• BIST 106.239
  • Altın 160,342
  • Dolar 3,8713
  • Euro 4,5671
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 12 °C
  • Adana 14 °C
  • Antalya 12 °C

Gerçekçiliğin estetiği

Gerçekçiliğin estetiği
"Gerçekçiliğin Estetiği’nde, bir yanda, insanın estetik bilincini dumura uğratan karşıgerçekçileri; öte yanda, yarattıkları estetik yapıtlarla insanın estetik bilincini geliştiren gerçekçi yazarları da görürüz... "

Mehmet Aslan


Cengiz Gündoğdu’nun Gerçekçiliğin Estetiği* adlı yapıtında, yazınımızın içinden geçtiği, içinde bulunduğu tarihsel süreci görürüz. Bu süreçte, gerçekçi damarın önünün kesilmesi... Yazınımızda yaşanan başkalaşma... Bu başkalaşmanın ne zaman, nasıl, neden olduğu... Darbelerin, sermaye sınıfının, karşıgerçekçi yazarların bu başkalaşmadaki etkileri... Dumura uğratılan estetik bilinç... İnsanın, sömürüye dayalı burjuva uygarlığına karşı güzel, yaşanılır bir dünya tasarımının engellenmesi... C.Gündoğdu, tüm bu süreci, yetkin bir dille anlatır Gerçekçiliğin Estetiği’nde... 
Gerçekçiliğin Estetiği’nde, bir yanda, insanın estetik bilincini dumura uğratan karşıgerçekçileri; öte yanda, yarattıkları estetik yapıtlarla insanın estetik bilincini geliştiren gerçekçi yazarları da görürüz...  
Okur, bu yapıtı kavrayarak okudukça, estetik mücadeledeki konumunu, ne yanda durduğunu da görecektir... 
 

Romanın Varolma Savaşımı


Cengiz Gündoğdu, filozof Betül Çotuksöken’den bir alıntıyla başlar yapıtına... “Çotuksöken şöyle der, ‘Varolan kendinde, kendi başına varolma açısından vardır, ama o kadar; her hangi bir varolan ancak belli bir özneyle, düşünenle karşılaştığı zaman gerçekten varolabilir. Varolanın anlamlandırılması, bir özneyle karşılaşmasıyla olanaklıdır. Herhangi bir özneyle –henüz- karşılaşmamış bir varolanın (herhangi bir varolanın) gerçekten varolması olanaksızdır.” 
C.Gündoğdu, B.Çotuksöken’in bu düşüncesini yazına uyarlar. Burada anlamlandırılması gereken romandır. “Bir romanı, bir özne anlamlandıracak... O zaman kendi başına varolan roman, gerçekte insan için varolacak...” 
Bu noktada sorulması gereken soru şudur C.Gündoğdu’ya göre: “Bir roman nasıl anlamlandırılır. Nasıl gerçekte var kılınır.”
Yanıt şöyledir. “Her sanat yapıtı nesnelerin estetik biçimlenmesiyle oluşur. Bu, roman için de böyle. 
Bir romanın var kılınması (...) o romanı oluşturan öğelerin ayrıştırılmasıyla, romanı oluşturan öğelerin üstünde durmakla, o roman gerçekte var kılınır.”
C.Gündoğdu burada yazınımızın önemli bir eksikliğini gösterir okura... Yazınımız, bir yapıtı (romanı), onu oluşturan estetik öğeler üzerinden çözümleyeceği, değerlendireceği yerde, o yapıtı (romanı) özetlemekle yetinmiştir. Oysa özet, bir yapıtı (romanı) var kılan bir öğe değildir. “Türkiye’de özneler, roman denilen varolanla karşı karşıya gelmişler, ama romanı gerçekten var kılamamışlardır. 
Türkiye’de yazın için bir yıkımdır bu.”
Romanı salt özetlemenin dokuncası nedir?
Bu soruyu şöyle yanıtlar C.Gündoğdu. “Sanat yapıtlarının çok yönlü işlevi vardır. Gerçekliğin bilgisini göstermek... insancıl duyarlılığı geliştirmek... estetik haz vermek... insanı deneyimli kılmak... insanda estetik bilinç oluşturmak... 
Bu işlevler yazın, dolayısıyla romanlar için de geçerlidir. Biz de romanlar var kılınmadığı için bu işlevler geçerli olmadı. Bunun yerine bir başkalaşım yaşandı.”
Yazınımızdaki başkalaşma ne zaman, nasıl, neden oldu?
C.Gündoğdu’ya göre romanımızdaki gerçekçi damar 1940’larda kesilmek istendi. “Bu dönem 1961 Anayasası’na kadar sürdü. 61 Anayasası’nın göreli özgürlük ortamında gerçekçilik damarı akmaya başlar. 
Faşist 1971 hareketiyle faşist 1980 Eylül’ü gerçekçilik damarını keser.” 
12 Mart faşist darbesinden sonra, yazında, köy-kent romanı tartışmasıyla yapay bir ortam yaratılır. Bu yapay ortamda, nesneleri gelişi güzel saptanmış romanlar yazan karşı gerçekçi yazarlar boy göstermeye başlar. Ödüllerle, reklamlarla desteklenir bu yazarlar. Gerçekçiliğe karşı amansız bir saldırı başlatılır.
Karşı gerçekçiler, sanatın dolayısıyla romanın işlevini başkalaştırır. “Gerçekliğin bilgisini örtmek... insancıl duyarlılığı, bireyci duyarlılığa başkalaştırmak... estetik haz yerine tensel haz vermek... tensel hazza alıştırmak... insanın estetik bilincini dumura uğratmak...” için yaptılar bu başkalaştırmayı. Böylece, insanımızın estetik bilincini dumura uğrattılar. Bilinci dumura uğrayan okur, sırtını döndü gerçekçi yapıtlara.
 

