• BIST 82.300
  • Altın 148,195
  • Dolar 3,8298
  • Euro 4,0711
  • İstanbul 7 °C
  • Ankara 0 °C
  • İzmir 8 °C
  • Adana 10 °C
  • Antalya 8 °C

Fiili durumların yasaları

Ender HELVACIOĞLU

Bir uçuruma doğru yol alıyor Erdoğan. Ama artık geri dönemez, hatta hızlanarak devam etmek zorunda.

Neden devam etmek zorunda? Çünkü Erdoğan bir karşı-devrimin lideridir. Karşı-devrim de sonuç itibarıyla bir “devrim”dir.

Devrimlerin ve karşı-devrimlerin kendilerine özgü yasaları bulunur.

Birincisi: devrimler ve karşı-devrimler fiili (de facto) durumlardır. Kendilerini, devirdikleri rejimlerin ve düzenlerin kurallarıyla sınırlamazlar. Dolayısıyla “yasa tanımaz”dırlar. Neden mevcut yasaları tanısınlar ve onlara uysunlar ki? Zaten o yasaları, o yasaların tarif ettiği rejimi devirerek gelmişlerdir. Kendi rejimlerini tesis edecek, kendi yasalarını yapacaklardır.

İkincisi: devrimlerin ve karşı-devrimlerin geri dönüşü, özeleştirisi olmaz. Bırak geri dönmeyi, durakladığın an bittin demektir. Bu, silahı olan birine silah doğrultmak gibidir. Bunu yaptın mı karşı tarafa da silah kullanma hakkı vermiş olursun. Tetiği çekmek zorundasın, yoksa karşı taraf çekecektir. Önüne çıkan her engeli temizlemek zorundasın.

Üçüncüsü: devrim ve karşı-devrim süreçlerinde tartışma olmaz. Hani “eylemde muhalefet olmaz” deriz ya, onun gibi… Duraksayanların, çekingen davrananların, ayak sürüyenlerin, hele ihanet edenlerin kafası gider bu süreçlerde. Onların kafasını almazsanız kendi kafanız gider. Azami kararlılık ve hedefe kilitlenme gerekir. Bu nedenle devrim ve karşı devrim süreçlerinde “demokrasi”, “özgürlük” vb. eğilimler ertelenir.

(Dördüncü, beşinci yasalar da var; birazdan geleceğiz.)

Görüldüğü gibi Erdoğan, bir karşı-devrim lideri olarak, bu üç ilkeyi de hakkıyla uyguluyor.

Bu nedenle “Anayasa Mahkemesi kararına uymuyorum” diyebiliyor. Bu nedenle hoşuna gitmeyen seçim sonuçlarını tanımıyor. Parlamentoyu, hatta kendi partisinin hükümetini bile yeri geldiğinde takmayabiliyor. Bu nedenle “fiili durum var, başkanlık sistemi gelecektir” diye diretebiliyor.

Hepsinde haklıdır! Bir karşı-devrime önderlik etmiştir ve eski rejimin kalıntıları olan anayasa mahkemeleri, parlamentolar, hükümetler, yasalar, ana muhalefetler… sadece falan filandırlar. Gölge edemezler. Ya karşı-devrimin fiili yasalarına uyarlar ya da yok olurlar!

***

Gelelim dördüncü yasaya: Gerek devrim gerekse karşı-devrim, dayandığı temel güçten kopamaz. İttifaklarından, yol arkadaşlarından kopabilir, pek sorun değil; hatta bu genellikle gereklidir de… Ama temel dayanağından koptuğu an boşa düşecektir.

Diyelim ki başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi sınıflara dayanılarak sosyalist bir devrim gerçekleştirildi. Bu sınıfların çıkarlarının kararlılıkla gözetilmesi gerekir. En ufak bir sapma, hele hele devrim sürecinde, zemin yitimiyle ve felaketle sonuçlanır.

Erdoğan’ların iktidara gelirken ve rejimi değiştirirken dayandıkları temel güç neydi? ABD emperyalizmi ve küresel burjuvazi (Türkiye büyük burjuvazisi de dahil). AKP, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin taşeronu olarak iktidara getirildi.

Görevi, Türkiye devletini tam olarak ABD stratejisine sokmak, bu stratejiye ülke içinden gelen muhalefeti tasfiye etmek ve bölgeye yönelik Amerikan planlarının taşeronluğunu yapmaktı. ABD bu görevleri en iyi ve en fazla taban bularak yerine getirecek odağın Sünni İslamcı bir politik hareket olacağına karar vermişti. Türkiye’nin laik bir rejime sahip olup olmaması ABD’nin derdi değildir.

Kısacası AKP’nin esas dayanağı ABD’ydi. ABD desteği olmasaydı, AKP, iktidarının ilk yıllarındaki badireleri atlatamaz (örneğin kapatma davası, cumhuriyet mitingleri vb) ve kısa sürede tarihin çöplüğünü boylardı; liberallerin ve Kürt hareketinin desteğini de alamazdı.

Bu noktada tekrar dördüncü ilkeye dönersek, ABD’nin ve küresel burjuvazinin desteği AKP ve Erdoğan için hayatidir. Hatta bugün her zamankinden daha hayatidir.

