• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 0 °C
  • İzmir 7 °C
  • Adana 12 °C
  • Antalya 9 °C

Gazetecilikte, ’Nereeeden,nereye!’

Ali Haydar NERGİS

1978 yılında, Kahramanmaraş katliamının gerçekleştirildiği günlerdi. 19-26 Aralık günleri arasında süren olaylarda, Kahramanmaraş’ta, Alevi mahallelerine karşı başlatılan katliamda, 100’den  fazla kişi öldürülmüş, yüzlercesi yaralanmış; ev ve iş yerleri tahrip edilmişti. Katliamla ilgili bütün bulgular MHP ve Ülkü Ocakları üzerinde yoğunlaşıyordu.

MHP lideri Alpaslan Türkeş, kendilerini savunmak için TBMM’de bir basın toplantısı düzenlyecekti. 12 Eylül’den önce de günlük olarak yayımlanan Aydınlık gazetesi’nin parlamento muhabiri olarak basın toplantısını ben izleyecektim. Toplantı salonuna doğru ilerlerken, kapıda duran koruma polisi yolumu keserek, ’’ Aydınlık muhabiri olarak sen bu basın toplantısını izleyemezsin!” dedi. Engellemeyi aşıp içeriye girmeye çalışıyordum. Kapıdaki itiş kakışı fark eden Milliyet gazetesi’nin parlamento muhabiri ve Parlemento Muhabirleri Derneği Başkanı Rafet Genç ile mesleğimin ilk yıllarında bana çok emeği geçmiş olan Anadolu Ajansı Parlamento Bürosu Şefi sevgili ablam Betül Uncular yerlerinden kalkıp geldiler. Onların çabaları da sonuç vermedi. Baktılar ki basın toplantısını izlememi sağlayamayacaklar, salondaki gazetecilere dönerek,     ”Arkadaşlar, burada bir gazeteci arkadaşımızının görev yapması engelleniyor. Bu durumda biz de bu durumu protesto ediyor ve basın toplantısını terk ediyoruz!’’ dediler. Anadolu Ajansı mikrofonlarını, TRT kameralarını topladı; bütün gazeteciler salondan ayrıldı. Geride, bir tek durumu Alpaslan Türkeş’e  açıklayacak BMM Basın Bürosu görevlisi Rıfat kaldı. Türkeş, o günkü basın toplantısını yapamadı. Parlamento Muhabirleri Derneği, daha sonra bir basın açıklaması yaparak protestosunu sürdürdü. Haber, devletin yayın organları Anadolu ajansı ve TRT’den de yayımlandı.

Meirutiyet Caddesindeki Aydınlık bürosuna döndüm. Doğan Yurdakul, arka odaya  çekilmiş günlük yazısını yazıyordu. O günlerde, MHP’nin yayın organı Hergün gazetesi yazarı Taha Akyol’la  zorlu  bir atışma içindeydi. Daha ben ağzımı açmadan, ’’Dinle bakalım, şu cümle nasıl olmuş?’’ diye sordu. Dinledim. Zaten öfkem burnumdan çıkıyor,’’ İfadeler biraz daha sert olsun ağabey!’’ dedim. Armağan Anar ile Merih (Kutlar), daktilolarının başından  kalkmış, mutfakta, gazete çalışanlarına öğle yemeği hazırlıyorlardı. Mutfak, harekete sempati duyan köylüler tarafından gönderilmiş, patates, soğan, fasulye, bulgur, nohut, mercimek torbalarıyla doluydu. Salona yöneldim. Gazetenin Ankara Temsilcisi Nuri Çolakoğlu, bir eli şakağında, diğer eliyle yanından hiç eksik etmediği renk/ renk kalemlerle önündeki kağıda  bir takım şekiller çiziyordu. Telaşlı hareketlerimden, bir olağanüstülük olduğunu fark edip hepsi etrafıma toplandılar. Yaşadığım olayı anlattım. Canları çok sıkıldlı!.. Tam o sırada çalan telefounu Nuri açtıi, bir süre konuştuktan  sonra, ’’Bir dakika, ilgili arkadaş burada, kendisiyle konuşun!’’ diyerek telefonu bana uzattı. Arayan, Alpaslan Türkeş’in Basın Danışmanı ve partini o zamanki yayın organı Hergün gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Yaşar Okuyan’dı. Okuyan, davudi sesiyle hal, hatır sorduktan  sonra, ’’Bugün, Meclis’te, Sayın Genel Başkan Alpaslan Türkeş ve bizim bilgimiz dışında, hiç onaylamadığımız tatsız bir olay yaşanmış. İlgili koruma görevlisini sert bir dille uyardık. Ben de sizden de, Genel Başkanımız Sayın Alpaslan Türkeş adına özür diliyorum!’’ dedi.