Dumura uğratılan estetik bilinç

Estetik bilinç, güzel ile güzel olmayanı ayırt etmektir. C.Gündoğdu’ya göre bu bilinç iki organa dayanır. “Gözle kulak... öbür organlarla koklama, tad alma, dokunmayla bir yapıt anlaşılmaz. (...) Görme, sözgelimi bir ağacı görme, işitme bir sesi duyma değildir. Olay beyinle ilgilidir. Bilinç gelişmemişse göz de kulak da kabalaşır.”
Burada uzamla estetik bilinç arasındaki ilişkiye değinir yazar. “Türkiye’nin uzamı, yollar... sokaklar... yapılar... parklar estetik bilincin gelişimini engeller. Duyu organları kaba olan kişiler, içtiği suyun şişesini parkın çimenlerine atar. Yediği kabak çekirdeğinin kabuklarını da oturduğu kanepenin yanına bırakır. Bu, öbür insanların da estetik bilincini geriletir. (...) Uzamın bu konumu estetik bilincin bütünlüğünü parçalar. Çimenlerin üstündeki çöp onu rahatsız etmez.” Olur. 
Türkiye’nin uzamı gibi, karşı gerçekçilerin yapıtları da insanımızın estetik bilincini geriletir. “Aslında istenen budur. Böylece elbirliğiyle, insanın güzellik bilinci burjuva uygarlığına göre biçimlendirilir.” 
Estetik bilincin dumura uğratılmasıyla, insanın, sömürüye dayalı burjuva uygarlığına karşı güzel, yaşanılır bir dünya tasarımı engellenmiş olur.
 

Gerçekçi yapıtların insana katkısı


“Kagan, gerçekçi yapıtlar insanı ‘manevi’ açıdan yetiştirir, der. İnsanın manevi açıdan yetiştirilmesinin anlamı nedir. 
Bunun anlamı Lukacs’ta var. Gerçekçi yapıtlar, Lukacs’a göre ‘(...) hepimizin düşünce ve duygularımızı bugünkü yoksunlaşmadan kurtarabilir.” 
Oysa “karşı gerçekçi yapıtlar, manevi bakımdan insanı yetiştirmez. Duyarlılığını, düşüncesini budar. Böylesi insanların yaşam deneyimi yoktur, yaşama sanatını bilmezler. Oysa gerçekçi yapıtlar insana yaşama deneyimi kazandırır. Yaşama sanatını öğretir.” 
“Sanatta Star Sistemi yazarları bu ülkede karşı devrimci romanlarla hem tek tek bireyleri, hem toplumu tinsel açıdan yoksullaştırdılar.” 
C.Gündoğdu’ya göre, toplumun tinsel açıdan yoksullaşmasının bir diğer sorumlusu, salt ekonomik yapıda kalan, estetiğe felsefeye bilime... duyarsız kalan Marksistlerdir. 
 

