• BIST 106.239
  • Altın 161,217
  • Dolar 3,8713
  • Euro 4,5671
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 13 °C
  • Adana 15 °C
  • Antalya 12 °C

FETÖ kavgası, Amerika kavgası, demokrasi kavgası...

FETÖ kavgası, Amerika kavgası, demokrasi kavgası...
Herkes on dört yıldır bu ülkeyi yönetenleri “Devlet”in de sahibi olarak görüyordu. Oysa değillermiş; yapıya FETÖ’cü kanserli hücreler sızmış ve sonunda da metastaza neden olmuşlar.

Prof. Dr. Taner TİMUR*

“Gencinden yaşlısına, işçisinden patronuna, köylüsünden şehirlisine kadar milletimizin tüm fertleri darbeciler karşısında tek vücut olmuştur”. Erdoğan olağanüstü hal kararını millete bu sözlerle ilan etmişti. Pazar günkü CHP Taksim mitingi de bu sözleri doğruladı. “O halde bu karar kime karşı?” diye kafası karışanlara da yanıt Başbakan’dan geldi: “OHAL millet için değil, devlet için ilan edildi!”.

*** 

Tuhaf değil mi? 

Tuhaf, çünkü herkes on dört yıldır bu ülkeyi yönetenleri “Devlet”in de sahibi olarak görüyordu. Oysa değillermiş; yapıya FETÖ’cü kanserli hücreler sızmış ve sonunda da metastaza neden olmuşlar. 

Kanser, ölümcül hastalık; gün, operasyon günü! Ve ilk klinik sonuçları iki gün önce Cumhurbaşkanı ilan etti: 13 bin 165 gözaltı; bunlardan 2101’i hâkim ve savcı; 52'si mülki idare amiri, 689’si sivil, gerisi asker ve polis. Tutuklananlar ise 123'ü general, 5 bin 863 kişi. Bir de kapatılan bini aşkın kurum var: Okullar, üniversiteler, hastaneler, vakıflar. Varlıkları, Osmanlı müsadere usulü, devlete mal edilmiş! Çarpıcı bir tablo! Ve bu tabloya dün gözaltına alındığı açıklanan 42 gazeteci dâhil değil. Bu durumda zihinlerdeki sorgulama devam ediyor. Yoksa tehlike hala uzaklaşmadı mı? Yoksa demokrasi, sanıldığı gibi bir zafer kazanmadı mı? 

***

Kısaca durum hala karışık; FETÖ’cülerin arkasında da bir “üst akıl” aranıyor. Ona da haddini bildirmek gerekiyor. “Üst akıl”, yani Amerika! Başka kim olabilir?

AKP basını bu konuda ittifak halinde; Yeni Şafak başyazarı “ABD’nin Erdoğan’ı öldürmeye çalıştığını” bile yazdı; başka gazetelerde de aynı menfur güçlerin “Türkiye’yi işgal planları” hazırladığı anlatılıyor. Demek ki durum sanılandan da kötüymüş; FETÖ’cüler aslında adi bir araçmış ve ipler de Amerika’nın elinde bulunuyormuş! Bir yazar bunu zaten açıkça ilan etti: “İşin gizlisi saklısı kalmamıştır; FETÖ bir CIA organizasyonudur”. Hatta aynı gazete darbeyi yöneten Amerikalı subayın adını bile verdi: ISAF Komutanı General John F. Cambell.

***

Olur mu, olur; hiçbir itirazım yok! Ne var ki, 15 Temmuz, Türkiye’deki ilk darbe girişimi değil ve yaşanan bilgi kirliliği içinde olup bitenleri net bir şekilde okumak da zorlaşıyor. Tarihçilik tutkusu diyelim, tabloyu bütünüyle kavrayabilmek amacıyla benim aklım eskilere, daha önceki darbelere gitti. Özellikle de parlamentonun feshedildiği ve yeni anayasa yapıldığı 27 Mayıs ile 12 Eylül darbelerine!

***

Türkiye’de darbeler serisini başlatan 27 Mayıs 1960 darbesi yapıldığı zaman ben Ankara Siyasal’da Anayasa asistanı idim. Darbeyi ilan eden ve radyoda defalarca okunan sıkıyönetim bildirisinin son cümlesi kulaklarımda hala çınlar: “Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO'ya inanıyoruz ve bağlıyız." Kısaca bir bağlılık ifadesi; öncelikle de NATO’ya, Amerika’ya. Hiçbir anayasamızda böyle bir madde olmadı; oysa çok partili hayatımızda anayasa maddelerinden de önemli bir kural teşkil etti bu bağlılık!

