• BIST 107.202
  • Altın 145,263
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 28 °C
  • Ankara 29 °C
  • İzmir 31 °C
  • Adana 34 °C
  • Antalya 30 °C

İlhan Cihaner: Gezi mazi değil, devam eden bir ruh

İlhan Cihaner: Gezi mazi değil, devam eden bir ruh
İlhan Cihaner: Türkiye’de savcı veya yargıç bir durum karşısında konum alırken; “Recep Tayyip Erdoğan bu durumda nasıl davranırdı” düşüncesiyle hareket ediyor artık.

CHP İstanbul milletvekili İlhan Cihaner ile birlikte Gezi direnişinin 3 yılında, Gezi’nin toplumsal ve siyasal yaşama etkilerini konuştuk. Hafızalardaki tazeliğini koruyan ve Türkiye’nin geleceğine dair derin izler taşıyan bu direnişin geçmişte bıraktığı izleri takip ederek bugünün sorunlarına ışık tutmaya devam ediyoruz.

Gezi ailelerine düşman hukuku uygulandığına dikkat çeken Cihaner, Gezi direnişine katılan gençlerin politik bir program etrafında birleştirilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Çağdaş [email protected]

Gezi direnişinin 3.yılındayız, bizimle o günlerden unutamadığınız bir anıyı paylaşır mısınız?
Beklemediğim bir yerden sordun açıkçası. Her anı özeldi bu yüzden pek çok şey anlatılabilir Gezi direnişiyle alakalı olarak. Çadırların yakılması ve polisin vahşice saldırısının öncesinde Melda Onur ve Müslim Sarı ile birlikte parktaydık. Müdahalenin olacağından çekinen gençler derme çatma bir barikat yapmışlardı. Sonunda beklenen oldu ve polisin sert müdahalesi gerçekleşti. Bu sert müdahale ilk kıvılcımdı diyebiliriz. Burada bir birikimden söz edebiliriz. Yıllarca polisin her türden demokratik refleksi bastırdığını düşünürsek, insanlar bu anlayışa dur demek istediler.

Beni en çok etkileyen sahneyi ise direnişin üçüncü ya da dördüncü günü Ankara'da yaşadım. Mülkiyeliler Birliğini, Ankaralı hekimler yaralılar için revire çevirmişlerdi. Polisin oraya da müdahale edeceği kaygısı vardı. Genç bir kızımız vardı canla başla çalışıyordu. Çok zayıf ve minyon tipli birisiydi. Koluna kan grubunu yazmıştı. O küçücük bedeniyle yaralıları büyük bir azimle taşıyor ve direnişçilere yardım ediyordu. Gazdan göz gözü görmediği, nefes almanın imkânsız olduğu bir ortamda,  yüzüne bir bez parçası bağlamıştı ve öne atılıp yaralılara yardım etmekten çekinmiyordu. Bu sahne halen daha hafızamdaki canlılığını korur, unutamadığım anlardan birisidir.

Gezi direnişinde pek çok gencimizi ve iyi insanı yitirdik. Yaşamını yitiren insanlarımızın verdiği hukuk mücadelesinde çeşitli skandallar yaşandı ve aileler mağdur edildi. Bir hukukçu gözüyle değerlendirecek olursanız mağdur ailelere de düşman hukuku uygulandığını söyleyebilir misiniz?
Türkiye’de kamudan kaynaklı hak ihlalleri davalarında bir cezasızlık pratiği var. Davaları sürüncemede bırakıyorlar, kamu görevlilerini toplum önünden uzaklaştırıp olayın unutulmasını ya da soğumasını bekliyorlar. Bu aşamada pek çok yöntemi devreye sokabiliyorlar. Gerekirse yasaları zorluyorlar veya değiştiriyorlar. Türkiye’deki ceza yargılamalarında özellikle de kamu görevlilerin yargılandığı davalarda ‘ceza’ tam tersi mağdur ailelere dönük bir silah olarak dahi kullanılabiliyor. Gezi protestoları sırasında da çeşitli ihlalleri gördük.