Gerçeklerden kaçan bir toplum

“Gerçekçilik sorunu yalnızca sanatla ilgili değildir. Gerçekçilik yaşamla... toplumla ilgilidir. 
Türkiye halkı yaşamında da gerçekçi değildir. Bir halkın gerçekçilikten uzak yaşatılmasının nedeni bellidir. Bunun açıklaması kolaydır. Ama bir halkın... burada Türkiye halkının gerçeklikten uzak yaşamayı sevmesini en azından ben açıklayamam. Ancak gerçeklerden uzak yaşamasını gösterebilirim.” 
C.Gündoğdu, 1950’den başlayarak 12 Mart 1971’e dek, başta yazarların, düşünürlerin, sol-sosyalist, komünist yazarların düşüncelerinden ötürü yargılanma süreçlerinin bir dökümünü verir.
C.Gündoğdu’ya göre, “Halk, içgüdüsel olarak gerçekçiliğe karşı.” Halkın bu durumuna Mahmut Makal’dan örnek verir yazar. “Bucak müdürü Makal’ın babasına şöyle der, ‘Bizde evlat yetiştiriyoruz. Benim evimi arayın bir yaprak kâğıt bulamazsınız. Madem seninki kitap okuyor, hapse girmeyi hak etmiş.”
C.Gündoğdu’ya göre, gerçekçilikten kaçışın ilk belirtisi kitap düşmanlığıdır. Türkiye’de kitap, 12 Mart’tan sonra uzun yıllar suç aygıtı sayıldı. 
“12 Mart yazında gerçekçiliğe karşı savaşın başladığı dönemdir,” aynı zamanda. 
 

Gençler nasıl ‘tahrik’ oldular


60’lı yıllarda ülke sorunlarını kavrayan, kurulu düzene karşı çıkan bir gençlik yeşerir. “Yıldırıcı yönetimi kuranların temel sorusu şuydu. Bu gençler ülke sorunlarını nerden öğrendiler. 
Kurulu düzende yer alması için eğitilen bu gençler nasıl oldu da kurulu düzene karşı çıktılar. Onların diliyle söylersem gençleri kim ‘tahrik’ etti.
Buldular... Gençleri gerçekçi yapıtlar ‘tahrik’ etmişti.”
C.Gündoğdu’ya göre bu yanıt doğrudur. 
“O dönemin gençleri kuramsal yapıtlarla değil, gerçekçi yazın yapıtlarıyla sosyalist oldular. 
Şöyle düşündüler. Olan oldu. Biz bu ‘anarşiyi’ önleriz. Peki, ama gençleri ‘anarşiye’ yönelten ‘tahrik’ edici bu kitapların okunması nasıl engellenir...”
Bundan sonra gençleri gerçekçi yazardan, gerçekçi yapıtlardan koparma hareketi başlattılar. İşin içine sermaye sınıfı sokulur. Köy romanı, kent romanı yapay tartışması başlattılar. Küçük burjuva bilincindeki yazarlar desteklenir. Küçük burjuva yazar, küçük burjuvanın öznel bunalımını yazar. Küçük burjuva okur, küçük burjuva yazarın bunalımlarını okur... bu bunalım yazını içinde toplumdan, insandan kopuk, kendi öznelinde yaşar... 
Bunun sakıncası, okurun gerçeklerden koparılması... edilginleşmesi... bilincinin bozulmasıdır. 
Bu duruma karşı ne yapılmalıdır?
C.Gündoğdu’ya göre, gerçekçi yapıtların milyonlara ulaştırılması gerekir. 
“Peki, kim yapacak bunu. Kendine ilerici... devrimci... sosyalist... komünist diyen kümeler... partiler... dernekler.”
Peki, yapabildiler mi... Hayır. Bunun nedeni estetik açıdan zayıf oluşlarıdır.
 

