• BIST 108.489
  • Altın 152,547
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 8 °C
  • İzmir 14 °C
  • Adana 18 °C
  • Antalya 17 °C

Fatih Yaşlı: Türkiye’de dinsel ve otoriter bir rejim ilan ediliyor

Fatih Yaşlı: Türkiye’de dinsel ve otoriter bir rejim ilan ediliyor
Yrd.Doç.Dr Fatih Yaşlı, Meclis'te yaşanan tartışmaları, laiklik meselesini ve Türkiye’yi gelecekte neyin beklediğini ABC Gazetesi'ne değerlendirdi.

Türkiye’de gelecekte ne olacağını görmek için yeni Anayasanın beklenmesi gerektiğini belirten Yaşlı, Tepesinde tek adamın oturduğu dinsel bir parti-devleti inşası sürecinden geçtiğimizin altını çizdi.

Söyleşi: Çağdaş Gökbel /[email protected]

İnternet üzerinden yayınlanan “pelikan bildirisi”nin ardından kamuoyunda yoğun tartışmalar yaşandı. Sizce neden Ahmet Davutoğlu istenmeyen adam haline geldi?

Bugün Türkiye’de bir “rejim krizi” yaşanıyor ve yaşanan bu son hadise, söz konusu krizin bir yansıması aslında. Kriz derken şunu kastediyorum: Türkiye, teorik olarak bir parlamenter rejim, anayasası ve bütün kurumları parlamenter sistem esasına göre düzenlenmiş bir şekilde. Oysa son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden beri teoride parlamenter olan bu sistem, pratikte saraydan ve başkanlık gibi yönetiliyor. Bu da ister istemez bir krize yol açıyor. Yani aslında kişilerin ötesinde yapısal bir kriz söz konusu ve başkanlık planlarının gerisinde yatan temel nedenlerden biri, bu krize yol açan ikiliği, teori ile pratik arasındaki uyumsuzluğu ortadan kaldırmak.

Bu yapısal krizin şahıslar üzerinden somutlaşmasına gelince. Mesele şu: Siyasetin doğası gereği, Davutoğlu “atanmış bir başbakan” olmanın ötesine geçerek kendi güç ve nüfuz alanını genişletmek istiyor. Bunun için de, parlamenter sistemin kendisine verdiği yetkileri kullanarak, sarayın ona çizdiği kırmızıçizgileri sessiz ve derinden bir şekilde zorluyor. Oysa saraydan yönetilen fiili başkanlık rejiminde, başbakandan en fazla “icra heyetinin başı”, bir tür “teknokrat başbakan” gibi hareket etmesi bekleniyor. Bu olmayınca da yapısal kriz şahıslar nezdinde somutlaşmış oluyor.

“ARTIK ÇIPLAK GÖZLE GÖRÜNÜR HALE GELEN KRİZİN, YATIŞIYOR GİBİ DÖRÜNSE DE BAŞKANLIĞA GEÇİLEMEDİĞİ SÜRECE DEVAM EDECEĞİNİ SÖYLEYEBİLİRİZ”

Bu somutlaşmayı yine parlamenter sistem-başkanlık sistemi tartışmalarına yerleştirerek okuyacak olursak, devlet aygıtı içerisindeki parlamenter sistemi savunan güçlerin, başkanlığa gidişi engellemek için Davutoğlu’na bir siyasi yatırım yapma ihtimali hayli fazla. Bunu sarayın görmemesi ise mümkün değil. Zaten gördüğü anda müdahale geliyor ve Davutoğlu’nun genel başkanlık yetkilerinin bir bölümü alınıp MKYK’ya veriliyor, o MKYK’nın kime ve nereye bağlı olduğunu ise zaten biliyoruz. Artık çıplak gözle görünür hale gelen krizin, yatışıyor gibi görünse de başkanlığa geçilemediği sürece devam edeceğini söyleyebiliriz. “Çözüm” ise, en azından başkanlığa geçilene kadar, saraya mutlak şekilde biat edecek ve başkanlık sistemine inananbir ismin başbakanlık koltuğuna oturması ile söz konusu olacaktır ancak.