fft16_mf3432810.jpeg

Örneğin; Çevik kuvvet polisinin kask numaralarını silerek direnişçilere uyguladığı ‘orantısız şiddet’, yasaların nasıl kamu görevlilerince kolaylıkla çiğnenebildiğinin açıkça göstergesidir.

fft99_mf3356116.jpeg

İzmir’de hafızalardan silinmeyen bir görüntü kaydetti gazeteciler; Kordon'da yürüyen gençlere polisler şiddet uyguladı. Bu görüntüler şiddetin küçük bir bölümünü gösteriyordu bizlere. Göstericilerin kafasında tuğla kırmaktan tutun, açıkça insanları öldürmeye dönük eylemlere kadar giden bir şiddet sarmalı ile karşı karşıyaydık. Halkı korumakla yükümlü bu kişilerin nasıl kendilerini halktan ve yasalardan üstün gördüğünün açık birer delili oldu tüm bu yaşananlar. Bununla birlikte bu cezasızlık mekanizmasına güveniyorlar ve buradan cesaret alıyorlar.

“İKTİDARLA YARGI ÖZDEŞLEŞMİŞ DURUMDA”

Şimdilerde ise karşı karşıya olduğumuz durum daha vahim. Çünkü iktidarla yargı özdeşleşmiş durumda. Türkiye’de savcı veya yargıç bir durum karşısında konum alırken;“Recep Tayyip Erdoğan bu durumda nasıl davranırdı” düşüncesiyle hareket ediyor artık. Geçmişte eksik de olsa yargının özerkbir konumu vardı, şimdi artık onun da kalmadığını söyleyebiliriz. Bugün artık her ortam kameralarla izlenirken, hatta polis araçlarında bile bu kameralar mevcutken bu durumda dahi failler bulunamıyor. Uğur Kurt davasında yaşananları hepimiz biliyoruz. Ali İsmail Korkmaz davasında gazeteci İsmail Saymaz’ın özverisi olmasaydı deliller açığa çıkmayacaktı. Valinin o dönemdeki açıklamalarını anımsarsak; Ali İsmail’i arkadaşlarının dövdüğünü iddia ediyordu Vali. Suç işlediklerini iddia ettikleri Protestoculara yönelik uygulamaları, düşman hukuku diye tanımlayabiliriz. Ancak burada temel bir ayrım yapmak gerek, düşman hukuku şüpheliye ya da sanığa uygulanır. Tüm bu davalarda mağdur ailelere de bu hukukun uygulandığını açıkça görüyoruz. Bu durumun aşılması gerek.

Gezi’nin yarattığı enerjiyi ve siyasal etkilerini göz önünde bulundurursak Türkiye’de bir rejim değişikliğinin olabileceğini ya da Başkanlık sisteminin gelebileceğini düşünüyor musunuz?
Doğrusu şu anda Türkiye’nin dinamiklerinin bir başkanlık rejimine izin vereceğine inanmıyorum. Zaten bu dinamiklerin yarattığı basınç nedeni ile sürekli bu hayallerini revize etmek zorunda kalıyorlar. Bu tabi bizlerde de bir rehavet yaratmamalı. Recep Tayyip Erdoğan ve AKP, amaçları uğruna her türlü ittifakla bu hayali yerine getirmeye çalışacaktır. Bu ittifakı şuan MHP üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bu uğurda partinin iç işlerine bile karışmak durumunda kaldılar. Tam bu kritik süreçte bahsettiğim dinamikler; Gezi ruhunun içerisinde yatan güçlerdir. İktidar bunu görüyor ve bunu gördüğü için çekinceleri var. Bugün artık çete haline gelmiş durumdaki iktidar, tek kurtuluşunun başkanlık sisteminde olduğunu görüyor. Bunu zorlayacaklardır dikkatli ve uyanık olmakta fayda var.