Toplumsal bilinç 


C.Gündoğdu’ya göre, “Neyin ne olduğunu görebilmek için kapitalizmi irdelemek zorunlu.” dur. 
Kapitalizmde rekabet, artı-değeri sömürme isteği teknolojinin, üretim güçlerinin gelişmesini sağladı... Buna karşın kapitalizm tarihteki en yıkıcı üretim biçimidir... Doğayı, çevreyi, insanı... bozdu kapitalizm. 
Kapitalizmde egemen sınıf olan burjuvazinin oluşturduğu bilince “toplumsal bilinç” der, yazar. Bu toplumsal bilinç, bu “(...) egemen düşünce her saniye solunan hava gibi insanları sarıp sarmalar. Çoğu insan bunun ayırdında bile değildir.” Kendi düşüncesi sanısıyla başkalarının (burjuvazinin) oluşturduğu düşünceyi savunur. 
Burjuvazinin ideolojik atmosferi içinde sisteme uyumlu yaşayan insanlar, bağımsızlığını yitirir. Böylesi insanlar “hem kendi öznel gerçekliğinin hem de nesnel gerçekliğinin bilincinde değildir.”
Böylesi insanlar, burjuvazinin kavramlarıyla yaşar... Bu kavramlarla algılar insanı, yaşamı dünyayı... Bu durum, kavrayışını bozar insanın... Gerçekçilikten koparır... Karşıgerçekçi bir bakış kazandırır. 
 

Okur sorunu


“12 Mart öncesi, ilericiler... devrimciler... sosyalistler, sömürüsüz bir toplum tasarladılar. Türkiye kapitalizmin zincirini parçalayacak... Toprak ağalarından... sendika ağalarından... kapitalizmin yumruğundan kurtulacak... 
Devrim çok yakındı. Beklenti çok yüksekti.” 
12 Mart faşist darbesi, bu tasarıma karşı yapılır. Devrim bekleyen yazar da okur da bu darbenin etkisiyle, “liberalizmin ılık sularına dalıverdiler.” Liberalizmin ılık sularına dalıveren yazarlar, ideolojik teslimiyetini doğrulayacak romanlar, öyküler yazdılar... Okur da bu romanları, öyküleri kapıştı...
Ardından 12 Eylül faşist darbesi... Bu darbe, ilericiyi, devrimciyi, sosyalisti, komünisti dipten karıdı. Karşıgerçekçilerin önünde hiçbir engel kalmadı. 
 

Romanın metaya dönüşümü


Sanatta Star Sistemi, sanat yapıtını (romanı) metaya (alınıp satılan mala) dönüştürür. Bu düzende, meta-romanın pazara sürülüşü, kısaca şöyle bir yol izler: Meta-roman... meta-roman üzerine tanıtıcı yazı... söyleşi... ödül... ödülle meta-romanın kitleye tanıtılması (pazarlanması)... reklamlar... yazarın starlaştırılması... sermaye sınıfının (can veren) dokunuşu... yazarın üretken emekçiye dönüşümü... meta-romanın paraya dönüşmesi... 
Bu düzende, üretken emekçiye dönüşen yazar, yazdığı meta-romanıyla sermaye sınıfına (patrona-kapitaliste) artı-değer (para) kazandırır.
C.Gündoğdu’nun bu konudaki saptamaları şöyle: “Birinci saptama üretken emekçi yazar, düşünce üretmez. İkinci saptama üretken emekçi yazar, sermayenin sultası altındadır. Üçüncü saptama yayıncısına fabrikasyon roman ya da öykü üretir. Dördüncü saptama üretken emekçi yazar ‘sermayeyi arttırdığı oranda varlığını kazanır.’
Üretken emekçi yazar yapıtlarıyla varlık kazanmaz. Onun varlığı arttırdığı sermayeye bağlıdır.” 
 