Aydınlık gazetesi ile MHP arasında ’kanlı, bıçaklı’ günlerdi. Aydınlık, yayınladığı belgelerle, Kahramanmaraş Katliamı’nın sorumlusu olarak MHP ve Ülkü Ocakları’nı suçluyordu. O günlerde, ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde ’’Kontr- gerilla’’ adlı gizli bir yapılanmadan söz ediliyordu. Birçok general ve üst rütbeli ordu görevlisi ile MİT elemanlarının fotoğrafları çarşaf  çarşaf Aydınlık’ta yayımlanıyor, yazılan haberlerde, NATO’ya bağlı Gladyo örgütüne bağlı olduğu öne sürülen bu yapılanma ile MHP ve Ülkü Ocakları arasında ilişki kuruluyordu. Bülent Ecevit’in ölümünden sonra incelenen özel arşivinde, Kahramanmaraş Katliamını gerçekleştirenlerin bazı dış bağlantıları da saptandı…

O koşullarda bile, görev yapmam engellendiği için, MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, Basın danışmanı Yaşar Okuyan aracılığıyla benden özür diliyordu. O günden sonra, MHP basın toplantılarının ‘itibarlı’ gazetecileri arasına girdim. Her gidişimde, Yaşar Okuyan, benimle yakından ilgileniyor, o tatsız olayın izlerini silmeye çalışıyordu...

CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Adalet Partisi’nden(AP) ayrılan 11 milletvekili ile bir azınlık hükümeti kurmuştu. Enver Akova, bu hükumetin Toprak ve Tarım Reformu’ndan sorumlu Devlet Bakanı’ydı. Düzenlediği Urfa gezisine ben de katılmıştım. Geziyi, MHP’nin yayın organı Hergün gazetesinin 2 muhabiri de izliyordu.  Akova’nın Basın Danışmanı Süleyman Ukav ile Günaydın gazetesi muhabiri Bülent Denli, gezi sırasında kafalarında bir plan kurmuşlar. Urfa’da, gece kalacağımız otelde Hergün gazetesi mugabirleriyle beni aynı odaya vermişler. Bu, 12 Eylül’den sonra, Kenan Evren’in, aynı koğuşlara yerleştirerek ’’karıştır, barıştır’’ yöntemiyle; devrimcilerle, ülkücüleri cezaevinde barıştırmanın küçük bir örneği gibiydi. Ben, bu ülkücü gazetecilerle aynı odada kalmamak iöin hık, mık ettimse de, otelde başka yer kalmadığını söyleyerek beni susturdular. O gece, ülkücü oda arkadaşlarımla gece yarısına dek tartıştık. Onlar da benim gibi tırnaklarıyla kazıyarak ekmeğini çıkarmaya çalışan yoksul halk çocuklarıydı. Bunlardan biri, sonradan çok iyi arkadaş olduğumuz, Turkısh Daily News ve  Associated Press Ajansı’nın foto muhabirliğini de yapmış olan Burhan Özbilici’dir.Gezi bittiğinde, Günaydın gazetesi muhabiri Bülent Denli, Ankara’da, o geceyi gülerek arkadaşlara şöyle anlatacaktı:

’’ Aydınlık muhabiriyle Hergün muhabirlerini aynı odaya verdik. Gece sabaha kadar  tartıştılar. Sabahleyin bir de baktık ki, Hergün muhabirleri ’Amerikan emperyalizmi ve Sovyet Sosyal Emperyalizmi!’ demeye başlamış...’’

Erzurum Mitingi, MHP’nin, 12 Eylül 1980’den önce düzenlediği  son mitinglerinden biriydi. Erzurum Hava limanı’nda uçaktan indik. Yaşar Okuyan iri cüssesi ve benim iki mislime yaklaşan boyuyla yanıma geldi, elini omzuma koydu; foto muhabirlerine dönerek,’’Arkadaşlar, şöyle hatıra bir resmimizi çekin! Resmin altına da, ’ülkücü bozkurtla, ’Mao’cu bozkurt yan yana’ diye yazarsınız!’’ dedi. O günlerde, Mao Zedung düşüncesine yakınlığı  ve MHP ile bazı fikir benzerlikleri nedeniyle Aydınlık çevresine ’Mao’cu bozkurt’, MHP’lilere de ’ülkücü bozkurt’ diyorlardı...

