• BIST 107.202
  • Altın 145,420
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 23 °C
  • İzmir 24 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 27 °C

Haydar Ali Albayrak: Safları ve planları belirlerken arılar ile fatihler arasında

Haydar Ali Albayrak: Safları ve planları belirlerken arılar ile fatihler arasında
'Komşun çocuğa tacizi hoş görürken, komşun karısını her gün döverken ve komşun yeri geldiğinde ağzından salyalar saçarak birilerini kastedip “öl desin ölürüz, öldür desin öldürürüz!” derken, o kaynaşma nasıl gerçekleşiyor?'

O gül gibi geçinip gitme, gül suyunda paklanma, aynı çatı altında birleşme nasıl mümkün oluyor? Komşun çocuğa tacizi hoş görürken, komşun karısını her gün döverken ve komşun yeri geldiğinde ağzından salyalar saçarak birilerini kastedip “öl desin ölürüz, öldür desin öldürürüz!” derken, o kaynaşma nasıl gerçekleşiyor? Olmuyor, bu ülke tarihine baktığımızda olmadığını görüyoruz. Yananlar ve yakılanlar olarak ikiye ayrılmamızı, mezhepsel bir kutuplaşma saymamalı ve sınırlandırmamalıyız.

Haydar Ali Albayrak

Pislik içinde yüzüyoruz. Çocuk tecavüzcülerine sahip çıkılan bir ülkede yaşıyoruz, ötesi var mı? Ve evet, biz her ne kadar kaçınsak da çamur üzerimize sıçrıyor. Sen sapıklığa karşı çıkıyorsun, alışveriş ettiğin esnaf “olur mu canım, hedef müslümanlar” diyerek kestirip atıyor. O, kestirip atıyor; iktidar hırsı ve yaltaklanma sonucu elde ettiği ticari imtiyazları, işletmesinin ölçeği ne denli küçük olursa olsun kör etmiş gözünü. Hatta işletmesi ne denli küçük ise o denli büyüme olanağı taşıdığından biat’ı ile beklentileri arasında bir kamçı sistemi kurmuş, zincir ve zemberek başkalarının elindeyken eline bir kamçı almış dövüyor kendini. Sahte bir boru tutuşturulmuş eline öttürmeye uğraşıyor; çirkin, kulak tırmalayan sesler çıkarıyor.
Tüm bunlar mide bulandırıyor. Yanı sıra yakında bir Kanada sendromu baş gösterebilir ülkemizde. Bir dönem Uruguay ve İskandinav ülkeleri popülerdi. Sıcağı seven Latin Amerika topraklarına giderken, ‘soğuğa uyum sağlarım, yeter ki demokratik başım ağrımasın’ diyenler Kuzey Avrupa’yı tercih ediyordu. Hoş, ortada bir iltica durumu yok. Her şey lafta, ‘bu ülkede yaşanmaz’ noktasında hemfikir olmuş bir kesim var. Ve bu kesimin kanı donuyor. Tecavüzler, kadın cinayetleri, gün yüzüne çıkan, daha doğrusu çıkarılmayan çocuk pornosu arşivleri... Listeler ve burukluklar uzayıp gidiyor. 