Bizim nesil (58’liler) çok iyi hatırlar; 1960’larda 27 Mayıs darbesinin nasıl yapıldığı çok merak edildi, çok tartışıldı. Anılar yazıldı; araştırmalar yapıldı; hatta Aziz Nesin bile kendini alamadı, “İhtilali nasıl yaptık?” diye bir öykü yazdı. İncelemelerin belki de en ciddisi olan Örsan Öymen’in “Bir İhtilal Daha Var” başlıklı eseri darbecilerin Amerika ile olan ilişkilerine de ışık tutuyordu. Buna göre darbe hazırlıkları sırasında Washington’da askeri ataşe olan Albay Dündar Seyhan’a “sen orada kal; Amerika’nın rızası olmadan ihtilal yapılamaz; sen orada kalıp bunu bize sağlayabilirsin” diye akıl (talimat?) verilmişti. Ve darbeye Amerika’nın tepkisi de bu “rızanın” sağlandığını göstermişti. Böylece 27 Mayıs, doğrudan ABD’nin tezgâhladığı değil, fakat haberdar olduğu ve onayladığı bir darbe oldu! 12 Eylül’e gelince, bu darbede ABD’nin aktif bir rol oynadığını bugün herkes biliyor. CİA Ankara Bürosu Şefi Paul Henze’nin kendisi de, darbe hedefine ulaştıktan sonra, “Bizim çocuklar bu işi başardı!” dememiş miydi? 

***
Bunlar “başarılı” darbeler; bir de başarısız olanları vardı: Albay Talat Aydemir öncülüğünde, Şubat 1962 ve Mayıs 1963’te yaşanan darbe girişimleri ve de 12 Mart 1971 darbesini önceleyecek olan 9 Mart girişimi gibi.. Bunlar hedeflerine ulaşamadılar. Talat Aydemir önce affedildi, sonra idam edidi; 9 Mart’çı generaller ise işkenceye uğradı ve hapse atıldılar. 

Bu darbecilerin arkasında da Amerika var mıydı? Bunlar “istisna” idiler, arkalarında ne Amerika ne de Türk burjuvaları vardı. Zaten kimse de böyle bir iddiada bulunmadı. Bilindiği kadarıyla, izleyen yıllarda da ABD, ordu hiyerarşisi dışından gelebilecek hiçbir harekete sıcak bakmadı. Beyaz Saray da, Pentagon da, CİA da Türkiye’de "düzen ve istikrar"dan yana oldular. NATO ve ikili anlaşmalar çerçevesinde Amerikan desteği olmayan girişimler de hüsrana uğradı.

***

Bu genel bilgiler bizim 15 Temmuz girişimini anlamamızda da yardımcı olabilir mi? Önce üzerinde herkesin üzerinde anlaştığı bazı bilgilere dayanarak 15 Temmuz darbecilerinin kafalarındaki “model”i keşfetmeye çalışalım.
Mevcut veriler şunu gösteriyor: Darbe girişimi ordu hiyerarşisi dışında başladı, fakat darbeci grup, hareketi Genelkurmay öncülüğünde bir TSK darbesine çevirmek istiyordu. Bu amaçla ulusa ilan edilmek üzere, toparlayıcı nitelikte bir de bildiri hazırlamışlardı. “Yüce Atatürk’ün önderliğinde” kaleme alındığı söylenen bildiride temel hak ve özgürlüklere bağlı kalınacağı, rayından çıkmış laik hukuk devletinin tekrar kurulacağı, “BM, NATO ve diğer tüm uluslararası kurumlarla oluşturulmuş yükümlülükler”e sadık kalınacağı ve sorumluların da cezalandırılacağı çok sert bir dille açıklanıyordu. Başlıca hedef olarak AKP yönetimi seçilmişti.

Sonra? Sonra harekete geçtiler; kaybettiler ve bildirileri de hiçbir inanılırlığı olmayan bir takiyye belgesi olarak çöp kutusuna atıldı. 

