• BIST 94.541
  • Altın 194,542
  • Dolar 4,7355
  • Euro 5,5009
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 14 °C
  • İzmir 21 °C
  • Adana 20 °C
  • Antalya 21 °C

İktidar Sarsılırken

Deniz YILDIRIM

Hep muhalefetin stratejisinden, genel gidişinden söz ediyoruz. “Erdoğan karşıtlığı”na sıkışma ve sistemi oylatma yerine “kişiyi kişiyle yenme” tuzağına düşme dışında Muharrem İnce iyi gidiyor; kitleleri arkasından sürükleyecek bir taban heyecanı yaratıyor. Cuma gecesi Kadıköy’deki miting de, Anadolu’daki mitingler de bunun kanıtı.

Ama ya iktidarın stratejisi ne? Bugün buraya bakalım; son 15 günü bu olasılıklar çerçevesinde değerlendirelim.

Erdoğan’ın kampanyanın başından beri seçime dair 5 ana stratejisi vardı.

Birincisi ve belki de en önemlisi, karşısındaki dağınık, farklı duyarlılıkları ve ideolojik pozisyonları olan muhalefet aktörlerinin yan yana gelmesini önlemek, iç çelişkilerini kaşımaktı. 7 Haziran seçimleri sonrası bunu başardığının farkındaydı. Fakat bu strateji, muhalefetlerin fedakarca yan yana gelişiyle çöktü.

İkinci stratejisi, seçimi klasik AKP-CHP kutuplaşmasına taşımak ve buradan hareketle büyük kitleyi yine etrafında toplamaktı.

Bunu İYİ Parti ve Saadet Partisi, milliyetçi ve muhafazakar siyasetlerin muhalefet bloğuna katılması bozdu. İYİ Parti ve Saadet’in Türkiye’nin geleceğine katkıları bu nedenle sadece nicel/sayısal verilerle ölçülemez. Aynı zamanda, hep eleştirdiğimiz Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu seçimdeki fedakarlıkları da tarihe not edilmelidir.

Üçüncüsüne gelelim. AKP-MHP bloğunun en zayıf karnı ekonomi. Düşünsenize; ülkede en son büyük kriz çıktığında, 2001’de bu koalisyonun ortağı Bahçeli yine koalisyon ortağıydı. Bu nedenle Erdoğan için ekonomiyi tartıştırmamak, olabildiğince güvenlik-savunma, iç ve dış tehditler merkezli bir kampanya örgütlemek hayatiydi; şimdiye kadar bunu da başaramadı. Apolet tartışmasının uzaması her ne kadar tartışmayı ekonomiden güvenliğe, AKP-MHP bloğunun sert çekirdeğine doğru kaydırsa da, atlatıldı. Üstüne üstlük, ekonomiden söz edildikçe iktidarın bir çıkış reçetesinin olmadığı da görülmeye başlandı. Erdoğan’ın konuya dair tek cümlesi “ben ekonomistim” oldu. Bu unvanı da tek parti CHP’si devrinde almış olabilir, bakmak lazım.

Erdoğan’ın dördüncü stratejisi, İYİ Parti ve Saadet’i olabildiğince görünmezleştirmekti. Televizyon ekranları özellikle de Akşener’e kapalı hale getirildi. Nedenlerini geçen hafta irdeledik; İnce’nin sarstığı iktidar tabanında arayış halinde olan sağ seçmenin en önemli adreslerinden birisi Akşener ve İYİ Parti. Bu nedenle oy kaybını sınırlamak, tartışmayı AKP-CHP arasında göstermek zorundalar.

Ve Erdoğan’ın son stratejisi, Meclis çoğunluğunu almak için HDP’yi baraj altında bırakmak. Bunun için sandık birleştirmelerden tutun da propaganda engellerine, Demirtaş’ın tutukluluğunun sürmesine kadar bir dizi ara mekanizma da işliyor. Seçim günü, OHAL’in katmerli uygulandığı Doğu ve Güneydoğu şehirlerinde bu ara mekanizmanın tüm devlet imkanlarıyla HDP’yi baraj altı bırakıp Meclis çoğunluğunu AKP-MHP’de tutmak için neler yapacağını göreceğiz. O 26 maddelik seçim paketi geceyarısı yangından mal kaçırır gibi boşuna geçirilmedi.

