• BIST 103.020
  • Altın 188,447
  • Dolar 4,5620
  • Euro 5,3595
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 21 °C
  • İzmir 27 °C
  • Adana 32 °C
  • Antalya 30 °C

İran'da Zencani, Türkiye'de Zarrab, Amerika'da Bharara

İran'da Zencani, Türkiye'de Zarrab, Amerika'da Bharara
Prof. Dr. Taner Timur, bu haftaki yazısında, Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasından hareketle, AKP iktidarı ile ABD yönetimi arasındaki gerilen ilişkilerin arka planını; 17-25 Aralık olayını ve Erdoğan’ı nasıl bir geleceğin beklediğini yazdı.

“Peki, bu durumda 17-25 Aralığı nasıl açıklayacağız? Bu operasyonları yapanlar kimlere güveniyorlardı? Bir “darbe” yapacak güçleri olmadığını göremeyecek kadar gerçeklerden kopmuşlar mıydı? Hayır; aslında ortada belki gerçekten de bir “hükümet devrime planı” vardı, ama bu demokratik yollarla, AKP dışlanmadan gerçekleştirilmek istenen bir operasyondu.”

“ABD, Gülenci olsun, olmasın tüm dostlarını, ajanlarını ve de hırsızlıklara “evet” demeyi içine sindiremeyen tüm “doğrucu Davut”ları harekete geçirmiş, kendisini “kandırmış” AKP yönetimine bir ders vermek istemişti. Üstelik Erdoğan Suriye krizinde de beklenen kooperasyonu göstermemiş, Hamas, Müslüman Kardeşler ve El Nusra gibi güçlerle tehlikeli ilişkiler kurmuştu.”

Taner TİMUR

İki komşu, iki müslüman ülke. Biri Sünni, öbürü Şii. Biri petrol zengini, diğeri değil. Yüzyıllar boyunca aralarında hem savaşmış hem de ticaret yapmışlar. Ve bu arada kültürel alışverişten de geri kalmamışlar. Son iki yüzyıl içinde ise barış içinde yaşıyorlar. 

Barış içinde, ama dostluk içinde değil! Özellikle 1979 “Mollalar Devrimi”ni izleyen yıllara damgasını vuran Sünni-Şii çatışması aralarına nifak sokmuş. Ayrıca bölge dünya enerji kaynaklarının önemli bir kısmını barındırıyor ve bu da kapitalist metropollerin çatışmaya seyirci kalmamalarına yol açıyor. Çağdaş emperyalizmin gereği bu ve bu cephenin başını da ABD çekiyor. Bazen Başkan konuşuyor, bazen silahlar; ara sıra da savcılar.. Emperyalizmin dili bu! Arka planda ise çok-uluslu dev şirketler..

* * *

Kuşkusuz Wilson’un torunları bölgeye “emperyalizm” adına müdahale etmiyorlar. “Demokrasi” diyorlar; “insan hakları” diyorlar; “özgürlük” diyorlar.. “Barış” nutuklarıyla Irak’ı işgal edip bölgeyi kan gölüne çevirdiklerini unutturmak ister gibi! Uluslararası kapitalizmin savaş kışkırtıcılığı ve bölgesel savaşlar sayesinde ayakta durduğunu gizlemeye çalışarak! Ve gizliyorlar da.

Zaten şu günlerde de ABD’yi “Nobel Barış Ödülü” almış bir Başkan yönetiyor. Bu barışçı Başkan yönetiminde Pentagon bütçesi 500 milyar doları aşan rekor düzeylere ulaştı ve ABD dünya silah piyasasındaki payını % 29’dan (2006-2010), % 33’e (2010-2015) çıkardı. Sadece Suudi Arabistan’a, yani tarihinde savaş yüzü görmemiş bir ülkeye son on yılda (2004-2014) 75 milyar dolarlık silah satmış.

