• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 20 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 26 °C
  • Antalya 25 °C

İki, Üç, Daha Fazla 14 Temmuz

İki, Üç, Daha Fazla 14 Temmuz
"Bizler üretenleriz ve ölenleriz. Bizler özgürlüğü, adaleti, kardeşliği hak ederiz. 14 Temmuz günü artık burjuvazinin değil, bizimdir..."

Özer ÇİFTCİ

Her yerde patlama olabilir. Bu sefer de Fransa’da oldu ama durum o kadar basit değil. Avrupa-merkezci gözükmekten bir an korkmadan Fransız Devrimi’nin günü olarak kabul edilen 14 Temmuz gecesi pek çok insanın katledilmesi, söz konusu vahşi eylemin sembolik önemini gözlerden saklamamalı. Fransız Devrimi burjuva aydınlanmacılığının bir ürünüdür ve burjuvalara bırakılamayacak kadar değerli ideallere sahiptir. Şimdilerde aşağılanan Jakobenlerce feodalizme karşı başarılmıştır. Jakobenlerin talihsizliğini Robespierre’in şahsında Deniz Hakan şöyle ifade etmektedir:

“Robespierre’in talihsizliği, bir burjuva devriminde kamu çıkarını, inadı ve ‘bozulmaz kişiliği’ ile koruyabileceği yanılgısı olmuştur. Kilise topraklarının kamulaştırılması gibi radikal kararlara imza atarak temelini hazırladığı burjuva düzeni yerleşecekse, kamu çıkarı için mücadelenin ve Robespierre’in öldürülmesi de giyotin kadar zorunludur, gecikmediğini biliyoruz.”[1]

Bir karşı devrime dönen Fransız Devrimi burjuvazisi iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra feodalizme karşı kendine kattığı baldırı çıplakları yok etmekten geri kalmadı. Önceleri feodalizme karşı kitleleri kendisine yedeklemek için sunduğu eşitlik-özgürlük-kardeşlik idealini gerçek anlamda hayata geçirme fikrini kısa bir zaman içerisinde terk etti. O andan itibaren de ilk önce Bolşeviklerin ve sonra da bütün dünya ilericilerinin gerçekleştirmeyi kendilerine görev saydıkları bu ideal hâlâ insanlığın yaratmış olduğu en büyük ideal olma özelliğini korumaktadır. Onu yaratan burjuva sınıfı artık gericileşmiş olsa da bu gerçek değişmez. Yani burjuvalara rağmen bu ideale sahip çıkılmalıdır ama solun kendisine biçtiği bu misyon uzun zamandır aşağılanmakta.  

Post-modern tezlerle karışık ikinci Cumhuriyetçilik tartışmaları bu bağlamda akla gelebilir. Sakman “Tıpkı bizim 2. Cumhuriyetçiler gibi batılı bazı aydınlar arasında da bu aralar Magna Carta alerjisi baş gösterdi” demektedir.[2] Batı’da uzun yıllardır Moderniteye karşı bir saldırı olduğunu gözlemliyoruz. Gelenekçiler olarak muhafazakârlar ile aşırı özgürlükçü solcu denilen post-modern kesimin kesiştiği küme Moderniteye karşı küme. Her iki grubun Modernite karşıtlıklarında kendine özgü tercihleri olabilir tabii ama bu sonucu değiştirmez. Cumhuriyet kavramının baskıcı ve despotik olduğu yolunda yüz binlerce sayfalık analizler herhâlde yalnızca akademik uğraş olsun diye yazılmıyor. İşin içinde oyuna gelinmemesi gereken bir nokta var.

Artık dünya egemenleri bir zamanlar sermaye düzeninin yarattığı değerlere kağıt üzerinde bile tahammül edemiyorlar ve onları fiilen yok etmenin yanı sıra teorik olarak da öldürmeyi amaçlıyorlar. ‘Fransız Devrimi olmasa da olurdu. Çok kan akıttı. Bazı şeyler daha yavaş olabilirdi’ türünden tarihe yaklaşanlar bugün gelinen noktada Cumhuriyet kavramının ölüm döşeğinde yatmasının mimarlarıdırlar. Sistem o kadar sinsice işliyor ki Cumhuriyeti solcu, liberal denilenlere boğduruyor. Tıpkı Türkiye’de Sivas ve Maraş katliamlarının sosyal demokrat hükümet dönemlerinde gerçekleştirilmesi gibi. Birileri ellerini kirletmiyor; öldürmek istenilen kişi, o kişinin bir çocuğu olabilecek kadar gerçekten ona yakın bir insan tarafından yok ediliyor, yıkmak istenilen bir kurum, ona en çok ihtiyacı olan tarafından çökertiliyor. Çok ilginç bir tablo karşısındayız.

14 Temmuz günü katledilen insanlar fiziksel şiddetten öldülerse, geride kalan bizler ise daha şiddetli ve insanı küçültücü olan sembolik şiddetten ölüyoruz. Yani anayasanda yazan kanunlar işlemez artık diyor birileri. Orada var ama çok konuşursan kafanı koparırız diyor birileri. Toplumlar arasındaki mücadeleyi din eksenli düşünen, Moderniteyi salt Hıristiyanlıkla özdeşleştirip ondaki laik özü çöpe atmaktan keyif alan bir düşünce tarzı artık siyasette yerini bulmuş ve meşru addedilen bir tarz.