Bunlar seçim stratejileri. Kaybedeceğini anlayınca elbette seçim dışı, gayri-nizami stratejilerini devreye sokmak için elinden geleni yapacaktır. Ama biz şimdilik seçim üstünden gidelim.

Çıraklık, Kalfalık, Kıraathane Devri

Dikkat edilirse bu 5 ana stratejinin ortak özelliği, AKP’nin ya da Erdoğan’ın kendi hikayesi, siyaseti üstünden gündem kuramaması; bütün yığınağını, iktidarını korumak ya da statükosunu sürdürmek için muhalefetler üstünden, muhalefetin engellenmesine, başarısız kılınmasına, yok sayılmasına, bölünmesine dayalı bir plana göre yapıyor olmasıdır.

Bu seçimde muhalefet bloğunun belki de en önemli başarısı ve gelecek süreci, seçim sonuçları ne olursa olsun, asıl belirleyecek olan da artık budur.

İktidar kendi oyununu kuramıyor, “yeni”yi vaat edemiyor, statükoyu temsil ediyor. Er ya da geç bu hikaye bitecektir; tarih örnekleriyle dolu.

Diğer yandan bu ana stratejileri bugüne kadar tamamlayan, hareketi yükselten en önemli unsur hep Recep Tayyip Erdoğan etrafında örülen kişi kültü olmuştu. Hatırlayın, Erdoğan hareketin başarısı üstünde yegane etkinin kendisinde olduğunu göstermek için 7 Haziran’dan sonra 1 Kasım’a giderken direksiyonu eline alıp partisini yeniden tek başına iktidara taşıyan lider pozisyonunu görünürleştirmeye çalışmıştı. Bunun sonucunda da Davutoğlu, Gül gibi parti içi iktidarını paylaşmış ya da paylaşma eğilimi olan kim varsa tasfiye etti. Ülkedeki tek kişi rejimini, önce partisinde kurdu.

Ve hep “ben meydanlara çıktım mı, televizyonlarda konuştum mu işin rengi değişir, rüzgarı döndürürüz” özgüveni vardı Erdoğan’da. 16 yıldır tüm seçim kampanyalarında bunu gördük.

Oysa bu seçimde belki de ilk defa Erdoğan meydanlara çıktıkça, televizyonlarda konuştukça rüzgar iktidar değil muhalefet lehine daha da fazla esiyor.

Erdoğan’ın yorgunluğu, sık hata yapması, en hafif ve kibar deyimiyle sürekli yanlış bilgi vermesi, prompter takılınca bir dakika donakalması, canlı yayında o gün gittiği mitinglerle ilgili sufle alması gibi birçok unsur bir araya geldiğinde, Erdoğan’ın sahneye çıkması ilk kez kafası karışık AKP seçmenini yeniden “lider” etrafında kenetleyen değil; soru işaretlerini çoğaltan bir etki yaratıyor.

Diğer yandan Erdoğan’ın geçen hafta katıldığı 4 televizyon programının izlenme oranları da sırasıyla istikrarlı şekilde düşüyor; 27. sırada kalıyor ve muhalefet liderlerinin sınırlı televizyona çıkışı nedeniyle merak eden, arayıştaki seçmen “ne diyorlar acaba?” diye muhalefet liderlerine daha fazla kulak kabartıyor.

Erdoğan heyecansız, hikaye üretemeyen, seyirci toplayamayan, oyun ve gündem belirleyemeyen yorgun bir lider temsiliyetine dönüşüyor. 16 yılın sonunda, “24 Haziran seçimlerini öncekilerden ayıran nedir?” derseniz, ben seçime 15 gün kala bunu birinci sıraya yazarım. En düşük desteğin yeni seçmenlerden, genç seçmen kitlesinden geliyor olması da bu resmi tamamlıyor.

Nitekim son olarak önerdiği “çılgın proje” Millet Kıraathanesi de bunun en açık kanıtı.