NECMETTİN ERBAKAN

Basın toplantılarını en keyifle izlediğimiz lider, Milli Selamet Partisi(MSP) Genel Başkanı Necmettin Erbakan’dı. 12 Eylül öncesinde, nerdeyse 3 ayda bir hükümet değişiyordu. Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi’nin dışarıdan desteğiyle bir azınlık hükümeti kurmuştu. Erbakan Hoca, bu hükumetten memnun görünmüyordu. Hemen her hafta, düzenlediği basın toplantılarında masaya büyük bir kadayıf tepsisi koyuyor, ’’Arkadaşlar, kadayıfın altı kızarmak üzeredir. Kadayıfın altı kızardığında, hühumetten desteğimizi çekeceğiz. Öküz ölecek, ortaklık bozulacaktır.’’ diyordu. Her hafta aynı şov, aynı keyifli kahkahalar! Mübarek nasıl bir kadayıfsa, altı bir türlü kızarmak bilmiyordu.

Uzun yıllar sonra, Can Dündar, bir yazısında o günleri şöyle anlatacaktı:

’’ Güneri Cıvaoğlu, geçenlerde bir yazısının satır arasında öyle bir anı aktardı ki, okuduğuma inanamadım.

Anlattığı anı 1980’lere ait... O yıllarda, Demirel’in azınlık hükumeti, Erbakan’ın ’kerhen’ desteğiyle sürüyordu. Hoca, kadayıf tepsili basın toplantılarında ,’Kadayıfın altı kızarınca desteği çekeceklerini’ söyleyip duruyordu.

Ben de ozamanlar mesleğin ilk basamaklarında bir gazeteci olarak parti kapılarında sonuçsuz lider zirvelerini ’izliyor’ , ’ acaba ne çıkacak’ ’Erbakan desteği ne zaman çekecek’ hükumet ne olacak’ sorularına yanıt arıyordum.

Sonra o tarihi görüşme kapıya dayandı. Başbakan Demirel, Erbakan’la görüşecekti ve bu görüşme, hükumetin kaderini belirleyecekti. İki lider başbaşa bir odaya kapandılar. Ve bir gazeteci ordusu da kapıda beklemeye koyuldu. Tam üç saat süren bir ’görüşme  maratonu’ndan sonra, Demirel, bunalımın aşıldığını, Erbakan’ı ikna ettiğini, desteğin süreceğini açıkladı.

(....)

İşin aslı tam 15 yıl sonra ortaya çıktı. Bakın, Erbakan, 15 yıl önceki görüşmenin perde arkasını Güneri Cıvaoğlu’na nasıl anlatmış:

’’ Aslında çok şey konuşmadık. Süleyman içeri girdi. ’Necmettin, çok yorgunum, şöyle bir uzanayım’ dedi. Odamda uzun bir kanape vardı. Ayakkabılarını çıkardı, uzanıp yattı. Biraz uyukladı. Sonra şurdan, burdan konuştuk. İki eski arkadaş, güzel bir sohbet ettik. Birkaç saat böyle geçti. ’Hay Allah razı olsun, biraz açıldım’ dedi. Ayakkabılarını giydi, öpüştük, çıktı.’’

Sonraki yıllarda avukatlık yapan Erbakan’ın basın danışmanı Şener Battal, samimi ve gazetecilerle sıcak ilişkiler kurabilen bir kişiydi. Şimdiki Akit gazetetsi yazarı Abdurrahman Dilipak da Erbakan’ın danışmanları arasındaydı. Ancak, soğuk yapısı nedeniyle meslektaşları tarafından sevilmeyen biriydi. MSP ve Erbakan ile ilişkilerimizi Şener Battal üzerinden yürütüyorduk. Bugün de insancıl yaklaşımlarını saygı ile andığım Şener Battal, bütün gazetecilerle dostça ilgilenir, onlara her konuda  yardımcı olmaya çalışırdı. Bir gün, gülerek bana, ’’ Ali, sen bir de namaz kılmaya başlasan, tam bizim partiye göre bir adamsın!’’ dediğini anımsıyorum...