Kardeş katli vacip ülke
Ben bu çürümüşlüğün özünde bir fethetme arzusu görüyorum. Yayılmacı bir zihniyet ve sahip olma, iktidar yahut mevcut iktidarın ortağı olma arzusu... Bu arzuları hükümet politikaları nezdinde ele almamıza gerek yok. Bunu yeterince yapan var, bunun yapılmasının da ne kadar faydalı olduğunu bilemiyorum. Kimsenin kimseyi dinlemediği bir ülkede, iletişim neredeyse tamamen kopmuşken ancak bazı masallar anlatılıyor: “Hayır canım biz aslında gül gibi geçinip gidiyoruz, siyasetçiler tepişiyor.” 
O gül gibi geçinip gitme, gül suyunda paklanma, aynı çatı altında birleşme nasıl mümkün oluyor? Komşun çocuğa tacizi hoş görürken, komşun karısını her gün döverken ve komşun yeri geldiğinde ağzından salyalar saçarak birilerini kastedip “öl desin ölürüz, öldür desin öldürürüz!” derken, o kaynaşma nasıl gerçekleşiyor? 
Olmuyor, bu ülke tarihine baktığımızda olmadığını görüyoruz. Yananlar ve yakılanlar olarak ikiye ayrılmamızı, mezhepsel bir kutuplaşma saymamalı ve sınırlandırmamalıyız.
Ayrıca şu dönüşümün farkına varmak yararlıdır. İktidar, toplumu amaçları doğrultusunda kof hayallerle besleyerek, propaganda araçlarıyla fiştekleyerek Osmanlıcı bir ruh diriltti. Bu ruh çağırma ayini bana fethetme, kişisel bazda büyüme, genişleme çabalarının temelini düşündürüyor. Kuşkusuz 2002’den önce de Osmanlı hayranı hatırı sayılır bir nüfusa sahiptik. Osmanlı tarihsel olarak geçmişimizdi, coğrafik anlamda çok daha genişti; herkes ‘kardeş kardeş’ yaşardı kardeş katli vacip bir ülkede!

Fatih’in ölümcül fethi
Çocukluğumuza, belki çocukluğumuza inmeliyiz. Bu şiddet merakının geçmişini o günlerde aramalıyız. Ben ilkokula giderken bagajı ticari tipte bir Toros’a binerdim. Bu mavi araç okul servisimizdi. O dönem okul servisleri yaygın bir biçimde kurumsallaşmamış, başka bir deyişle mafyalaşmamıştı. Bu kaçak servise belki yirmi çocuk doluşur, kucak kucağa otururduk yolculuk ederken. Servisçimizin beni birkaç kez şoför koltuğuna, kapı ile kendi arasına oturttuğunu anımsıyorum. Direksiyon salladıkça simit karnıma değerdi. O günlerin birinde, bir okul çıkışı, elbet yer kapmak için koşup arka koltuğa oturdum. Ön koltukta yanılmıyorsam aynı sınıfta okuduğum bir arkadaşım vardı, adı Fatih idi. Haşarı bir çocuktu, kavga etmeyi severdi. Tuhaf bir davranışına tanık oldum. Ön cama konmuş bir arıya elinin tersiyle vurdu, arı ezilip gitti; Fatih elini çektiğinde arı cama yapışmış vaziyetteydi. Bu tuhaf davranışı aklıma kazınmıştır.
Öte yandan şanslı bir çocuktum, kitap okuma fırsatım oldu. Bu kitapların büyük çoğunluğu çocuk kitaplarıydı, hepsi de kıssadan hisse derslerle doluydu. Bu kitapların birinde rüzgâr ile güneş bahse tutuşuyorlardı, tam da bir kış günü. Adam paltosuna sarılı, atkısına iyice dolanmış başında şapkası yürüyordu. Kim paltoyu sırtından erken alırsa bahsi o kazanacaktı. Güneş kendinden emin bir tavırla önceliği rüzgâra bıraktı. Rüzgâr gülümsedi, ona göre çocuk oyuncağıydı bu iş, hava zaten soğuktu, adamın işi bitikti; bir fırtına her şeyi kökten çözerdi. Üfledi rüzgâr nefesini, şapkası uçtu adamcağızın. O geriye dönene kadar bir daha üfledi, çözüldü atkısı. Atkısını toplayayım derken paltosunun etekleri havalanıverdi, fakat adam direndi. Rüzgâr tüm gücünü harcasa da adam geri adım atmadı, savrulsa da ayakta kalmayı başardı. Sıra güneşe geçtiğinde adam rahatlamıştı, üşümesine rağmen geri dönüp şapka ve atkısını aldı, yeniden eski haline büründü. Güneş yüzünü gösterdi bu defa, adam gevşedi; epey şaşırmıştı atmosferin bu heyheyleri karşısında, hafiften alnında ter damlaları birikti. Şapkasını çıkarıp aldı eline, güneş ılıklığını yaydıkça atkısını da çıkardı. Adam bunalmadı aslında, yaşadığı fırtınanın ardı sıra çözülüyordu tam tersine ve nihayet düğmelerini çözdü paltosunun astı koluna. Güneş bahsi kazanmıştı. 
Bu hikâyeyi Fatih’in arıya uyguladığı sebepsiz şiddetten önce veya sonra okudum, tam kestiremiyorum ama şu dersi çıkardım, doğaya egemen olma sevdası insanın kibrinden kaynaklanıyordu. Rüzgâr zorba insanı ve iktidarı temsil ediyordu. Güneş ise güler yüzü ve belki işte o kaynaşmış toplumu, evrensel değerler çerçevesinde bir araya gelmiş insanlığı; sen tokken komşunun fitre ve sadakayla doymadığı ya da aç kalmadığı, çocuklarını koruma kaygının karşısına çıkarları koruma kaygılarının dikilmediği bir dünyayı anımsatıyordu