Halk işsiz, halk geçinemiyor, ideolojik saplantılarla eğitimi bitirdiler, çocukların ve ülkenin onlarca yıllık geleceğini çökerttiler, gençlerin geleceğe bakarken umudu yok, işsizlik sarmalında tutunmaya çalışıyorlar. Ülkenin milli parası, yabancı paralar karşısında tarihi değer kayıplarını yaşıyor. Enflasyonda, sıcak paracılara akıttığımız faizde dünyada ilk 5’e yürüyoruz; bu ortamda Erdoğan’ın önerisi Millet Kıraathanesi.

Ağırlaşan sorunlar karşısında bu iktidarın ne ciddiyetinin ne de bir çözüm, çıkış reçetesinin bulunmadığının daha açık kanıtı ne olabilirdi?

15 Güne 3 Öneri

Bir yandan da muhalefet inisiyatifi ele geçirdikçe iktidar bloğu içindeki ittifaklar da sarsılıyor. Bahçeli’nin AKP’li vekil adaylarına dönük yaptığı sert açıklamalar ve af konusundaki ısrarını sürdürmesi bunun kanıtı. Kaybetme psikolojisine kapılan her ittifak, sonucu görmeden çözülme işaretleri verir.

Bu noktada, kalan 15 günde muhalefete 3 temel önerim var.

Birincisi; iktidar bloğu/koalisyonu partileri aşan, içinde devlet aygıtlarını da barındıran bir yapı taşıyor. Buradaki iç çelişkiler derinleşirken, çatlaklar artarken bu çatlakları kapatan, iktidar koalisyonunu yeniden kenetleyen çıkışlardan kaçının. Apolet tartışması gibi tartışmalardan söz ediyorum.

İkincisi, iktidarı anlatmayın. Yapacaklarınızı anlatın. Somut, gündelik hayata dokunan ve gerçekçi bir krizden çıkış reçetesine halkı ikna etmek zorundayız. Ve tekrar ediyorum, “Erdoğan karşıtlığı”na sıkışmayın. Bu seçimde AKP’den muhalefete geçecek 10 puanlık seçmen, 40 puanlık diğer sert tabanı da çözecek zaten. AKP iktidar için kurulmuş, hiç muhalefet olmamış parti. İktidardan gideceği anlaşıldığında, oradaki 40 puan da dağılacak. Enerjiyi “kopuşa yakın, arayışta”, anketlerde kararsız görülen seçmen oranının da üstünde olduğunu gözlemlediğim AKP seçmenine harcayın. Erdoğan’ı her yaptığı kötü bir lider gibi yansıtırsanız, bu 10 puanlık seçmende karşılığınız olmaz.

Üçüncüsü; “bu sistemi en iyi Erdoğan mı uygular İnce mi uygular?” tartışmasından da çıkın. Erdoğan 16 Nisan referandumundan hemen sonra, Mayıs ayında partisinin başına geçti ve partili cumhurbaşkanlığı başladı. O tarihten bu yana bu sistemin fragmanında enflasyon, pahalılık, işsizlik, devalüasyon, faizler aldı başını gitti; keyfi bir cümlesiyle TEOG’u kaldırıp bugünkü geçiş sınavı kaosunu yaratabildi.

Araştırmalara göre Erdoğan’ın görev onayında 16 Nisan referandumundan bu yana 7 puan düşüş var. Demek ki halk, sistemin fragmanını bile görüp tehlikeyi sezmeye başladı. Bunu anlatın; sistemin tam uygulandığında getireceği zararları, krizi, olağanüstü tek adam yetkilerini ve faturayı bize, yani halka kesmeye hazırlandıklarını. Şehir hastanelerine “müşteri” yaratmak için bizi daha da hasta edeceklerini, bunu ilan ettiklerini, “inşallah” dediklerini anlatın. İktidarın geçmişini değil, bu iktidarın yeni sistemle getireceği felaketi anlatın.

Kişiye değil sisteme odaklanın.

Bu seçim kazanılabilir; az sabır, çok cesaret ve en çok da akıllı hamlelerle.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    1234567
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)