Eğer bu ülke “savunma bütçesi” itibariyle dünyada –Rusya’nın arkasında, İngiltere’nin önünde- dördüncü sırayı işgal ediyorsa kuşkusuz bu da Washington’un “başarı”sı! Ne var ki Amerika bununla da yetinmiyor; çıkarlarını tehdit eden ülkelere tek taraflı olarak mali ve ticari ambargolar da koyuyor. Nihayet son on yıl içinde dünyadaki 193 ülkeden 75’ine tek taraflı olarak ambargo uygulamış bir ülke söz konusu!

ABD AMBARGOSUNUN ANLAMI

Ambargo dedik ve böylece asıl konumuza geldik. Son günlerde Türkiye’yi sarsan Zarrab depremi de bir ambargo uygulaması ile başladı. Başlangıcı 1979’a kadar uzanan, fakat İran “ben de nükleer bir güç olacağım!” deyince 2009 yılından itibaren sertleştirilen bir ambargo kararıyla. ABD bu konuda önce BM’yi harekete geçirmiş, sonra bununla da yetinmeyerek yine tek taraflı önlemler almıştı. 

Peki, Amerikan Kongresi’nin böyle bir karar almaya hakkı var mı? 

Temel hukuk kuralları da, doktrin de “hayır!” diyor. Ne var ki paranız bir çeşit dünya parası olunca böyle zorba davranışlarda bir sakınca görmüyorsunuz. Kimse de karşı çıkamıyor. Zarar görenler arasında “ne hakla” diyenler; sızlananlar; eleştirenler oluyor, hepsi bu kadar! Üstelik “İsrail’i haritadan silme” gibi insanlık dışı amaçlar güdülen hallerde ambargoyu alkışlayanlar da çıkıyor.

Yine de mali ve ticari yaptırımlardan zarar gören ülkeler boş durmuyor; kaçamak yollar arıyor ve “cezalandırılan” ülkeyle gizli bağlar kuruyor. Bunun için de bir takım hırslı ve gözükara “iş adamları”na, paravan şirketlere ve koruyucu devlet kurumlarına ihtiyaç doğuyor. İşte İran’da Zencani, Türkiye’de de Zarrab adları böyle ortaya çıktı, ya da çıkarıldı.

İyi de, kim bu karanlık şahsiyetler? Nasıl güç kazandılar?

ZENCANİ VE ZARRAB KİMDİ, ROLLERİ NEYDİ?

Aslında Babek Zencani ile Reza Zarrab, sosyal köken ve yetişme koşulları itibariyle hayli farklı bir profil sergiliyorlar. Bunlardan Zencani 1974 yılında Tahran’da yoksul bir aile ocağında dünyaya gelmiş ve “iş hayatı”na da çok erken yaşlarda başlamış. Bir süre pazarda kıymetli taşlar sattıktan sonra, şoförlüğe başlamış ve sonra da –şans ya da açıkgözlük- İran Merkez Bankası başkanının şoförü olmuş. Ve kısa zamanda da Başkan’ın tam güvenini kazanmış. Onun talimatı ile resmi kurla cari kur arasındaki büyük fark üzerinde spekülasyon yapacak kadar! Bu bilgileri veren Newsweek yazarı (25 Mart 2016), “bu ticaret sayesinde, bir sürü genç adam küçük servetler sahibi oldu” diyor. Fakat Zencani’nin asıl yükselişi Mahmud Ahmedinejad’ın Cumhubaşkanlığı sırasında, özellikle de 2010 ambargosunu izleyen yıllarda gerçekleşiyor. Kendisi bu dönemde “devrim muhafızları” (Pasdaran-ı İnkılab) arasına katılıyor. 

Reza Zarrab ise dünyaya gözlerini 1983’te Tebriz’de, en az elli yıllık dış ticaret tecrübesi olan bir Azeri ailede açıyor. Ailenin bir ayağı Türkiye’de, diğeri de Azerbaycan’da ve Zarrab zamanla İran pasaportuna diğer iki ülkenin pasaportlarını da ekliyor. Fakat genç yaşta İstanbul’a yerleşiyor ve vatandaşlık aldıktan sonra da Sarraf oluyor. Şansı da, Zencani ile benzer koşullarda, İran’a konulan yasaklarla açılıyor. ABD Adalet Bakanlığı’nın, Zarrab’ın 19 Mart’ta tutuklanmasından sonra Kamusal İşler Ofisi sitesine koyduğu ve İran Merkez Bankası başkanına hitaben Farsça yazılmış 3 Aralık 2011 tarihli mektup son derece açıklayıcı.