Toparlarsak, AKP ve Erdoğan, 1) duramaz, geri adım atamaz ve 2) ABD desteğine muhtaçtır. Yakın zamanlara kadar birbirine uyumlu ve paralel bir biçimde giden bu iki hat, bugün çelişmeye ve kesişmeye başlamıştır.

Çünkü ABD’nin bölgeye yönelik stratejisi değişti. Daha doğrusu, yaşanılan yenilgilerle (Esat yönetiminin direnişi, İran’ın sağlam duruşu ve Rusya’nın fiili müdahalesi) değişmek zorunda kaldı. ABD saldırgan bir çizgi yerine, mevzilerini savunan, pat durumunu koruyan ve daha uzlaşmacı bir çizgi izlemek zorunda kaldı. Bu da AKP’nin ve özellikle Erdoğan’ın zorunlu “frensizliğiyle” çelişiyor.

AKP’nin ve Erdoğan’ın günümüzdeki asıl sıkıntısı buradadır. Ülke içindeki en ufak muhalefeti dahi bastırmaya çalışarak, en gerici ilkel milliyetçi yobaz eğilimleri okşayarak, kendi safını kemikleştirerek, Kürtlere karşı bir iç savaş kışkırtarak ve Suriye’de NATO ile Rusya’yı bir çatışmaya çekecek provokasyonlara başvurarak yeni bir fiili durum yaratmaya, bu fiili durum içinde ABD’yi tekrar kendine mecbur bırakıp iktidarını devam ettirmeye çalışıyor.

Ama AKP-Erdoğan bölgedeki satrancın oyuncusu değildir; tahtadaki bir taştır sadece. Oyunu küresel güçler oynuyor. Amerikan çevrelerinde son zamanlarda yazılıp çizilenler bu taşın (en azından Erdoğan bölümünün) feda edilebileceği yönünde. Türkiye’deki Amerikancı çevrelerin hareketlenmeye başlaması bu fedayı sezmelerinden kaynaklanıyor. Kürt hareketi de sabırla bu fedayı bekliyor. Bu çevreler oraya yatırım yapmışlardır.

***

Emekçi halkın çıkarları doğrultusunda politika yapma iddiasındaki odaklar şunu net olarak tespit etmelidir: Erdoğan’ın bir Amerikan fedasıyla devrilmesi, on yıldır yaşadığımız karşı-devrim sürecinin, bir “çıkıntıdan” kurtularak ve muhaliflerin havası alınarak devamı demektir. Bilerek veya bilmeyerek bu sürecin askeri olmak halka ihanet anlamına gelir. Bunu Merdan Yanardağ arkadaşımızın deyimiyle “liberal ihanetçilerin”, bugün izledikleri çizgiden de anlayabiliriz.

Erdoğan yıkılsın, devrilsin, suçları ortaya dökülsün; ardından ağıt yakacak değiliz. Çünkü Erdoğan’ın bir ABD hamlesiyle feda edilmesi dahi, emperyalizmin bölgede gerilediğinin işaretidir. ABD bir “anti-emperyalisti” devirmiyor; anti-emperyalist cephenin ileri atılımları sayesinde bir uşağını feda etmek zorunda kalıyor (Haziran Ayaklanması da bu anti-emperyalist cephenin bir unsurudur).

Kısacası biz ne “ABD yıkıyor” diye Erdoğan’ın mevzisine koşuşturma aymazlığına düşeriz, ne de “yıkılsın da isterse ABD yıksın” aymazlığına. Bunların ikisi de kuyrukçuluktur, apolitizmdir. Kendi işimize bakmamız gerekir.

Bu noktada geliyoruz, devrimlerin ve karşı-devrimlerin beşinci yasasına: Devrim ancak karşı-devrim ile alt edilebilir; karşı-devrim de ancak devrimle.

Hukukla, psikiyatriyle karşı-devrim alt edilemez. Karşı-devrimin yasalarına karşı devrimin yasalarını dayatmak gerekir. Halka dayatılan fiili durumlar, halkın yaratacağı fiili durumlarla alt edilebilir ancak.

Bizim açımızdan sorun şu: Karşı-devrim Erdoğan’lı veya Erdoğan’sız devam mı edecek, yoksa bir emekçi devrimi ile alt mı edilecek?

Görmek isteyelim veya görmezden gelelim, Türkiye bugün bir yol ayrımında. Ya herro ya merro durumunda Türkiye.

Laiklik ve Aydınlanma mı istiyoruz? Bağımsızlık mı istiyoruz? Vatanın bütünlüğünü mü istiyoruz? Kardeşlik mi istiyoruz? Demokrasi ve özgürlük mü istiyoruz? Doğamıza sahip çıkmak mı istiyoruz? Kadın düşmanlığına, cinsiyetçiliğe son vermek mi istiyoruz? Özgürce bilim ve sanat yapmak mı istiyoruz? Eşitlik mi istiyoruz? Emeğin gaspına son vermek mi istiyoruz?

Tek yol anti-emperyalizm ve emekçi devrimi…

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.