Necmettin Erbakan’la Doğu Karadeniz Bölgesinde bir geziye katılmıştık. Hoca, haberlerini özenle yazalım diye bize sıcak ilgi  gösteriyor, özellikle bayan meslektaşlarımızla şakalaşarak iltifatlar yağdırıyordu. Akşam yemeklerinde bizi yakınındaki bir masaya oturuyor, biizimle uzun uzun sohbet ediyordu. Bazı arkadaşların, akşam yemeklerinde, bir kaö duble votka gibi rengi ve kokusu belli olmayan içecekler almalrına göz yumuluyordu. Bir akşam, bir de baktık ki, Erbakan Hoca, tarlayı, takımı ayırmış, gazetecilerin masasını kendisinden uzağa, ta kapının arkasına atmış. Önce hiçbir şey anlayamadık tabii. Nedenini araştırırken, bir de öğrendik ki, Bir önceki akşam, Hoca, bizimle sohbet ederken, densiz gazetecilerden biri, dalgınlığından yararlanarak onun önündeki su bardağını, votka bardağıyla değiştirmiş... Hoca, bardağı kafasına diktikten sonra işin farkına varmış. Erbakan, o gezi boyunca bir daha hiç yüzümüze bakmadı...

 12 Eylül sonrasıydı. Gazeteciler, siyasi yasaklı olan Necmettin Erbakan’la çok zor görüşüyorlardı.

Yazar Erol Toy’un yönetiminde İstanbul’da haftalık olarak çıkan Somut gazetesinin Ankara temsilcisi Gülşen Özbey, arkadaşımdı. Gülşen, Ankara’da, Yaratım Sanat Galerisi’nin de sahibiydi. Günlerce uğraşmasına karşın, Somut gazetesi adına Erbakan’la röportaj yapmak için randevu almayı başaramamıştı. Benden yardım istedi. Şener Battal’ı telefonla aradım. Konuyu biliyordu. ’İşin içinde sen varsan olur; ancak, röportaja birlikte gelin!’’ dedi. Arkadaşımla, Hocan’nın Ayrancı’daki evine gittik. Ben bir kenarda röportajı sessizce izliyordum. Soru ve yanıtlar tamamlandı. Tam ayrılacağımız sırada, arkadaşım, Erbakan’a galerinin kartvizitini uzattı. Kartviziti inceleyen Hoca, birden kükredi, ’’ Hanımefendi, olmaz böyle şey; olmaaaz! Bakın buraya Yaratım Sanat Galerisi yazmışsınız.. Bu olmaaaz!  ’Yaratmak’ , sadece Allah’a mahsustur; lütfen bu adı değiştirin!’’  İkimiz de, neye uğradığımızı bilemedik. Yanından ayrıldıktan sonra kahkahalar atarak uzaklaştık!...

BÜLENT ECEVİT

Politikadan önceki mesleği gazetecilik olan  Bülent Ecevit, her zaman ’önce gazeteci, sonra politikacı’ olduğunu söyler, kendisini bizden biri olarak görürdü. Haberlere bir gazeteci gözüyle bakardı. Basın toplantılarında, söyleyeceklerini yalın Türkçesiyle tane tane anlatırdı. Gazetecilerin, çapraz sorularla, acımasızca en çok sıkıştırdıklarıı bir liderdi. Buna karşın, hiçbir soruya kızmaz, kaçamak yanıtla vermeye çalışmaz, gözlerinde ve yüzünde  artan tikleriyle bütün konulara açıklık getirmeye çalışırdı.

Basın toplantılarına başlarken, hepimizin elini tek tek sıkar, bizlere başına ’sayın’ ekleyerek adlarımızla hitap ederdi. Yeni arkadaşlarlarla tanışmaya özen gösterirdi.

SÜLEYMAN DEMİREL

Süleyman Demirel de, çok renkli, ve gazetecilere karşı hoşgörülü bir liderdi. Haklarında zaman zaman çok olumsuz haberler yazılmasına karşın, hoşgörü, bütün liderlerin ortak özelliğiydi.

Demirel de, zaman zaman hakkında yazılan haksız haberlere kızmaz, zorunlu olmadıkça tekzip etmezdi. Kin tutmayan, kızgınlığını belli ettirmeyen bir liderdi. Kendisine en ağır eleştirileri yönelten gazetecilerle, en yakınındakiler arasında bir ayırım gözetmezdi. Basın toplantılarında,  can alıcı soruları, ’’Dün dündür, bugün bugündür, ’’ veya, ’’Bana, ülkücüler de cinayet işliyor, dedirtemezsiniz!’’ diyerek geçiştirmeye çalışsa da, gazetecileri azarlamayı,salondan çıkarmayı aklından bile geçirmezdi.