Mektupta “Merkez Bankası’nın yüce lideri ve değerli memurlarının yaptırımlara karşı oynayacakları rol, yaptırımları akıllıca nötralize etmek, hatta özel yöntemler kullanarak bunları fırsata çevirmek oluyor” deniyor ve zaten karanlık operasyonların içinde olan Zarrab’a da, herhalde büyük bir memnuniyetle, bu mektubu imzalamak kalıyor. Mektup, devamında da yaptırımların artacağını ve Zarrab ailesinin de “İslam Devrimi’nin bilge liderinin (Ahmedinejad’ın) ilan ettiği iktisadi cihad yılına, bunu ahlaki ve milli görev kabul ederek katılacağını” söylüyor. Ve genç Zarrab, bu görevi ABD’den önce Türkiye’de tutuklanana kadar hayli başarıyla yerine getiriyor. Bir yandan Ahmedinejad’a öbür yandan da Erdoğan’a biat ederek ve bu arada kendisinin ve başkalarının ceplerini doldurarak..

AMBARGO NASIL DELİNDİ?

Ambargo nasıl delinir? Yanıt basit: İran’ın ambargo ile legal finans kanallarının dışına itilen ve kara para haline gelen gaz ve petrol gelirlerini aklayarak! Bu ise ancak devlet himayesinin ve devlet finans kuruluşlarının devreye sokulması ile mümkün olabilir. Türkiye zaten 2009’da BM ambargosunu tanımamış ve Brezilya ile birlikte karşı oy kullanmış bir ülke; 2010’da da bu yaptırımları ağırlaştıran ABD ambargosuna direnme kararı alıyor. Buna teorik olarak hakkı da var. Oysa ABD çok kararlı ve bu niyeti taşıyan ülkeleri devamlı sıkıştırıyor; tehditler savuruyor. Hatta bu amaçla Türkiye’ye ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı Terörün Finansmanı ve Finansal Suçlardan sorumlu Bakan Yardımcısı Daniel Glaser başkanlığında bir heyet bile yolluyor.

O kadar ki, Katar gazetesi El Cezire-Türk yazarı Selva Tor’un duyumlarına göre, bu tehditler karşısında “bazı banka yöneticileri yurt dışına çıktıklarında tutuklanabileceklerini” dahi düşünmeye başlıyorlar. Oysa onların imdadına da –kuşkusuz Erdoğan’dan aldığı talimatla- dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan yetişiyor. “Cesur olun!” diyor Zafer Çağlayan bankacılara; “Bizi sadece BM’nin kararı bağlar. ABD’ninki değil. (…) bankaların cesaretli olması lazım.” Ve onlar da gerçekten cesaretli, çok cesaretli oluyorlar. O derece ki bu konuda korkuya kapılan ve İran’dan ithal ettiği petrolün bedelini ödeyemeyen Hindistan’ın bile yardımına koşuyorlar. Kısaca herkesi şaşırtan bir cesaret.

Bu şaşkınlığı ve Türkiye’yi bekleyen tehlikeyi, El Cezire-Türk yazarı, Zarrab tutuklandıktan sonra -genel kanıyı özetler şekilde- şu acı satırlarla ifade ediyor: “Aslında isim, tutuklanma yöntemi ve zamanlaması gibi ayrıntıları bir kenara bırakırsak çatışmanın merkezinde Türk-ABD ilişkilerinin parasal güç dengesinde Türkiye’ye yöneltilmiş kızgınlık ve hesap sorma ihtiyacı olduğu açık bir şekilde görülüyor (...) Türkiye kendisinden beklenmeyecek bir parasal başkaldırıyı siyasi ve ekonomik itibar kaybı ile ödemek durumunda bırakacak gelişmeler ile yüzleşmek zorunda kalabilir.Türkiye’nin belki de kuşaklar ötesi olumsuz etkileri hissedeceği gelişmelere hazırlıklı olması ve devlet bekası ve istikbali için yeni stratejileri siyasi kamplaşmanın kısır tartışmaların tüketici ortamına kapılmadan üretebilmesi gerekir”.