Ödül Pazarı... Yazarın üretken emekçiye dönüşümü


C.Gündoğdu’ya göre, bir sanat yapıtına kavramsal çerçeveden bakıldıkta üç temel kavramla karşılaşırız. Biçim, konu, izlek (tema). “Konu sanat eserinde ortak olabilir. Sanat eserini, biricik kılan, öbür sanat eserlerinden ayıran izlektir. İzleği dışlaştıran biçimdir. Sözgelimi Anna Karanina, Madam Bovary, Aşk-ı Memnu’da konu özdeştir. Bu eserleri birbirinden ayıran, eserleri biricik kılan izlektir. Bundan ötürü sanat eserleri birbiriyle yarıştırılamaz. Sanat eserinde birinci, ikinci, üçüncü, övgüye değer gibi derecelendirme, sanat eserinin yapısını yadsımadır.”
Buna karşın, ödül açma, ödüle katılma alışkanlığı neden kırılamıyor... C.Gündoğdu, bu soruyu, ödülün ekonomi politiğini açıklayarak yanıtlar.
Emek... üretken emek, üretken olmayan emek... Gerçekte yazar üretken olmayan emekçidir. “Üretken olmayan emekçinin emeği ‘satılabilir metada maddeleşip kendini gerçekleştiremez.”
Kapitalizmde yazar üretken emekçi konumuna düşürülür. “Yazarın üretken emekçi olması, meta üretmesi, bir patrona para kazandırmasıdır. 
Meta üreten yazar, patronun isteklerine göre yazar. 
Ödül, bu noktada sanat eserini metaya dönüştüren işlemin adıdır. Bu işlem edebiyat pazarına ‘usta’lar yetiştirmek amacını güden, ama edebiyatı yozlaştıran bir işlemdir. 
Ödül kurucularının, katılımcıların öznel isteği bu olmasa bile, nesnel gerçek budur. 
Yazarın, üretken olmayan emekçiden üretken emekçiye dönüştürülmesi, burjuva ekonomi politiğinin amacıdır.”
Üretken emekçiye dönüşen, meta üreten yazarın yapıtları insanın estetik bilincini dumura uğratır. 
 

Eleştiride retorik bakış


“Türkiye’de yazınsal yapıt değerlendirmelerinde çoktandır iki soru sorulmadı... sorulmuyor. 
Sorulardan bir şu. Bir yapıtın estetik değeri nedir. Bu roman... bu öykü neden güzeldir, benim estetik bilincime ne katacaktır bu yapıt. 
Böyle yapılmıyor... ya ne yapılıyor... retorik yapılıyor. (...) retorikle estetik değerlendirme sıfırlanıyor Türkiye’de. (...)
Bir romanın... bir öykünün estetik değeri, güzel ya da güzel olmayışı retorikle açıklanamaz. 
(...)
İkinci soru şu. Bu yapıt gerçekçi midir. (...)
Gerçekçilik dendikte, sorun yalnız sanatla ilgili değil. Gerçekçilik yaşamla ilgili... (...)
Ana konuyu ya da yapıtın gerçekçi açılımını sağlayan örgeyi doğru seçmemişsen yapıt gerçekçi olmaz. 
Peki, ama yazar neden doğru bir ana konu seçmez. 
Yazar önyargılıysa, tikel öznelliği aşıp türsel bilince ulaşamaz. Bu, işin bir yanı. Önyargıdan sıyrılmakla bitmez sorun. Yazar, duygularının geçerli olamayacağı bir uzaklıktan bakmalıdır, romanlaştıracağı konuya. (...)
Kimi yazar yarattığı karakterle özdeşleştirir kendini, o zaman gerçekçi olamaz. (...)
Gerçekçi olmanın bir başka nedeni de yazarın insan görüşü. 
Yazar, insanın değişmez bir özden oluştuğuna inanıyorsa tekili aşıp gerçekçi olamaz.”
Yazar, kapitalizmin gizlediklerini göremiyorsa gerçekçi olamaz. 
Yazar, gerçek yalana inanıyorsa, kapitalizmin tek düze bıktırıcı oluşuna karşı, karşı yaşamı ateşlemesini bilmiyorsa... gerçekçi olamaz. 


