• BIST 104.001
  • Altın 145,411
  • Dolar 3,5083
  • Euro 4,1894
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 17 °C
  • İzmir 16 °C
  • Adana 25 °C
  • Antalya 23 °C

Giorgio Bassani’nin “Ömer Türkeşler” talihsizliği

Giorgio Bassani’nin “Ömer Türkeşler” talihsizliği
"Türkiye edebiyat âlemi bu sığ ve “sol” çobanların elinde delirmiş, art arda uçuruma atlayan bir koyun sürüsüne dönüştürülmüş gibidir..."

OSMAN ÇUTSAY
Eğer bir edebiyatın “sağlığı” Semih Gümüş–Ömer Türkeş düzeysizliğinden sorulur olmuşsa, üstelik bunlar liberal mezbahanın makbul solcuları olarak kabul de görüyorsa, “normal koşullarda”, ışığı kapatıp kapıyı çekme ve bu rezil evi terk etme zamanı gelmiş demektir. O sağlıktan insanı çürüten bir sığlık dışında hiçbir şey çıkmaz çünkü. İşte, Türkiye edebiyat âlemi bu sığ ve “sol” çobanların elinde delirmiş, art arda uçuruma atlayan bir koyun sürüsüne dönüştürülmüş gibidir: 12 Eylül-AKP çizgisinin burada, bu kitle politikasıyla, beklentileri çok aşan bir başarı gösterdiğini görüyoruz.

Ağır kaçmasın, kesinlikle hakaret yok, sonuçta sadece bir tabloyu aktarmaya çalışıyoruz. Bir kavramlaştırma çabası içindeyiz. O zaman, sorarak başlayalım: Türk edebiyatı on yıllardır eleştirmen kartvizitli, ama bir celepten daha zeki olmayan, kullandıkları dil ve ifade biçimleri ne olursa olsun, kendi okuruna bile bir koyun gözüyle bakan adamların ve kadınların egemenliği altında bugünkü yoluna girmiş görünüyor. “Dijital celepler cenneti” de diyebiliriz.

Neden? 

Bu sorunun yanıtı kolay değil. Arayacağız, ama başka bir şey var: Eğer bir edebiyatın “sağlığı” Semih Gümüş–Ömer Türkeş düzeysizliğinden sorulur olmuşsa, üstelik bunlar liberal mezbahanın makbul solcuları olarak kabul de görüyorsa, “normal koşullarda”, ışığı kapatıp kapıyı çekme ve bu rezil evi terk etme zamanı gelmiş demektir. O sağlıktan insanı çürüten bir sığlık dışında hiçbir şey çıkmaz çünkü. İşte, Türkiye edebiyat âlemi bu sığ ve “sol” çobanların elinde delirmiş, art arda uçuruma atlayan bir koyun sürüsüne dönüştürülmüş gibidir: 12 Eylül-AKP çizgisinin burada, bu kitle politikasıyla, beklentileri çok aşan bir başarı gösterdiğini görüyoruz. 

Göremez miyiz? 

İyi de, nereye el atsak bir örnek buluyoruz. Ortada Türk zenginlerinin havada kaptığı böyle dinsel bir sığlık olmasa, eğer 1973’te Hürriyet Yayınları’nın 176 sayfalık kazasını yok sayarsak, Türkçeye -neredeyse- ilk kez giren Giorgio Bassani’ni kitabıyla ilgili nasıl bir cehalet, üstelik eleştiri adı altında, yazılı olarak sergilenebilir? Radikal Kitap denilen gerici ceridenin 23 Ekim 2015 tarihli sayısında bir Ömer Türkeş harikasıyla -yanlışları düzeltmeksizin, yani aynen- örnekleyebiliriz. Hazret, Bassani’nin “en güçlü yanını” değerlendiriyor: 

“Gelelim bu romanın en güçlü yanına; Finzi-Contini’lerin Bahçesi, biçim anlamında, Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ roman serisinde kullandığı yöntemle kaleme alınmış. Bassani yaptığı göndermelerle söz konusu öykünmeyi açıkça belirtiyor. Proust gibi Bassani’de belleğe dayalı bir anlatıyla sürüyor kayıp zamanın izini. Mükemmel denilebilecek bir dil işçiliği ile kenti, sokakları, eşyaları, özellikle de Finxi-Conti’lerin evini nakış işlercesine yazıya döküyor.” 