İşte İran’a “altın ihracı”nın hızlanarak, Zarrab’ın 2014 Nisan’ında övünerek ilan ettiği gibi, 2011 yılında 53 milyon dolarlık bir değerden, 2014’te 6,5 milyar dolara (200 ton altın karşılığı) çıkışının taşıdığı risk bu! 

AMERİKA ERDOĞAN’I UYARDI MI?

Oysa ortada hiç de gizli kapaklı bir şey yok. Türkiye’nin ambargoyu delme operasyonları gerek Türk basınında gerekse dış basında, tarihler ve isimler de verilerek, zaten zamanında bütün incelikleriyle anlatılmıştı. Gerçekten de söylenenler yapılmış ve “yasaklar, fırsata çevrilmişti”. Ve bu arada da – bal tutan parmağını yalar- Zarrab ve koruyucu melekleri milyonlarca dolar içinde yüzmeye başlamışlardı. Hükümet, Zarrab ve ortakları dediklerini gerçekten de yapmışlardı. Şimdi ise sıra Amerika’ya gelmişti; onların da söylediklerini yapıp yapmayacakları merak konusuydu.

Ve ilk yanıt 17 Aralık 2013’de geldi. Sonradan “FETÖ’cü” adı verilen bir takım polisler, -herhalde sabah namazını kıldıktan sonra- bazı bakanları evlerinde ziyaret etmiş ve orada kasalara ve ayakkabı kutularına istif edilmiş milyonlarca dolar bulmuşlardı. Anlaşılan hazırlıklı idiler; paraları dikkatle saydılar ve kayıtlara geçirdiler. Gerekli açıklamalar yapılsın diye de bakan çocuklarını ve Halk Bankası Genel Müdürü’nü gözaltına aldılar.

Üstelik bunlar yetmiyormuş gibi, bir hafta sonra da Başbakan’ın oğlu gündeme geldi ve sosyal medyaya yayılan tapeler onun da aynı akıbete uğramaktan babasının ve İçişleri Bakanı’nın çabalarıyla, kıl payı kurtulduğunu ortaya koydu. Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en büyük skandallarından biri ile karşı karşıyaydı.

CEMAATİN GÜCÜ VE ‘DARBE’

17-25 Aralık operasyonu bir darbe miydi? Darbe ise, arkasında hangi güçler yer alıyordu? Başta zamanın başbakanı Erdoğan olmak üzere, tüm AKP sözcüleri “evet” dediler, “bu bir darbedir!”. Dost bildikleri ve “ne istedilerse verdikleri” Gülenci takım ihanet etmiş ve bir “darbe” tezgâhlamıştı. Şimdi sıra kendilerindeydi; bunun intikamını alacaklardı. Ve aldılar da.

Gerçekten de “darbe”yi izleyen günlerde başlayan ve giderek şiddetlenen cadı avı sonucu Emniyet’te, Yargı’da ve bürokraside sayısız sürgün, meslekten ihraç ve tutuklama olayıyla karşılaştık. O kadar ki, Ergenekon günlerinde nasıl bir takım hasta ruhlar her taşın altında bir “Ergenekoncu” aradılarsa, bugünlerde de olaya her farklı bakan “FETÖ’cü” sayılmaya başladı. Yandaş basında Amerikalı savcı Bharara’nın bile “paralelci” olmakla suçlandığı, FETÖ’cülerin Amerikan ordusuna bile sızdıkları haberleri yayılıyor!

Oysa gerçek nedir?