Atıldı, ama ortada da bir gariplik vardı. İlerde tarihçilerin sorgulayacağı gibi, İslamcı bir grup insan nasıl olmuş da inançlarına böylesine ters Atatürkçü bir bildiriyle iktidarı ele geçirmeye çalışmışlardı? Nasıl olmuş da 2007 yılındaki Cumhuriyet mitinglerinde meydanları dolduranların alkışlayacağı bir metinle yola çıkmışlardı? Bunlar FETÖ'cülerin de düşmanı değiller miydi? Darbeciler ne yaptığını bilmeyen ahmak ve çılgınlardan mı oluşuyordu? Yoksa iktidar şansı bulunmayan bir grup, “düşmanımın düşmanı, dostumdur” hesabıyla güçlü çevrelerde destek mi aramıştı?
Oysa bunlar fazla akla yakın görünmüyordu. A. Selvi’nin aktardığına göre, o çevreleri iyi bilen Erdoğan, Gülen’in amacının “Humeyni’nin Paris’ten uçakla İran’a inişi gibi, Amerika’dan Türkiye’ye inmek” olduğunu söylememiş miydi? Öyle görünüyor ki bu sorulara, nesnel planda, ancak davalar görülürken ve sanıklar morartılmış yüzlerle değil de, özgür iradeyle niyetlerini açıkladıkları zaman yanıt bulabileceğiz. Eğer bu oluşan atmosferde onlar da niyetlerini açıkça ifade edebilme cesaretini bulabilirlerse? 

Şimdilik biz mevcut verilere göre gelişmeleri yorumlama çabamıza devam edelim.

*** 

İlk etapta, sanılandan çok daha geniş bir destek sağladıkları anlaşılan darbeciler Genelkurmay Başkanını rehin alarak onu saatler süren konuşmalarla “ikna etmeye” ve hareketin başına getirmeye çalışıyorlar. Ne var ki fiziki baskının da kullanıldığı bu görüşmeler sonuç vermiyor ve Hulusi Akar, darbecileri –daha sonra kendisinin açıkladığı- çok ağır suçlamalarla reddediyor. Ve Akar’ın direnişi ile, darbe, TSK’nın ortak bir hareketi olma şansını yitiriyor ve başarı şansı da kalmıyor. İşte tam da bu sıralarda, Erdoğan, CNN aracılığıyla halka hitap etme fırsatı yakalıyor ve herkesi meydanlara çağırıyor. Müezzin ve imamlar bu çağrıyı camilerde sela okuyarak seslendiriyorlar. Gerisi de çorap söküğü gibi geliyor ve darbeciler yenilginin de çılgınlığı içinde vahşice saldırılarda bulunuyorlar. Sonra teslim oluyor veya yakalanıyor ve hak ettikleri cezayı almak üzere tutuklanıyorlar.

Akar’ın ordudaki yeri ve darbecilere karşı sergilediği duruş aslında 15 Temmuz girişiminin ABD ile ilişkisi konusunda bazı ipuçları da verebilir mi?

***

Bir darbeler ülkesi olan Türkiye’de yüksek komuta heyetinin siyasal eğilimleri her zaman merak ve tartışma konusu olmuştur. Genelkurmay Başkanı olduğu zaman Hulusi Akar da böyle bir ilginin odağı olmaktan kurtulamamıştı. Tayininden kısa bir süre sonra Amerika’da bir “liyakat madalyası” alması, üstelik bu madalyanın boynuna, yıllar önce bazı askerlerimizin başına çuval geçiren bir general tarafından takılmış olması basında tartışmalara yol açmıştı. Kaldı ki bu ilgi Türkiye ile sınırlı da değildi; dış basında da bu konuda yazılar çıkıyordu. Örneğin Le Monde gazetesi (18 Şubat, 2016) Akar’ın “hem Erdoğan’a sözünü dinleten, hem de Pentagon ve NATO ile iyi ilişkileri sürdürmeye dikkat eden sıkı NATO’cu, şahin bir general” olduğunu yazmıştı. Amerikan basınında da Akar’ı öven yazılar çıkıyordu. Daha iki ay kadar önce, Wall Street Journal da hem nalına hem mıhına vuran şu satırlara yer vermişti: "ABD ordusu ve diplomatlar, Türkiye'nin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ı ordunun etkisini artırdığı için övüyor. İngilizce konuşan Akar, askeri meslektaşlarıyla yakın ilişkiler kurduğu NATO'da farklı görevlerde hizmet etti." Oysa AKP iktidarı ile ABD arasındaki gerginlik arttıkça, Akar’ın TSK’yı eski “hakem” konumuna getiren duruşu da zorlaşıyordu. İşte 15 Temmuz gecesi, bu koşullarda Hulusi Akar’ın şahsında dramatik bir gerilim yarattı. İki olasılık vardı: Eğer darbe girişimi AKP’lilerin iddia ettiği gibi ABD patentli ise, Akar ABD’ye karşı çıkmış, yerli düzeni seçmiş oluyordu. Yok eğer, Türkiye’deki yaygın görüşe göre bu ülkede darbeler ancak ABD’nin desteği ile başarıya ulaşıyorsa, o zaman da –darbe başarısız olduğuna göre- 15 Temmuz’un arkasında fiilen ABD yok demekti.