1464865242.jpg

“DIŞARIDAN GELECEK HERHANGİ BİR MÜDAHALE HALKLARIN YARARINA OLMAYACAKTIR”

Türkiye’nin güncel sorunlarına dönecek olursak, dış politikamızın stratejik bir çöküş yaşadığını söyleyebilirim. Suriye'de yaşananlar ve Almanya Federal Meclisi tarafından onaylanan Ermeni soykırımına ilişkin yasa tasarısını dış politikamız açısından nasıl yorumluyorsunuz?
Almanya’nın uzun süredir beklettiği bu yasa tasarısını şimdilerde gündemine alması ve meclisten geçirmesi başka etkenlerle de ilgili bence. Tüm bu gelişmeleri geri kabul anlaşmasından ve AB ile kurulan ilginç ve ahlak dışı diyalogdan bağımsız olarak düşünemeyiz. Vize muafiyeti ve 72 şartın içerisindeki bazı kritik başlıkların bir türlü aşılamıyor olması bizi bu noktaya getirmiş olabilir. Özellikle, Terörle Mücadele Kanununda AB’nin istediği değişiklikleri AKP hükümeti inatla yerine getirmedi. Sonuçta anlaşma dediğiniz şeyin doğasında bu vardır. Onlar sizden bir şey talep eder, sizin de onlardan belirli talepleriniz olur, işinize gelirse imzalarsınız. Anlaşmayı kabul edip sonrada uymuyorum demek dış politikada nasıl bir iflasın içerisinde olduğumuzu kanıtlar niteliktedir.

Bir de Suriye meselesinde çok dillendirilen savaş suçları konusu var. Cihatçılara, IŞİD gibi örgütlere yapılan yardımlar ortada. Artık bizim insanımız dahi bunun doğruluğunu veya yanlışlığını sorgulamıyor. Bunları belgeleyen ve kaydını yapan ülkelerin olduğu anlaşılıyor. Rusya örneğin yaşanan uçak krizi sonrası belgelerini, insansız hava araçları ile çekilmiş olan tır konvoylarının görüntüsünü uluslararası kamuoyu ile paylaşmaya başladı. Gelecekte bunlar Türkiye’nin başına çok iş açacak. Lahey konusuna dönecek olursak, Uluslararası ceza hukuku böyle bir yargılamanın yapılabilmesini belirli şartlara bağlamış durumda: her şeyden önce mahkeme kişileri yargılar. Bunun dışında, sözleşmeye taraf olmak, taraf olan bir ülkede suçun işlenmiş olması ya da yargı yetkisinin tanınmış olması gibi koşullar var. Sorunlarımızı dış güçlere havale etmeden kendimiz çözmeliyiz. Emperyalizmin Orta Doğu'da yaptığı müdahaleler ve sonuçları ortada. Dışarıdan gelecek herhangi bir müdahale halkların yararına olmayacaktır. Tüm bu hukuksuzlukların ve Suriye’de kullanılan kimyasal silahların, savaş suçlarının hesabını bizler sormalıyız. Türkiye ne yapacaksa kendi dinamikleriyle ve gücüyle yapacaktır.

Gezi gençliğine nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?
Haziran direnişi aşılması kolay bir eylemlik değil. AKP, Gezi direnişini bağlamından koparmak ve kendine yönelik bir darbe girişimi olarak topluma algılatmak istedi. Bunlar uçuk kaçık fantezilerdi ve tutmadı. Gezi konusunda dikkat etmemiz gereken ilk nokta ise; bunu nostaljik bir duruma dönüştürmemek olacaktır. Politik yönleri ve talepleri ile Gezi’nin bugün de devam ettiğini fark etmek durumundayız. Eskiyen ya da yitip gitmiş bir şeyden yani bir maziden söz etmenin tehlikeli olduğu kanısındayım. Elbette Gezi büyüklüğü ve görkemliliği ile aşılması kolay bir eylemlilik değil. Ama gelecekte bunun aşılması gerekebilir. Gençlere şu mesajı vermek isterim; Gezi ruhunu politik bir programa dönüştürmek zorundayız. Geziye saldıranların sürekli bununla yatıp kalkması boşuna değil. Onlar kendi sonlarını görüyor Gezi direnişinde. Onun için bunu mutlaka ama mutlaka politik bir programa dönüştürmesi gerekir Haziran gençliğinin. Gençlerimizin umudunu ve o direniş ruhunu kaybetmemesini temenni ediyorum.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)