Karşıgerçekçi yazarlar


C.Gündoğdu, kitabın üçüncü bölümünde, insanın estetik bilincini dumura uğratan Star Sisteminin “önde gelen” karşıgerçekçi yazarlarını eleştirir. 
Bu yazıların ilkinde Semih Gümüş eleştirilmiş.
C.Gündoğdu, Semih Gümüş’ün Star Sisteminin eleştirmeni olma yolunda yürüdüğünü yazar. “(...) Semih Gümüş, tam beklenileni yapıyor. Sanatı ideolojisizleştirme görüntüsüyle... sistemin diliyle, sistemin ideolojisini pekiştiriyor.”
Sistem niteliği değil, niceliği önemser. Örneğin, okumak için durmadan kitap alan biri, kapitalist sistem için iyidir. Sistemin yazarının temel özelliği niceliği önemsemesi, kavramlarının belirsizliğidir. Bu iki özellik Semih Gümüş’te var, C.Gündoğdu’ya göre.
“Sistemin niceliğini pekiştiren Semih Gümüş, şöyle diyor, ‘Ne kadar çok sayıda ve döne döne şiir okursanız, o kadar bir şiir okuru olduğunuzu göreceksiniz. Ne kadar çok roman okursanız, ne kadar çok öykü, deneme, eleştiri yazısı.” 
C.Gündoğdu, bu görüşün doğruyu yansıtmadığını söyler. Çok sayıda kitap okumakla kişi iyi bir okur olmaz. “Oldum sanır, sahte gerçeklikte yaşar. (...) Okumak için durmadan kitap alan biri, kapitalist sistem için iyidir.”
Çok okumakla iyi okur olunamayacağını şöyle gösterir C.Gündoğdu. “İyi dendikte ben, insanın hem kendini hem de dünyayı doğru kavramasını anlıyorum. Bunun için insanın, Marx’ın ‘tüm yönlü’ dediği biçimde insanlaşması gerekir... felsefede... bilimde... sanatta... eylemde. Bu olmazsa insan eksik insanlaşır. (...)”
İnsanlaşma sürecini tamamlayamayan okur, “edebi meta tüketicisi olur... durmadan kitap alan... durmadan okuyan... sahte gerçeklikte yaşayan...”
C.Gündoğdu’ya göre, “Bir yazarın işlevlerinden biri de anadilin anlam boyutunu genişletmektir. Kitabını önce İngilizce yazıp sonra Türkçeye çevirten Elif Şafak’ın böyle bir sorunu yok.”
“Elif Şafak’ın ‘roman’denilen Baba ve Piç adlı kitabında izleksel bir sorun yok. Yazı yazmasını öğrenen bir kişinin roman, öykü yazmamasının nedeni de bu izleksel sorun. Ama postmodernizm izleği sildi süpürdü. Olayların nedensel örgüsü de kaldırıldı. 
Elif Şafak’ın kitabı da böyle. Sözgelimi kazancı ailesinin erkekleri ölüp ölüp gidiyor. Neden ölüyor o ailede erkekler. Belli değil. Elif Şafak öyle istemiş. Ama o zaman da roman olmuyor. Kazancı ailesinde erkeklerin neden öldüğünü sahici bir biçimde göstermek gerekiyor. Zor olan bu.”
C.Gündoğdu’ya göre, Orhan Pamuk’un  “Masumiyet Müzesi tek tek bireylerde kalmış bir roman. 
Peki bu ne getirir. Bireyde kalan tekilde kalır, geneli yansıtamaz. Tekilde kaldığı için, tekili aşamadığı için, sorun bireyde kalır. O sorun insanı ilgilendirmez, o kişiyi ilgilendirir. 
(...) Bir başka soruna geldikte, romandaki kişiler, kanlı canlı değil, yazarın kuklaları...
Masumiyet Müzesi’nin, üstünde tartışılacak bir izleği de yok... İşlevsiz ayrıntılarla uzayıp giden roman... (...) Masumiyet Müzesi, suya sabuna dokunmayan, saçakaltı roman.”
“Oya Baydar, Çöplüğün Generali’nde olay örgüsünü merak öğesine oturtmuş. (...) Bir romanı okurken ‘bir sonraki bölümde ne olacağı merakı’ ya da romanı elden bırakmama güzel, övücü bir değerlendirme sanılır Türkiye’de. 
Bu tür değerlendirmeler o romanın aslında roman olmadığını gösterir. Çünkü asıl roman merak öğesi üstüne kurulmaz. Asıl romanın sorunsalı vardır. Asıl roman kolayca okunmaz. 
