’yı yeniden diriltebileceğine inanan bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Yrd.Doç.Dr. Fatih Yaşlı ile Son dönemlerde Türkiye’de yaşanan terör saldırılarını ve Suriye’deki çatışmalı ortamın geleceğimize olan etkilerini değerlendirdik.

Suriye de devam eden savaşın topyekûn bir dünya savaşına dönüşme ihtimalinin zayıf olduğunu belirten Yaşlı Türkiye’nin savaşçı bir politika yürütmesinin en önemli nedenin yeni Osmanlıcılık anlayışı olduğunun altını çizdi.

Çağdaş Gökbel/ABC Gazetesi

Ankara’da gerçekleştirilen son bombalı saldırının hedefinde Askerin olmasını ve saldırının komutanlıklara yakın bir bölgede gerçekleştirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Pazar günkü Birgün yazımın adını “Bu bahar kanla mı gelecek?” koymuş ve yazıyı şu cümlelerle bitirmiştim:  “Yanılmayı umarak söyleyelim ki, bu gidişle bahar kanla gelecek ve savaş sadece ülkenin doğusuyla sınırlı kalmayacak, kahvehane saldırılarının da sinyallerini verdiği üzere, bunun batıda da ciddi yansımaları olacak.”

Sonuç kısmında söylediklerime tekrar döneceğim ama yazının ortalarında geçen bir paragrafı da hatırlatmak istiyorum: “Halep düştüğünde yeni-Osmanlı’nın Emevi Cami rüyası kesin bir şekilde sonlanmış olacak. “Fırat’ın batısı”ndaki ilerleyiş ise Rojava kantonlarının birleşmesi ve birleşik bir Kürt coğrafyasının ortaya çıkması anlamına gelecek. Bu yüzden, daha önce de yazdığımız üzere, yeni-Osmanlı’nın can havliyle Suriye’de yeni hamleler yapma ve birtakım çılgınlıklara girme ihtimali hiç olmadığı kadar yükselmiş durumda.”

“PKK Türkiye’nin Suriye’de bir savaşa girişmesini kendisi için faydalı görüyor olabilir”

Sorunuza bu iki alıntıdan hareketle yanıt vermek istiyorum. Birinci alıntıdan hareketle, şunu söyleyebilirim ki, bu saldırıyı PKK’nin yapmış olma ihtimali yüksek. Sur’da, Cizre’de, İdil’de böylesine şiddetli çatışmalar yaşanırken, şiddeti tarihi boyunca temel enstrüman olarak kullanmış olan PKK’den eninde sonunda bir yanıt beklemek gerekirdi. Dolayısıyla ülkenin batısındaki askeri noktaların hedef alınma ihtimali hayli yüksekti. Ancak bunun zamanlaması belli değildi ve daha çok bahara doğru, yani PKK’nin kırsalda da eylem yapmasına müsait hava koşullarının ortaya çıkmasına paralel bir şekilde gerçekleşme ihtimalinden söz ediliyordu. Eğer PKK yaptıysa, bunun bu anlamda “erken” bir saldırı olduğunu söylemek mümkün. Bana göre, Cemil Bayık’ın saldırıya dair açıklamasında eylemden haberleri olmadığını söylemesi ama bütünüyle reddetmeyip, kendi içlerindeki kimi grupların inisiyatif  almış olabileceğinden bahsetmesi, failin PKK olma olasılığını artırıyor.

Benzer bir şekilde ANF’de çıkan kimi yazılarda da eylemi tasvip eden ve normal bulan yazılara rastlamak mümkün. Burada aklımı kurcalayan esas soru, eğer bu saldırıyı PKK yaptıysa, neden bir Suriye vatandaşını seçtiği. Çünkü bunun PYD/YPG’nin hedef tahtasına oturtulmasına zemin hazırlayacağı ortada, ki zaten öyle de oldu. Oysa normal şartlarda, Rojava’yı böylesine önemseyen Kandil’in, tam da işler yolunda giderken, böyle bir seçimde bulunmaması beklenirdi. Ama yine de eğer tersinden düşünerek söyleyecek olursak, PKK, Türkiye’yi Suriye’de bir savaşa çekmenin kendisi için faydalı olduğu gibi bir projeksiyon geliştirmişse, bu seçim bilinçli olarak da yapılmış olabilir.