Meclis Anayasa komisyonundan milletvekillerinin dokunulmazlıklarına ilişkin olarak hazırlanan yasa değişikliği, meclis medyan muharebesinin ardından CHP’nin de desteğiyle geçti. Dokunulmazlıkların kaldırılmasının siyasal hayatımıza nasıl bir etkisi olur?

Eskiler “bir meselenin özüne varmak” anlamında “künhüne vakıf olmak” tabirini kullanırlardı. Dokunulmazlık meselesinin künhüne vakıf olmak için çok basit bir soru sormak gerekiyor: “Dokunulmazlıkların kaldırılması kimin projesidir, kim tarafından gündeme getirilmiş ve düğmeye kimin talimatıyla basılmıştır?”

Birazcık geriye doğru gittiğimizde, ki çok eskiye gitmeye gerek yok, 1 Kasım seçimlerinin üzerinden sadece birkaç ay geçmişken, Saray “dokunulmazlıklar kaldırılmalıdır” yönünde beyanatlarda bulunmaya başlamış, süreç yavaş ilerleyince de hızlanması için baskılarını artırmıştı. O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Dokunulmazlıkların kaldırılması, 7 Haziran akşamı Türkiye tarihinde ilk kez kim seçim sonuçlarını tanımayarak ülkeyi “tekrar seçim”e götürme kararı aldıysa ve 7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar geçen sürede kim kendi planlarını hayata geçirdiyse, yine onun projesidir. Bu projenin özünü ise toplumu Kürt sorunu üzerinden kutuplaştırmak ve yüzde altmışlık sağ seçmen kitlesinin tamamını kendine eklemlemek oluşturmaktadır. Başkanlığa giden yolda, toplum hızla dinselleştirilmekte ve milliyetçileştirilmekte, savaş üzerinden yürütülen dinsel-milliyetçi-militarist söylem ile birlikte kitleler mobilize edilmek istenmektedir.

“CHP NE YAPARSA YAPSIN SİYASETİ DOST-DÜŞMAN EKSENİ’NE İNDİRGEMİŞ OLAN BİR REJİMDE HER ZAMAN DÜŞMANLAŞTIRILACAK VE TERÖR KAMPINA DAHİL EDİLECEKTİR”

İşte dokunulmazlıkların kaldırılması ve böylelikle legal siyaset zemininin kapatılması da bu bağlama yerleştirilerek okunmalıdır. Ortada başkanlığa giden yol için çizilmiş bir yol haritası vardır ve maalesef CHP yönetimi dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet diyeceğini açıklayarak, bu haritanın çizimine destek sunar bir pozisyonu benimsemiştir. Bu pozisyonun meşrulaştırılmasına dair argümanlardan biri “terör örgütüyle birlikte anılmamak”tır ki, CHP ne yaparsa yapsın, siyaseti “dost-düşman ekseni”ne indirgemiş olan bir rejimde her zaman düşmanlaştırılacak ve terör kampına dâhil edilecektir. Ve ikinci argüman olan “eğer evet demezsek anayasa değişikliğini referanduma götürür ve büyük bir zafer sağlarlar” da aslında bir şey söylememektedir. Çünkü bu değişikliğe evet denerek, AKP’ye Meclis aritmetiği üzerinde kolaylıkla oynama ve ara seçime gitme gücü altın tepside hediye edilmektedir. Ara seçimden alınacak sonuçla referandum için gereken 330’a ulaşılması sürpriz olmayacaktır ki, bu da başkanlığa geçiş için en önemli basamaklardan birinin atlanması anlamına gelecektir.