Bugünkü ’’yandaş gazeteci’’ tanımına uyan bir Güngör Yerdeş ağabeyimiz vardı. Adalet Partisi(AP) yanlısı Son Havadis gazetesinde çalışıyordu. Basın toplantılarında, Demirel’e yakın oturmaya, çanak sorular sormaya çalışırdı. O’nun sorularını gülümsemeyle karşılardık. Sonra, Demirel’in ’’ Güngör, artık yeter!’’ şeklindeki ironik tepkisi gelirdi.

Basın Danışmanları Turgut Yılmaz Güven ve Tahir Zengingönül, parti haberlerini duyururken, bütün gazetelere ayırımsız davranırdı. Demirel’in yurt içi ve yurt dışı gezilerine her görüşten gazeteci götürülürdü.

Tahir Zengingönül’ün gözüyle  Aydınlık, şaka yollu ’’komünist!’’ gazete, ben de onun’’komünist!’’ muhabiriydim.  Genellikle akşama üzerleri  telefon eder, ’’Komünist gazetenin, komünist muhabiri, yarın sabah bir haftalık yurt gezisine çıkıyoruz, sen geliyor musun?’’ diye sorardı.

Süleyman Demirel, partili arkadaşlarına ve gazetecilere karşı vefalı bir liderdi. Bu özelliğini, sık sık ’’ahde vefa’’ sözleriyle dillendirirdi.  Başbakanlık günlerinde bile, bir yakınını yitiren sıradan gazetecileri bile telefonla arar, başsağlığı dileklerini iletirdi.

Foto muhabiri arkadaşımız  Yaşar Uçar’ın ’gıdıklanma’ tiki vardı.  Metrelerce uzaktan elinizi ona doğru uzatsanız, ’’Ananı!’’ diyerek havalara zıplardı. Bu özelliğinden dolayı gazeteciler arasında hep şaka konusuydu. Bu huyu, Demirel dahil, bütün liderler  tarafından bilinirdi. Bir gün, Demrel, önemli bir toplantıdan çıkıyordu. Ses kaydı almak, fotograg çekmek isteyen gazeteciler ona yaklaşmaya çalışıyordu. Bir ara Yaşar Uçar’, Demirel’in omuz hizasına geldi. Tam o sırada, bir gazetecinin hafifçe dokunmasıyla, Uçar, ’’Ananı!’’  diye bağırarak attığı bir omuz darbesiyle Demirel’i yana savurdu. Hepimiz  buz kesildik! Merakla Demirel’in vereceği tepkiyi bekliyorduk. Demirwl, hiçbir şey olmamış gibi toparlandı ve ’’Çocuklar, rahat bırakın, dokunmayın Yaşar’ıma!’’ dedi.

Demirel’in, insanlarla bu sıcak iletişim kurma özelliğine çocukluğumdan beri bilirim. 1965-70’li yıllarda, sayıları yaklaşık 40 bini bulan köy muhtarına  her yılbaşı ve bayramlarda tebrik kartı gönerirdi. Babam, yılbaşı ve bayram günlerinde ilçeye gittiğinde cebinde Süleyman Demirel’den gelen bir tebrik kartıyla döner, ’’Bak, Demirel, bizi adam yerine koyuyor. Bana tebrik kartı göndermiş. Bizimkiler böyle şeyleri akıl edemiyor.’’ diyordu. Sanırım, sadece bu yüzden, CHP’li olmasına karşın, Demirel’e sempati duyardı. Bu sempatisi, 1972 yılında, Deniz, Yusuyf ve Hüseyin’in idam edlmelerine dek sürdü. O günden sonra,  ’’Gencecik çocukları astırdı ya, gözümden düştü artık; siktir et, kalıbının adamı değilmiş!’’ demeye başladı...

O GÜNLERDEN,  BUGÜNE...

Yaşamın bir çok alanında olduğu giibi, gazeteci ve siyasetçi ilişkilerinde ’tuzun kokması’, Turgut Özal’lı yıllarla başladı.

O yıllarda başlayan, ”yandaş” , ’’ onlar’’ ve ’’bizler’’ ayırımı gelişerek işi ’’tetikçiliğe’’ kadar ulaştı.

Hani, Recep Tayyip Erdoğan, eski günlerle bugünleri kıyaslarken, zaman zaman ’’Neredeeen, nereye!’’ diyor ya...

Gazeteci ve siyasetçi ilişkilerindeki bu günkü çürümüşlükleri gördükçe, gerçekten de; ‘’Nereeeden, nereye!...’’

[email protected]

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.