Bu nakış işi kuşkulu. En azından biz, bir başka dildeki iyi çevirilerde bile, Bassani’nin böyle “nakış başarıları”na tanık olabilmiş değiliz. Belki bizim eksikliğimizdir, belki Türkçe çevirmen ve redaktörün bir başarısıdır. O da artık ne kadar başarıysa... Ama derdimiz ve sorun başka yerde: Belki İtalyancanın “İ”sinden bile habersiz, hatta genelde dil denilen “şeyin” ne olduğunu anladığı da pek kuşkulu bir “çokyazar”ın, ki yıllardır “önde gelen eleştirmen” olarak pazarlanmaktadır, bilmeden yaptığı densizliklerle değil bir başka şeyle, nedense Türk edebiyatını temsil eden bir “celep cüretiyle” karşı karşıyayız. Bu tipin, edebiyatı ve edebiyatçıları nasıl gördüğü çok da önemli değil, çünkü o bataklıkta zaten herkes halinden memnun, ama edebiyatımıza içkin bu celep bakışının, okurlara bir celebin “mallarına” duyduğu sevgiden daha farklı bir duyguyla yaklaşamadığını hemen anlıyoruz. Kimsenin böyle bayağılıkların farkına varıp düzeltecek hali kalmamıştır.  Çürümenin başka tanımı mı var?

Cahil cüretindeki sınırsızlık

Ömer Türkeş, edebiyat üzerinden Türk çürümesinin eli kanlı ve iştahlı yaratıcıları arasındaki yerini alalı çok oluyor: Her şeye sahip olmanın rehavetiyle ve her kapının kendisine açıldığını görerek, büyük bir pervasızlıkla, Türkçe dışında bir dili de onun edebiyatını doğrudan değerlendirecek kadar bilmediği kesin bu “eleştirmenimiz”, ünlü bir İtalyan yazarın, romanında bir evi nasıl “nakış işlercesine yazıya döktüğünü” yazabiliyor. Öyle mi? Bu, cehaletin zirve yapması değilse eğer, başka bir şey hiç değildir. Edebiyatta, çok iyi bilinmeyen bir başka dil için böyle saptamalar yapılamaz, ama bu dirayete, itidal ve tevazuya artık Türkçede ve oligarşinin paspas odalarında rastlayamıyoruz. 

Giorgio Bassani’den, bu çok gecikerek dilimize girmiş yazarın yapıtlarından ve ucuz tanıtmanlarımızın zehirli girişimlerinden hareketle söyleyeceğimiz şeyler var. Ferraralı bir Yahudi olduğu ve çok gençken antifaşist direnişe de katıldığı bilinen, şiirle girdiği İtalyan edebiyatında, özellikle öykü ve romanlarında kişileri kurmaca, ama o kurmaca kişileri çıkardığı sahneyi de gerçeğe neredeyse birebir sadakatla çizen bu yazarın, metin içi dengeleri zaman zaman elden kaçırdığını biliyoruz. Bassani için kişilerden çok onları taşıyan, çevreleyen somut gerçeklik önemlidir. Bu, tarihsel ve coğrafi yüküyle böyledir. 

Hadi biz de itiraf edelim, yapıtlarını Almanca üzerinden okuyabildiğimiz bu yazar, hiç de öyle yüzyıla bir şans gibi doğmuş parlaklıkta değildir. Ama çalışkandı ve ısrarlıydı. Eşcinsel bir doktoru anlattığı “Gli occhiali d’oro” (Altın Çerçeveli Gözlük) ile büyük toprak sahibi Edgardo Limentani’nin ömrünün son, daha doğrusu intihar gününü anlattığı “L’airone” (Balıkçıl) benzer kesitler içeriyor, ama “Finzi Contini’nin Bahçeleri”nde dış gerçeklikle ilgili 1939’u imleyen çok etkileyici bölümler var. Bu bölümlerin ünlü eleştirmen/tanıtmanlarımızın dikkatini çekmemesi, onların algı gücü ve tabii ürettikleri dar algılı okur tipiyle sınırlıdır kuşkusuz, ancak Bassani madem Türkçemize yakınlarda girdi, biz bir “ara dil” üzerinden söylemek istediklerimizi aktaralım. 

Risorgimento’dan 1923 Projesi’ne

Bunlardan biri, uzun konuşmalarda, İtalya devletinin daha kuruluşunda Mussolini’yi çağıran yapısı ile ilgili saptamalar. Okudukça Türkiye ve “1923 Projesi”ni düşündüğümüz kitabın Almanca versiyonunda, adeta bizim 12 Eylül’ü ve onun meşru oğlu Erdoğan’ı haber veren sayfalar gerçekten etkileyicidir. Bassani, komünist bir gencin, Malnati, ağzından faşizmin birdenbire ülkenin üzerine çökmediğini, göstere göstere geldiğini anlatmaktadır. Kötülük, İtalyan birliğinin sağlandığı dönemde (“Risorgimento”), bu kuruluşa içkindir. Bassani, genç Malnati’yle romanın başkahramanını konuştururken, “gerçek halkın yokluğunda” doğmuş İtalya için Mussolini’nin bir kader olduğunu savunmaktadır. Ya biz?