Velhasıl CHP,  anayasanın ilgası ve sonrasında anayasal düzenin değiştirilmesi projesine, üstelik bunun anayasaya aykırı bir şekilde yapılmasına, kıymeti kendinden menkul bir siyasi strateji adına “evet” demektedir. Mesele CHP’nin “terör”le yan yana düşmesi olmadığı gibi, HDP’nin hataları, yanlışları da değildir, bu tutum parlamenter rejimin tabutuna son çiviler çakılırken, çekici tutan ele onay vermek demektir. Eğer süreç geri döndürülemezse, HDP’li vekillerin komisyonu terk ettiği ve anayasa değişikliğinin geçtiği 2 Mayıs 2016 tarihi, Meclisin ve parlamenter rejimin tasfiyesindeki en önemli uğraklardan biri olarak tarihe geçecektir ve maalesef CHP takındığı pozisyon itibariyle bunun sorumlularından biri olarak anılacaktır. 

Yine geçtiğimiz haftalarda Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın Anayasa’dan ‘laiklik’ maddesinin kaldırılmasına yönelik olarak sarf ettiği sözler, kamuoyunda büyük tepkilere neden oldu. İstedikleri Anayasa yapılırsa Türkiye’yi gelecekte ne bekliyor?

Şüphesiz ki Türkiye’yi gelecekte bekleyecek olan şeyin ne olduğu sorusuna yanıt vermek için bir anayasa yapmalarını beklemek gerekmiyor. Yeni anayasa yapmak, mevcut fiili durumu hukuksal bir statüye kavuşturmak anlamına gelecek çünkü. Dolayısıyla, gelecekte bizi neyin beklediğini anlamak için bugüne bakmak gerekiyor. Bugüne baktığımızda gördüğümüz şey ise, ikisini birbirinden ayırt ederek analiz edemeyeceğimiz dinselleşme ve otoriterleşme. Türkiye’de dinsel ve otoriter bir rejim inşa ediliyor. Tepesinde tek adamın oturduğu dinsel bir parti-devleti inşası sürecinden geçiyoruz ve şu an yapılmak istenen de bu inşa sürecini anayasal temellerine kavuşturmak.

“SÖZ KONUSU OLAN 1923 CUMHURİYETİNDEN GERİYE NE KALDIYSA ONU BÜTÜNÜYLE TASFİYE ETMEK VE DİNSEL BİR REJİM KURMAK”

Meclis başkanının açıklamasının şöyle “hayırlı” bir tarafı olduğunu düşünüyorum, artık herkes ortada bir “rejim meselesi” olduğunu biliyor, ancak artık herkes aynı zamanda yaşanan değişikliğinin basitçe parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş olmadığını da biliyor. Söz konusu olan 1923 cumhuriyetinden geriye ne kaldıysa onu bütünüyle tasfiye etmek ve dinsel bir rejim kurmak. Burada, çok sıkça söylediğim bir şeyi bir kez daha söylemek istiyorum: Yeni anayasaya elbette “Türkiye şeriat esaslarına göre yönetilir” yazmayacaklar, bilakis laikliğe bile yer verecekler çok büyük ihtimalle ama bu siyasal toplumsal yaşamın dinsel esaslara göre düzenlenmesine devam edileceği gerçeğini değiştirmeyecek. Tam da bu nedenle geçtiğimiz günlerde yazdığım “Laiklik anayasaya sığar mı” adlı yazıma atıf yaparak söyleyeyim: “Hayır sığmaz.” Dolayısıyla laiklik mücadelesinin zemini artık siyasal ve toplumsal somutluk, siyasal ve toplumsal pratiktir. 