İkinci alıntından hareket edecek olursak, ortada “kullanışlı bir saldırı” olduğunu söylemek mümkün. Düşünsenize, günlerdir ABD’ye “PYD mi biz mi” diye sesleniliyor, Rusya ve Suriye’ye “YPG’den desteğini çek” deniyor, Halep’in ve Azez’in düşmesine izin verilmeyeceği söyleniyor, YPG mevzilerine yönelik top atışı başlatılıyor, BM Güvenlik Konseyi Türkiye’nin top atışlarını durdurması gerektiğini söylüyor ve ertesi gün YPG gelip Türkiye’nin başkentinde kanlı bir saldırı gerçekleştiriyor. Tüm bunları üst üste koyduğumuzda, “acaba” sorusunu güçlü bir şekilde sormamız gerekiyor. Böyle bir saldırı aracılığıyla, dış politikada ciddi bir iflas yaşayan ve giderek yalnızlaşan AKP’ye, PYD’nin tam da uluslararası meşruiyetinin zirvesinde olduğu bir konjonktürde, adeta bir can simidi uzatmak anlamına gelen bir eyleme girişmesi bana gerçekçi görünmüyor. Dolayısıyla saldırının faili PKK olsa dahi, “ikisi de aynı merkezden yönetiliyor” kolaycılığıyla,  bu işte PYD/YPG’nin örgütsel bir katkısı olduğunu söylemek kanımca ciddi bir değerlendirme anlamına gelmiyor. Çünkü ideolojik referansları, hedefleri vs. ortak olsa da, her iki örgütün misyonları da eylem alanları da farklı ve PYD’nin misyonları arasında Türkiye’de eylem yapmak yok.   

Pekala, son olarak, bu sorunuza “bu saldırı askeri Suriye’ye girmeye ikna etmek için yapılmış olabilir mi?” sorusuyla karşılık vermek istiyorum. Bunu sadece sormuş olmakla yetiniyor ve “izleyip görelim” diyorum.

Tarihteki örneklerine bakarak bu saldırının bir savaş bahanesi olabileceğini düşünüyor musunuz?

Egemen bir komşu devlete karşı yaklaşık beş yıldır çok ciddi bir yıkım politikası izleyen, sınırlarını cihatçı akışına açan, ülke topraklarını lojistik üs haline getiren, silah ve para desteğinde bulunan, tüm bunları da emperyal bir takım hayaller adına yapan, yani Osmanlı’yı yeniden diriltebileceğine inanan bir zihniyetle karşı karşıyayız. Ve beş yıl boyunca Suriye’ye yapılan bütün bir yeni-Osmanlıcı yatırım şu an boşa düşmüş, söz konusu dış politika iflas etmiş durumda.

Bu iflasın somutlaştığı başlıklara baktığımızda şunu görüyoruz: Birincisi, ABD ile Rusya Suriye’ye dair bir master plan üzerinde anlaşmış durumda ve bu anlaşmanın herhangi bir yerinde yeni-Osmanlıcı fantezilere yer yok. İkincisi Rusya’nın hava desteğiyle Suriye ordusu cihatçılara karşı önemli başarılar elde etmekte ve savaş için son derece stratejik bir önemi bulunan Halep’in kuşatılması tamamlanmak üzere. Üçüncüsü ise YPG, arkasına hem ABD’yi hem de Rusya’yı almış ve Şam’la da koordineli bir şekilde, kafasındaki haritayı askeri olarak çizmeye ve kantonları birleştirme yönünde adımlar atmaya devam ediyor.

İşte böyle bir konjonktürde ben yeni-Osmanlıcı zihniyetle asker arasında bir asgari müştereğin ortaya çıkmış olduğunu düşünüyorum. Askerin özerk bir Rojava’yı ve birleşmiş kantonları jeopolitik bir tehdit olarak gördüğünü düşünürsek, Suriye topraklarına yönelik bir harekât ihtimalinin asla söz konusu olmayacağını söylememiz mümkün değil. Uzunca bir süredir dile getirilen, uçuşa yasak bölge, tampon bölge, güvenli bölge tartışmalarının geldiği yer en son “güvenli koridor” oldu. İktidar bu noktada sınırın hemen ötesindeki mülteci kamplarını gerekçe gösterebilir ve Halep’ten yeni gelecek yüz binlerce göçmeni “sınırın hemen öte tarafında karşılama” argümanı üzerinden, yapacağı operasyonun meşruluğunu tesis etmek isteyebilir. Dolayısıyla, eğer bir askeri operasyon gerçekleşirse, bunun Azez-Cerablus hattındaki dar bir alanda ve mutlaka ABD’nin de açık ya da örtük onayıyla, temel ama “gizli” hedefi kantonların birleşmesini engellemek olacak bir şekilde gerçekleşeceğini söyleyebiliriz.

Suriye meselesinin yeni bir dünya savaşına yol açma tehlikesine sizce ne kadar yakınız?

Dünya savaşları Marksist literatürde “paylaşım savaşları” olarak adlandırılır ve bugün aslında Suriye’de bir “vekâleten paylaşım savaşı” yaşandığını söyleyebiliriz. “Yeni Soğuk Savaş” da dediğimiz bu savaşın bir tarafında ABD, batı devletleri, İsrail, yeni-Osmanlı, petrol şeyhlikleri ve Barzani Kürdistan’ı var. Diğer tarafta ise Rusya, İran, Suriye, Irak merkezi hükümeti ve Lübnan Hizbullah’ı bulunuyor, biraz daha uzaktan izlemekle birlikte buna Çin’i de ekleyebiliriz. Dolayısıyla yeni Soğuk Savaş’ın bir tarafında Atlantik güçleri bir tarafında Avrasya güçleri yer alıyor. Suriye coğrafyası ise maalesef savaşın sıcak cephesine dönüşmüş durumda. Taraflar kozlarını Suriye üzerinden paylaşıyor, bütün bir Ortadoğu’ya dair planlarının merkezi noktası olarak Suriye’ye yükleniyorlar.