Çocuğun adının Fatih olması ilginç bir tesadüftür. O yaramaz çocuk arının yaşam alanını fethetmişti, canını almak pahasına, bundan kuşkusuz zevk de duymuştu. Sırıtışı ile rüzgârın öyküdeki o çirkin gülümsemesi arasında tıpa tıp bir benzerlik kurulabilirdi.
Bu hikâyeyi neden anlattım? İnanın ben de bilmiyorum, içimden geldi anlattım demeyeceğim. İnsan çağrışımlarla yaşamını sürdüren, örtüştürmeyi bilen, üstünü örtmek kadar geçmişini de deşmeyi seven bir varlık. Buna her zaman yanaşmaması ayrı bir sorun, orası başka. 

Aynı masada arı, kedi, güneş bir de ben


Dün bir masada otururken bir arı fark ettim. Çelimsiz, güçsüz bir arı, uçmaya mecali kalmamış... “Arı vurur, akrep sokar, yılan ısırır” korkularıyla büyüdük. Kimimiz bu korkularından fethetme arzusu devşirdi, kimimiz yüzleşebildi. O arıyı tedirginlikle izleyip yahut defetmem de tercihim olabilirdi. Fakat yapmadım, işaret parmağımla kanatlarına dokunmaya başladım, sonra daha da ileri gidip iğnesinin olduğu yerde gezdirdim parmağımı, bir reaksiyon göstermesini beklemeden. Size romantik ve reel siyaset dışı gelecektir ama ona güç vermek için dokundum. Arının hareket etmeye pek niyeti yoktu. Bir kedi zıpladı masaya, o da hastaydı sanırım, gözleri enfeksiyon kapmıştı büyük olasılıkla. İlkin arıya doğru seğirtti meraklı bakışlarla;  engelledim kediyi, kuruldu yerine ve uyuklamaya başladı. Bir zaman sonra arının uçup gittiğini gördüm. Ne ben arıyı fethettim, ne kedi arıyı fethetti; ne de arı çıkardı iğnesini. Ben okşadım her ikisini de. 
Masadan kalktığımda mutluluk duyuyordum. Bu çirkin günlere karşın içimde bir sevinç kıpırdıyordu. Kimseye sahip olmamış bilakis sahip olmam gerektiği kaygısından uzaklaşmıştım.
Bizler, evet, bu ülkeden uzaklaşabiliriz; uygun şartlar yaratıp sendromlar ve bataklıklar içinde debelenmektense kuantum fiziği hakkında konuşabilen başbakanların ülkesine gidebiliriz. Ama arılara sırt dönüp onları Fatih’lerle yalnız bırakmak; yolunda yürüyen insanları fırtınanın insafına terk etmek bana ürkütücü geliyor doğrusu.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Yeraltından seslerYeraltından sesler03 Haziran 2016 Cuma 06:47
    Çürüme, hemen şimdi!Çürüme, hemen şimdi!01 Haziran 2016 Çarşamba 12:37
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)