Bize baktığımızda, Bassani’den haraketle şunu söyleme hakkımız var: Kötü, kötücüllük, yani Mussolini’yi, Franco’yu, Salazar’ı andıran bir dikta rejimi olarak AKP yılları, kuruluşta hiç yok değildir. Doğrudur: Kötülük, bir kuruluşta hiç yoksa, sonra gelişip bünyeyi tamamen ele geçiremiyor. Demek ki, Cumhuriyet’in kurucu babaları, yaptıkları kapitalizm seçimiyle, aslında daha başından bu ülkeyi Erdoğan zihniyetine teslim edeceklerini biliyorlardı. Ya da bilmiyorlardı. 

Asıl söylemek istediğimiz ise şu: Bu kaderi, 1970 yılı itibariyle Türkiye’nin kurtuluşçu kadroları, Behice Boran, Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş de biliyordu. Bu yüksek insanların tek çabası bu doğal akışın, “12 Mart 1971-12 Eylül 1980-AKP Rejimi” sürekliliğinin önüne geçmekti. Türkiye Cumhuriyeti’nin AKP ve Erdoğan’lı bir finalle tarihten silinmesine karşı sanki 40 yıl önceden ömürlerini ortaya sererek kavga vermişlerdi. Dirençli Behice Hanım da, unutulmaz Mahir de, efsanemiz Deniz de bu sonu engellemenin tek yolunun devrim yapmak olduğunu, devrimsiz er ya da geç bugünkü faşist çöküşe kapaklanacağımızı biliyorlardı. 

Südetleri yutan Hitler Almanyası’nın şaşkınlığı içinde, romandaki komünist genç Malnati ile romanın isimsiz kahramanının uzun siyasi muhabbeti, Batı demokrasisine de gelip dayanıyor. 1 Eylül 1939’da Polonya’nın işgali başlamadan hemen önce Sovyetler Birliği’nin Duce (Mussolini) ile Führer (Hitler) hakkında gerçekçi değerlendirmeler yaptığına dair genel devrimci algıya tanık oluyoruz. Genç devrimci, özellikle Batı demokrasisinin faşist İtalya ve Almanya sempatisine karşı öfkelidir. Benedetto Croce ve hatta Gramsci de, burjuvazinin işçi sınıfı korkusuna yönelik saptamalar içinde hak ettikleri yeri almaktadır. Kötülük, resmen bağıra bağıra gelmiştir ve liberallerin desteğiyle başarılı olmuştur. Burada biraz da bizim hikayemiz anlatılmıyor mu? 

Fikirsizlerin işgali

Ömer Türkeş ve başkalarının, bu kitapta, böyle sayfalar süren tartışmalar hakkında bir fikirleri yoktur. Görmezler, görseler de okumazlar, kim bilir, belki okusalar da anlamayacaklarından korkuyorlardır. Oysa güzel ve biraz hoppa Micol ile bir bağı olduğu ihsas edilen aynı komünist gencin, sanat ve sevgi üzerine de liberal kahramanımıza karşı dile getirdiği ilginç tezleri var. “Eleştirmenlerimiz”, Türk çürümesini hazırlayan liberal ve sol gösterişli bir sürü “çağdaş ve ılımlı” Adolf Eichmann, böyle şeyleri ya hiç görmüyor ya da farkına varsa bile uğraşmıyor. Boşluk doldurma işlevini kötüye kullanırlarlarsa, ekmek kapısının kapanacağını düşünüyor olabilirler. Peki Ömer Türkeş’in Murat Yetkin’le, onun da daha büyük patron katıyla paspaslık dışında bir ilişkisi olabilir mi? Sonuçta, hepsi birer masabaşı tetikçisidir. Elbette orijinal Eichmann’dan farklıdırlar: Yeni ortaçağımızın bu sol liberal Eichmann’ları, Arendt’ten el alarak söylemiş olalım, “kötünün bayağılığını” değil “bayağılığın kötülüğünü” temsil etmektedir. Hitlerci kötülükten çok farklı bir kötülük resmiyle karşı karşıyayız. “Yeni ortaçağımızın cilvesi” diyelim. 