Tüm bu olumsuz sürecin düzeltilebilmesi için Meclis içi ya da Meclis dışındaki muhalif güçlerin neler yapması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Az önce kaldığım yerden devam ederek söyleyecek olursam, bugün Türkiye’de dinsel-otoriter bir rejim inşa edilmektedir doğru ama bu inşa sürecini Türkiye kapitalizminden ve emperyalist sistemden bağımsız bir şekilde değerlendirmek mümkün değildir. Milyonlarcainsanın açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşadığı bir ülkede, düzenin ihtiyaç duyduğu şey “tevekkül”dür ve mevcut rejim tam da tevekkül eden kitleler, tevekkül eden nesiller yaratmaktadır. İşçi başkaldırmasın, sendikalı olmasın, grev yapmasın, camiye gitsin, tarikat mensubu olsun, cemaat mensubu olsun ve bu sömürü düzeni böylece devam etsin. İstenen budur. Dolayısıyla bugün Türkiye’de dinselleşmeye, otoriterleşmeye ve sömürüye karşı mücadele etmek birbirinden ayrıştırılamaz bir veçheye kavuşmuştur. Benim fikrim, mevcut konjonktürün muhalif güçlere laikliği bir çıkış zemini olarak sunduğudur. Laiklik bugün dinsel-otoriter rejim inşasına, emeğin sömürüsüne ve Kürt sorununun “İslam kardeşliği”yle çözülmesi formülasyonuna karşı elimizdeki en etkili silah olma özelliğini taşımaktadır. Laiklik mücadelesi, doğru bir stratejiyle, eşitlik ve özgürlük temelli bir siyasetin var edilmesi, Türkiye solunun yeniden toplumsallaşması, güçlenmesi ve etkili bir aktör olabilmesi için bir kaldıraç vazifesi görebilir ve bu nedenle buraya yüklenmek gerekmektedir. 

Kilis kent merkezine atılan roketler neticesinde Kilis halkının can güvenliği büyük bir tehditle karşı karşıya. İŞİD’in yaptığı eylemleri göz önüne aldığınızda çatışmaların tüm ülkeye yayılabileceğine ilişkin endişeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Gericiliğe karşı mücadele ve laiklik meselesi, sadece inşa edilen rejimin dinsel-otoriter karakteriyle ilgili değil, aynı zamanda izledikleri dış politika nedeniyle ülkeyi cihatçılar için hem bir üs hem de hedef haline getirmiş olmalarıyla da ilgili. Yani artık Türkiye’de gericilikle mücadele Vahhabi-Selefi teröre, cihatçı teröre karşı da mücadele etmek anlamına geliyor. Kilis meselesine dönecek olursak, IŞİD henüz Türkiye’yi “dar-ül harp” ilan etmedi, yani Türkiye’ye karşı doğrudan cihat henüz ilan edilmiş değil. Ancak, özellikle Erdoğan’ın ABD gezisi sonrası saldırıların yoğunlaştığını görüyoruz. Peki niye? Niyesi şu: O gezide sınırın hemen öte tarafında Türkiye’nin uzun zamandır gördüğü “tampon bölge” hayali konusunda bir uzlaşmaya varıldı. O uzlaşma ise özetle şöyleydi: IŞİD karşıtı koalisyon, yani ABD, havadan, TSK ise karadan IŞİD mevzilerini vuracak, “ılımlı muhalifler” de bu ateş desteğiyle IŞİD’in elindeki bölgeleri alacak ve tampon bölge sorunu “taşeron sistemi”yle çözülmüş olacaktı. Ancak bir süre sonra, ABD bombardımanının durması ve TSK ateşinin yetersiz kalması nedeniyle, IŞİD kaybettiği mevzileri tek tek geri aldı. Bu esnada ise “ılımlılar”a Türkiye’nin verdiği desteğe bir misilleme olarak Kilis’i Katyuşa roketleriyle vurmaya başladı. Dahası, ilk kez Antep şehir merkezinde, tıpkı Suriye ve Irak’ta yaptığı gibi, emniyet müdürlüğü binasına bomba yüklü bir araçla saldırı düzenledi. Kanımca IŞİD bundan sonra Suruç ya da 10 Ekim örneklerinde olduğu üzere sadece muhalifleri hedef almayacak, güvenlik güçlerini ve “sokaktaki vatandaş”ı da hedef alacak. Bu ise Suriye savaşının dinamiklerinin Türkiye’nin farklı noktalarına taşınması, Türkiye’nin Suriyelileşmesi, Ortadoğululaşması sürecinin derinleşmesi anlamına gelecek. 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)