Oya Baydar’ın Çöplüğün Generali’nde insani bir sorunsal yok. Kitaptaki kişiler tek boyutlu, canlanıp okurun karşısına çıkamıyor. 
Asıl romanla, bu tür romanları ayırt eden temel nokta göstermedir. Asıl roman gösterir. Öbür tür romanlar anlatır. (...)
Romanlar Türkiye’de gitgide göstermekten uzaklaşıyor, kuru, sıkıcı bir anlatımla çırpıştırılıyor. Göstermeden, nedensel ilişkileri kurmadan yazılan romanlar, kötü örnek oluyor.”
Ayşe Kulin’in Gizli Anların Yolcusu adlı romanı... 
C.Gündoğdu’ya göre, “Ayşe Kulin, diline özen göstermiyor. Kişileri konuşturamıyor. Sağlıklı kuramıyor nedensel ilişkileri. 
Nesnelerin birliği yok. Sorun çok yüzeysel alınmış.”
Yiğit Bener’in Heyulanın Düşüşü adlı “antiromanı”... 
“(...) Yiğit Bener’in antiromanında nesnel gerçekliğin milimi yok. Tekilde kalmış, kendi öznelini yazmış. 
Heyulanın Düşüşü’nde zaman-uzam gelişi güzel kullanılmış. (...) Roman yazmak zordur. Antiroman yazmak çok daha zordur. Yiğit Bener’in Heyulanın Düşüşü ne roman, ne de antiroman... Bu kitap, Yiğit Bener’in düz yazıları. (...)”
Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı adlı romanı...
“(...)Türkiye’de öykünün, romanın konumu n’olacak. 
Peki sorun ne.  
Birinci sorun. Lukacs şöyle der, ‘Her şeyden önce, politikanın kendisinin sanat yoluyla sunulması geliyor. (...) Bir yandan politik eylem kaba ve soyut bir zamansal yakınlıkla, kopuklukla, politik bakımdan etkin karakterin insani özünü ciddi ve derine inen gerçekçi bir şekilde çizmeksizin vermektedir.”
C.Gündoğdu, bu duruma örnek olarak Yiğit Bener’in Heyulanın Düşüşü’nü gösterir.
“Lukacs sürdürüyor, ‘Öte yandan, burjuva edebiyatı çoğu kez toplumsal yaşamdan yapay bir biçimde yalıtıldığı için yalnızca kağıt üzerinde yaşayan, hiçbir zaman bir maddeye kavuşamayan soyut, uydurma, gerçekte varolmayan bir özel psikolojiye sığınmaktadır.’ 
Buna örnek Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı. 
İki yazar da gerçekçi değil. 
Hem Yiğit Bener bey, hem Ayfer Tunç hanım yazdıklarını estetik düzeye çıkartamıyor. Bunun nedeni de bilinçdışına düşen olaya, bilinçle bakmıyorlar.”
C.Gündoğdu’ya göre üçüncü sorun, yazarlarımızın karamsarlığından ötürü, günlük düşüncenin belirsizliğini, durağanlığını aşamamasıdır. 
C.Gündoğdu’ya göre, yazınımızın temel eksikliklerinden biri de karakterin idealize edilmesidir. Romanlarda bazı karakterler ideal iyi, bazıları ideal kötü olarak çizilir... “(...) bu romanlarda hem iyiler, hem kötüler masal kahramanı gibidir. İnsani duyguları yoktur. Hepsi insan üstüdür.”
Kemal Tahir’in, Ahmet Altan’ın romanlarında idealize edilmiş karakterlere rastlanır. 
“Peki neden böyle bu. Hem Kemal Tahir’de, hem Ahmet Altan’da insan çözümlemesi yok. Çözümleme yapılmazsa, idealleştirme yapılır. Öznelin dışavurumudur idealleştirme.”
Değerli bir yazar olan Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf adlı romanındaki Yusuf, ideal iyidir. “(...) romanda ideal iyi insanla, ideal kötü insanların çatışmasını görürüz.
(...) Kuyucaklı Yusuf’ta Sabahattin Ali, roman dünyası kuramaz. İyi kötü çatışması üstüne bir roman dünyası kurulmaz. Çünkü hayat, iyilerle kötülerin çatışması değildir. Hayata, iyilerin kötülerin çatışması diye bakmak çocukça bir bakıştır. Bu açıdan romanın kuruluşu sakattır.”