Mazlum İslam halkları, mazlum Güney Amerika ve Asya halkları gibi özgürlüğe koşmalıdır ve bunun için çabalamalıdır ama bu çabaları emek eksenli olmadığı sürece kör bir medeniyet boğazlaşmasının kalbinde kanarız her zaman. Bizler üretenleriz ve ölenleriz. Bizler özgürlüğü, adaleti, kardeşliği hak ederiz. 14 Temmuz günü artık burjuvazinin değil, bizimdir. Kendisine ilerici diyenlerin bu söylediklerime aşamacı görüş, kendine görev çıkarma gibi yakıştırmalarla aşağıladıklarını şimdiden duyuyorum ama hiçbir önemi yok bunların. Artık tarih göstermiştir ki laiklik özgürlüğün olmazsa olmazıdır. Laiklik, cumhuriyet, ilerleme kavramlarına geriden yapılan hiçbir eleştirinin kıymeti yoktur. Aklın özgürleşmediği bir yerde, düşünce diye bir şey söz konusu olamaz. Fransa’nın bugün yüzde yüzü anti-cumhuriyetçi de olsa 14 Temmuz hakkındaki düşüncelerimizi değiştiremeyiz çünkü iş artık Fransa’dan ve burjuvaziden çıkmıştır.

Eagleton özgürlükçü kötümserlik dediği post-modernizme karşı tezler geliştirdiği kitabında, ilerici düşüncenin günümüzde çok zayıf düştüğü ve yenildiği yolundaki ön kabule çatarak, “ama her şeyden önce ya bu yenilgi gerçekte asla yaşanmadıysa?”[3] diye sormaktadır. Gerçekten de yenilgi denilen bir şey varsa ilk önce kâğıt üstünde gerçekleştirilmektedir. İlk önce beyinler uyuşturulmakta ve insanlar inandıkları şeylere karşı şüpheci kılınmaktadır. Kavramların içerikleri boşaltılarak, ilerici-gerici gibi ayrımlar şematik addedilmekte, insanların darmadağın olmuş beyinleri her denileni onaylar hâle getirilmektedir. Bu son olay göstermiştir ki savaş artık basit bir terör sorunu değildir. Sorun insanlığın 250 yılını yok etme çabası güdenlerin varlığıdır. Zamanı geriye akıtmaya çalışanların amacı kendi lüksleri ve sefahatleri ve kazanacakları çok para var bu işte ama bizim bu işten hiçbir kazancımız yok. Fransız Devrimi’ni daha ileriye götürelim derken, şimdi onu sahiplenmek zorunda kalıyorsak, bu geriye doğru bir savruluştur. Sıkı tutunmazsak yok oluruz. Korumak zorunda olduğumuz 14 Temmuz noktasını en temel nokta olarak belirlemeli ve onu daha ileriye taşıma gayesi gütmeliyiz. Görüşlerimiz ne kadar ilerici olursa olsun, toprağı tutma gücü bulamaz ve 14 Temmuz’la birleşip büyüyemezlerse, yok olur gideriz.

[1] Deniz Hakan, “Artık Demokrat ve Ahlaksız Adamlarız”, s. 87, içinde Yalçın Küçük, Çıkış: Ansiklopedi 2, İstanbul: Tekin, Kasım 2015.

[2] Sabahattin Sakman, ‘Batı’nın İkinci Cumhuriyetçileri’, Yurt, 12 Temmuz 2015.

[3] Terry Eagleton, Postmodernizmin Yanılsamaları, Çev. Mehmet Küçük, İstanbul: Ayrıntı, 2011, 2. Basım, s. 33.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • TEOG bahane oyun şahane! (1)28 Eylül 2017 Perşembe 13:36
  • Orhan Kemal (4)28 Eylül 2017 Perşembe 10:03
  • Irak Kürdistanı: Halkın iradesi mi? Aşiret sultası mı?27 Eylül 2017 Çarşamba 22:01
  • Orhan Kemal (3)27 Eylül 2017 Çarşamba 00:01
  • Orhan Kemal (2)26 Eylül 2017 Salı 07:07
  • Akrep sahibine döndü: AKP kendi cihatçısıyla savaşacak!25 Eylül 2017 Pazartesi 11:47
  • Orhan Kemal (1)25 Eylül 2017 Pazartesi 11:26
  • Kalkıp göç eyleyeli 32 yıl oldu ama... Ruhi Su’nun sesi bugüne nasıl ulaştı?20 Eylül 2017 Çarşamba 17:00
  • Tarık Akan'a gecikmiş bir veda yazısı16 Eylül 2017 Cumartesi 13:39
  • Hudutların Kanunu / Lütfi Akad Yılmaz Güney'i ve Sinamasını anlatıyor-416 Eylül 2017 Cumartesi 13:32
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)