*** 

Aslında Ergenekon ve Balyoz davalarıyla ulusalcı generallerden temizlenmiş bir orduda böyle bir darbe girişiminden Pentagon’un ve NATO çevrelerinin haberdar olmamasını düşünmek zordur. Yine de akla üçüncü bir olasılık daha geliyor ve o da şu: Aslında ABD de, TSK yüksek komuta heyeti de böyle bir girişim beklemiyorlardı; fakat darbeciler harekete geçince Türk komutanlar direnirken, ABD yetkilileri olayları izlemeye başladılar ve bir duruş sergilemekte de acele etmediler. Anlaşılan amaçları, başarılı olduğu takdirde darbeyi –resmi planda yarım ağız kınayarak da olsa- dolaylı şekilde desteklemek ve yönlendirmeye çalışmak olacaktı. Ortadoğu’daki hayati çıkarları bunu gerektiriyordu. ABD’nin tutumu bu oldu ve bu şekilde de FETÖ’cü darbe krizi, bir Türk-Amerikan krizine dönüştü. Kısaca kriz, “Gülen’in Türkiye’ye iadesi” sorunu şeklinde yaşanan bir Türk-Amerikan krizi şekline bürünmüştü.

***

Şimdi herkesin merak ettiği soru şu: Amerika Gülen’i verecek mi? 

Erdoğan ve Hükümet üyeleri mutlaka vermeli, diyorlar, “aksi takdirde Türk Amerikan ilişkileri çok daha kötüleşebilir”. Bu konuda kanıt bekleyen Amerikalılara da Adalet Bakanı Bozdağ şöyle sesleniyor: “Çok net söylüyorum; bu iade konuları, bilgi, belgeye göre yapılmıyor (...); iade, siyasi bir karardır”. Ne var ki Amerika’nın bu “siyasi kararı” almasına da kimse ihtimal vermiyor. Eğer AKP sözcülerinin iddia ettikleri gibi Pensilvanya, CİA’nın bir kolu ise, Amerika’nın da onu iade etmeyeceği açıktır. Bir de şu var: Gülen ve çetesini bir terör örgütü olarak nitelemek Amerika’nın terör konseptine de hiç uygun düşmüyor. Amerika ve AB araştırma kurumlarında Gülencilik yer yer Mormon’lar, ya da Vatikan’a bağlı Opus Dei gibi bağnaz, fakat spritüalist bir akım olarak değerlendiriliyor. Onlar İslami terör başlığı altında sadece IŞİD, El Kaide ve benzeri kuruluşları düşünüyorlar. Ve bu koşullarda da ABD’nin Gülen’i iadesi hayli uzak bir olasılık olarak görünüyor. Hürriyet muhabiri de zaten Washington’dan, Türkleri hep komplo teorilerine inanmakla suçlayan Amerikalıların, bu kez kendilerinin komploya inandıklarını ve ABD başkentinde bu konuda “milim kımıldanma” olmadığını bildiriyor. (T. Tanış, 24 Temmuz), O halde büyük bir Türkiye-Amerika çatışmasına doğru mu gidiyoruz? 

Böyle bir olasılığın gerçekçi olup olmaması bizi Türkiye kapitalizmi ve AKP iktidarının sınıfsal dayanakları hakkında çok genel bir değerlendirmeye götürüyor. Çünkü böyle bir çatışma, diplomatik bir çatışmanın ötesinde, sosyal ve sınıfsal boyutlar taşıyor.