Selim İleri’nin Sevdiğim Kitaplar Kılavuzu adlı kitabı...

“Selim İleri, roman özetlerini yaptı, bir yayınevi de bastı. Peki, bu kitaba dev çalışma diyenlere ne diyelim. Estetik bilincin yoksulluğunu gösterir bu.”
 

Gerçekçi yazarlar


C.Gündoğdu, kitabın dördüncü bölümünde gerçekçi yazarların yapıtlarını inceler. Gerçekçi yazarlar, yarattıkları estetik yapıtlarla insanın estetik bilincini geliştirir. Yazara göre, ancak gerçekçi yapıtlarla devrime gidilir.
Yazınımızda gerçekçi yazar dendikte, ilk akla gelen Yakup Kadri’dir, C.Gündoğdu’ya göre. “(...) Yakup Kadri’nin bütün yapıtlarında örge nedensel ilişkilerle kuruludur. Hiçbir nesne işlevsiz değildir, nesnelerin birliği çok başarılıdır. Karakterleri harekete geçiren itki, örgeden çıkar. Nesnel-öznel zaman ilişkisi doğru kurulmuştur. 
Çatışmalar canlıdır. (...)
Yakup Kadri, Gazi’nin, Türkiye’de başlattığı modernleşme... aydınlanma hareketinin yazarıdır. Modernleşmenin kökten ele aldığı romanın adı Panorama’dır.(...)
Panorama gerçekçi yöntemin başarısıdır. Yakup Kadri, bir yazarı gerçekçilikten uzaklaştıran önyargılara-tapınışlara tutsak etmemiştir zihnini. Gazi’yi sevmiştir. Bağlanmıştır. İnanmıştır. Ama modernleşme... aydınlanma hareketinin köksüzlüğünü göstermiştir. Bunu estetik bir yapı içinde göstermiştir.” 
Bu bölümün devamında, C.Gündoğdu, estetik ölçütlere göre, sırasıyla şu yapıtları inceler:
Ahmet Say’ın İpek Halıya Ters Binen Kedi adlı öykü kitabı...
Gorky’nin Klim Samgin’in Yaşamı adlı romanı...
İlyas Halil’in Baharı Yitirdiğim Bahçe adlı öykü kitabı... 
Halid Ziya Uşaklıgil’in Nesl-i Ahir adlı romanı...
Oktay Akbal’ın Suçumuz İnsan Olmak adlı romanı... 
Kemal Bekir’in Kanlı Düğün adlı romanı...
Tekin Sönmez’in Ankara Düşerken, Erzurum ve Bardezbaldooruk Ailesi adlı romanı...
Kemal Ateş’in Bir Başka Şehir adlı romanı...
Öner Yağcı’nın Kir adlı romanı...
Nitelikli bir yapıt, Gerçekçiliğin Estetiği... Bu yapıt, C.Gündoğdu’nun entelektüel birikimini, felsefi kavrayışını, arılaşmış keskin bakışını da gösterir... Bu kitap, yazarın deyimiyle, yazında Kopernik devrimidir... Cehalete karşı savaşımdır... 
Gerçekçiliğin Estetiği, insanın aydınlanma kalkışmasına önemli bir katkıdır... 

*Cengiz Gündoğdu, Gerçekçiliğin Estetiği, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 2016
                Bu yazı, İnsancıl dergisi 326. Sayısında yayınlandı. 

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)