“Topyekûn bir savaş olasılığına ihtimal vermiyorum”

Peki buradan bir “dünya savaşı” çıkar mı? Eğer dünya savaşından anladığımız, iki kampa ayrılmış devletlerin birbiriyle topyekûn ve gezegen ölçeğinde bir savaşa girmesi ise böyle bir olasılığa ihtimal vermiyorum. Bunun ise esas olarak iki nedeni var, birincisi dünya kapitalist sistemi henüz savaşla çözülebilecek kadar ağır bir krizin içerisinde değil, ve ikincisi, küresel güçler bir paylaşım savaşına girecek ölçüde kutuplaşmış değiller. Ayrıca “nükleer dehşet dengesi” de böylesi bir savaşın önündeki en büyük engellerden biri. Yine de, bir “çılgın”ın çıkıp dünyayı bir savaşın eşiğine getirme olasılığı için “sıfır” diyebilecek bir durumda değiliz artık hiçbirimiz.   

Türkiye’deki siyasi karmaşayı ve başkanlık sistemi tartışmalarını da göz önünde bulundurarak soracak olursak, insanımızı nasıl bir gelecek bekliyor?

Gramsci, “aklın karamsarlığı”na karşı “iradenin iyimserliği”nden bahseder. Türkiye’ye baktığımızda gördüğümüz manzara hiç de iç açıcı değil ve bu noktada gerçekçi olup karamsar bir tablo çizmek durumundayız. Türkiye’nin yakın vadede “normalleşme” olanağı hiçbir şekilde bulunmuyor. Bunun temel nedeni ise Türkiye siyasetinin bütünüyle tek adam rejiminin anayasal statüye kavuşup kavuşmayacağı meselesine, yani “başkanlık anayasası”na kilitlenmiş olması. Türkiye’de uzunca bir süredir yeni bir rejim inşa ediliyor, iktidar bu inşa sürecinin zirve noktası olarak yeni bir anayasa yapılmasını ve başkanlığa geçilmesini görüyor. Bu, inşa edilen rejimin anayasal statüye kavuşması ve resmileşmesi anlamına gelecek. Peki başkanlığa geçiş nasıl olacak? Toplumsal bir uzlaşma ile mi? Elbette ki hayır.

“Şiddet bir dizayn aracı olarak kullanılıyor”

Başkanlığa geçiş için eldeki asıl silah toplumsal kutuplaşmanın derinleştirilmesi ve yüzde atmışlık sağ seçmenin bu kutuplaşma neticesinde iktidar partisinin etrafında kenetlenmesi. İşte tam da bu nedenle Türkiye’de siyaset uzunca bir süredir bütünüyle “dost-düşman ayrımı” üzerinden icra edilmekte ve şiddet burada bir dizayn aracı olarak kullanılmakta. Peki bu kutuplaşmanın en kolay yaratılabileceği ve şiddet kullanımına en açık olan mesele ne? Elbette ki Kürt meselesi. Çözüm sürecinin bitirilmesinin de, savaşın derinleştirilmesinin de büyük ölçüde buradan hareketle okunması gerektiği kanaatindeyim. Önümüzdeki süreçte de maalesef Kürt sorunu başlığında ülkeyi çok daha kanlı günlerin beklediğini, “umarım yanılıyorumdur” diye şerh düşerek belirtmiş olayım.

Bunun dışında, biliyorsunuz Meclis’teki anayasa masası dağılmış durumda. CHP’nin gayet isabetli bir şekilde “demokratik anayasa piyesi”nde figüran rolü üstlenme pozisyonundan hızlı bir şekilde vazgeçmesiyle, iktidarın yeni anayasa için toplumsal rızayı “darbeyle hesaplaşma, demokratikleşme, toplumsal uzlaşı” gibi argümanlar kullanarak üretme şansı büyük ölçüde ortadan kalktı. Dolayısıyla, rıza mekanizmalarının zayıflamasının beraberinde zor mekanizmalarının kullanımına başvuruyu daha da yoğunlaştıracağını ve kutuplaşma ve şiddetin, başkanlık projesi somutlaştıkça derinleşerek devam edeceğini söyleyebiliriz.

Başta da söylediğim üzere karamsar bir tablo var karşımızda, ancak Gramsci’nin “iradenin iyimserliği” dediği şeyi hatırlatarak söyleyecek olursam, bu ülke bundan sadece iki buçuk yıl önce, dünya toplumsal mücadeleler tarihinin en görkemli direnişlerinden birine tanıklık etti ve üstelik kimse bunu tahmin dahi edemiyordu. Elbette ki Gezi’nin birebir aynısı bir toplumsal kalkışmanın gerçekleşeceğini söylemiyorum ama bu toprakların her zaman birtakım sürprizleri barındırdığını ve hiç beklemediğimiz anlarda, böylesi sürprizlerle karşılaşma ihtimalimiz olduğunu hiç unutmamamız gerektiğini belirtmek istiyorum. 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)