***

AKP esas itibariyle esnaf ve sanatkârların muhafazakâr kesimlerine, KOBİ’lere ve Anadolu’da yükselen burjuvaziye dayanan bir partidir. Bunun dışında işçi sınıfı ve lumpen proleteryada da güçlü dayanakları bulunuyor. En azından on yıldır devlet aygıtını kontrol eden bir kuruluş olarak büyük burjuvaziyi de sindirmiş, kısmen yanına almış, kısmen de nötralize etmiştir. Üstelik uyguladığı ihale, teşvik ve kredi politikalarıyla kendi burjuvazisini de yaratmıştır. Kısaca AKP, popülist ve demagojik anti-kapitalist jargonu sık sık kullansa bile, aslında kapitalizme göbekten bağlı bir partidir. Oysa Türkiye kapitalizmi, iç tasarruftan çok Batılı sermayenin ucuz kredileriyle yaşayan kırılgan bir kapitalizmdir. Bu demektir ki AKP’nin ABD’ye ve AB’ye “savaş açması”nın belli sınırları vardır. Böyle bir durumda en büyük tepki de kuşkusuz kendi içinden, kriz ve iflas tehdidi altında yaşayan sınıfsal dayanaklarından gelecektir. Bununla beraber Erdoğan’nın “delikanlı” çıkışları ve AKP’ci kalemşorların Batı düşmanı çığlıkları ile ipler kopmuş, bazı köprüler atılmıştır. Bugün Batı kamuoyunda, şimdiye kadar hiç olmayan ölçüde, insan hakları konusunda duyarsız, radikal İslamla flört eden ve yarı açık yarı kapalı Batı karşıtı bir AKP iktidarı imajı vardır. Bu ister istemez ekonomi planında da etkili olacaktır. Nitekim darbeye karşı ulusal birlik oluşmasına rağmen, bir hafta içinde borsadaki hızlı düşüş ve döviz kurlarındaki yükselişler bunu işaret ediyor. Ve bu son günlerde bazı toparlanmalar olduysa, bu da, AKP yönetiminden çok, muhalefet liderlerinin demokrat tavırlarının ve darbeye karşı oluşan “ulusal konsensus”ün ürünüdür. Yine de açıktır ki, eğer AKP yönetimi, Taksim mitinginde Kılıçdaroğlu’nun altını çizdiği “3. sınıf demokrasinin ortaya çıkardığı bir tablo”yu değiştirmeye çalışmaz, sanki darbe başarıya ulaşmış gibi hapishaneler doldurulmaya devam edilirse, 15 Temmuz’dan önceki gerginlik ortadan kalkmayacak, aksine artarak devam edecektir. Bunu en önce anlaması gerekenler de, bütün kindar çağrılara rağmen hala demokrat kalabilecek AKP’li siyasetçilerdir. 

2016 yılında varılmış olan noktada, bu topraklarda “demokrasiyi savunma hattı” maalesef bu kadar gerilere çekilmiş bulunuyor.

* Prof. Dr. Taner Timur'un kişisel Facebook sayfasından alınmıştır.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      İlgili Haberler
      Diğer Haberler
    • Diplomasi dili ve anti emperyalizm29 Ekim 2017 Pazar 12:26
    • Erdebil’de Muharrem Belgeseli Üzerine (1)16 Ekim 2017 Pazartesi 12:32
    • Türkiye solunun kısa tarihi bu kitap içinde13 Ekim 2017 Cuma 22:40
    • Ben Hıristiyan değilim ama ilahi olan herşeye ibadet ediyorum07 Ekim 2017 Cumartesi 13:52
    • TEOG bahane, oyun şahane (2)07 Ekim 2017 Cumartesi 13:03
    • Dindarlık mı cehalet mi?04 Ekim 2017 Çarşamba 12:40
    • O tartışmayı bir de böyle okuyun: Semih mi, Meltem mi?04 Ekim 2017 Çarşamba 12:29
    • TEOG bahane oyun şahane! (1)28 Eylül 2017 Perşembe 13:36
    • Orhan Kemal (4)28 Eylül 2017 Perşembe 10:03
    • Irak Kürdistanı: Halkın iradesi mi? Aşiret sultası mı?27 Eylül 2017 Çarşamba 22:01
    • 123456
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)