Giorgio Bassani’nin hakkını yemeyelim. Gerçekten ilginç bir yazardır. Mesela ünlü Vittorio De Sica’nın 1970 tarihli ve izleyeni bile utandıracak kadar o kötü filmine kaynaklık eden bu romanda, Mussolini politikalarını korkuyla bekleyen yaşlı ve Yahudi babanın, aşk kırgını oğluna küçük söylevi, kitabın en güzel bölümlerden biridir: Dünyanın kaç bucak olduğunu öğrenmek isteyenin en az bir kez ölmesi gerektiğini söyler ve bu ölümün mümkün olduğu kadar genç yaşta gerçekleşmesini ister. Çünkü bu erkenlik, ölüm sonrasında o insanın kendini toparlaması ve yeniden doğması için bir şanstır. Kitabın en güzel bölümlerinden biri, dedik... 

İyi de, kitapla ilgili diğer “eleştirel” yazılarda bunlara rastlayabildik mi? Tanıtım olunca, tanıtımın sınırlarını eleştiri sanınca, kitabın gerçekten önemli bölümlerine değinmek ve bu bölümleri gerek tarihsel gerekse edebi içerikleriyle bir değerlendirmeye tabi tutmak abesle iştigal oluyor. Misal: Boşluk dolduran Ömer Türkeş, böyle anlamsız ve gereksiz satırlarla yasak savmayı, tabii bu arada “medar-ı maişet motorunu” da yürütmeyi başarıyor. 

Bunların hepsi birer Eichmann. 
Bunlar her şeyi başardılar. 

Sadece boşluk doldurmak değil yani. Bunların hepsi, çok yazan/yayımlayan cahilinden az yazan/yayımlayan enteline, yani Enver Ercan ve Metin Celal’lerden Nurdan Gürbilek ile Necmiye Alpay’lara, onlardan Ömer Türkeş-Semih Gümüş “celep okuluna”, Varlık’ı, Milliyet Sanat’ı, Kitaplık’ı, Taraf-Radikal-Cumhuriyet Kitap’ı fikirsiz karalamalarla dolduranların hepsi, AKP faşizminin gökte ararken yerde bulduğu Adolf Eichmann’lardır. Bayağıdırlar, sol gösterirler, kötülüklerini renkli edebiyat kağıtlarına sarıp sarmalarlar. Bu yoldan, adım adım bir kan denizine dönüşen bugünün tüccar imamlar “demokratur”unu, yani sandık onaylı yeni bir faşizmi hazırlamış oldular. 

Tekrar: Hitler’in emriyle elini bizzat kana bulamadan milyonların imhasına aracı olan bu “masabaşı faili” Adolf Eichmann için Hannah Arendt “kötünün bayağılığı” (die Banalität des Bösen) kavramını üretmiş ve böyle tarihe geçmişti. Ömer Türkeş-Semih Gümüş ve yandaşları, edebiyatımızı da gasp edebilmiş bütün bu 12 Eylül üretimi “sol liberaller”, yeni ortaçağımızın ve yeni faşizmlerimizin yeni Eichmann’larıdır. Bir korkunç bayağılıkla karşı karşıyayız. Sosyalizmden nefret ve korku, eski solcuları işte bu hallere sokuyor. Bir sürü Frankenstein... 
Giorgio Bassani gibi tescilli, ama abartılmaması gereken bir antifaşist yazardan nerelere geldik? Peki, bizdeki bu “çağdaş” Eichmann’larla başka nereye gidebilirdik ki? Çöküşümüzün kahramanları her yerde işte. 

Bunlar her şeyi, en çok da ilerici tarihimizi ve güncelimizi kirletiyor. 

Elbette umut yok değil: İçsavaşımızda, kültür endüstrisinde, bu tür “kâzip şöhretleri” hedef alan edebi gerilla hareketlerinin hiç iktidar şansı olmadığını söyleyenler, düzlemleri birbirine karıştıranlardır. Tam tersine, var öyle bir şans. Ne demek istediğimizi anlatmamız gerekiyor. Anlatırız. 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
  • Kızılırmak - Karakoyun / Lütfi Akad, Yılmaz Güney'i ve Sinemasını anlatıyor-211 Eylül 2017 Pazartesi 12:36
  • Lütfi Akad, Yılmaz Güney'i ve Sinemasını anlatıyor-110 Eylül 2017 Pazar 19:15
  • Kütüphane sorunu08 Eylül 2017 Cuma 17:38
  • Batmayan güneşe yazılan tarih: Suriye08 Eylül 2017 Cuma 15:13
  • Sinema tek ses, tek yürek direniyor!07 Eylül 2017 Perşembe 17:50
  • Deyrezzor: Direniş05 Eylül 2017 Salı 15:03
  • Hama gerçeği ve General Velid Abaza03 Eylül 2017 Pazar 19:36
  • Zennupya: Direnişin kadını31 Ağustos 2017 Perşembe 22:23
  • Artvin'e sadakat25 Ağustos 2017 Cuma 11:30
  • Helâlci sendika Konfederasyonu...24 Ağustos 2017 Perşembe 19:22
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)