Sanıyorum ki, 17 Aralık’ı izleyen iki buçuk yıllık sürede yaşadıklarımız bazı gerçekleri gün ışığına çıkardı. Ve Gülencilerin, sanılanın ve iddia edilenin aksine, ne emniyet teşkilatında, ne yargıda, ne de -a fortiori- seçmen nezdinde kayda değer bir güce sahip olmadıkları ortaya çıktı. Görmüyor musunuz bugün emniyet güçleri “FETÖ’cü” olarak damgaladığı muhaliflerini eskiden Ergenekoncu olarak yaftaladıklarından çok daha kolaylıkla topluyor ve dört duvar arasına yerleştiriyor. İyi de emniyeti ve yargıyı “ele geçirmiş olan” FETÖ müfrezeleri acaba nerede? Görünen o ki, kimlerin “bedel ödeyeceğini” yine eskiden olduğu gibi Erdoğan söylüyor; arkadan yandaş koro çığlığı basıyor ve kolluk kuvvetleri de kendilerine düşeni yerine getiriyor. Bir bildiriye imza atmış akademisyenlerin bile tutuklandığı günlere geldik.

17-25 ARALIK’IN DERİN ANLAMI!

Peki, bu durumda 17-25 Aralığı nasıl açıklayacağız? Bu operasyonları yapanlar kimlere güveniyorlardı? Bir “darbe” yapacak güçleri olmadığını göremeyecek kadar gerçeklerden kopmuşlar mıydı? Hayır; aslında ortada belki gerçekten de bir “hükümet devrime planı” vardı, ama bu demokratik yollarla, AKP dışlanmadan gerçekleştirilmek istenen bir operasyondu. ABD, Gülenci olsun, olmasın tüm dostlarını, ajanlarını ve de hırsızlıklara “evet” demeyi içine sindiremeyen tüm “doğrucu Davut”ları harekete geçirmiş, kendisini “kandırmış” AKP yönetimine bir ders vermek istemişti. Üstelik Erdoğan Suriye krizinde de beklenen kooperasyonu göstermemiş, Hamas, Müslüman Kardeşler ve El Nusra gibi radikal güçlerle tehlikeli ilişkiler kurmuştu.

Elbette ki, tek taraflı koyduğu ambargoya “neden uymadınız!” diyecek hali yoktu; bunun için dolaylı bir yol seçmiş, yolsuzlukları suçüstü yakalatmıştı. Sanıyordu ki, en önemli üyeleri evlerinde sakladığı milyonlarca dolarla yakalanmış bir hükümet istifa etmek zorunda kalır ve daha anlayışlı bir ekip işbaşına gelir. Oysa gelişmeler Türkiye’de böyle bir kuralın geçerli olmadığını ortaya koydu. AKP’li seçmenlerin önemli bir kısmı “doğru, çalıyorlar, ama iyi de çalışıyorlar!” demiş ve partilerini desteklemeye devam etmişlerdi. O halde başka bir yol bulmak lazımdı. İran’lıların Ahmedinejad’ı iktidardan uzaklaştırarak yaptıkları “normalleşme”yi Türkiyeli seçmenler sandıkta gerçekleştirememişti. Bu durumda 17-25 Aralık “darbe”sini derinleştirmek, operasyona bir halka daha eklemek gerekiyordu.

Yoksa 19 Mart’ta Miami’de Reza Zarrab’ın tutuklanması bu ek halkayı mı teşkil ediyor? 

* * *

Bu konuda yandaş basında yazılanlar bile böyle bir olasılığın çok güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Öyle ki, Erdoğan ve kendisine yakın bazı yazarlar, 19 Mart olayını küçümsemeye çalışır ve tutuklamaya Türkiye’yi ilgilendirmeyen adi bir olay olarak bakarken, bazıları da, örneğin Sabah yazarı R. O. Kütahyalı gibi, “hiç lafı eğip bükmeye gerek yok”; diyorlar; “ABD'nin başlattığı operasyon çok nettir; hedef Türkiye ve Tayyip Erdoğan; Reza Zarrab yemden ibarettir”. Ve bakınız şimdi Türkiye neleri tartışıyor: Zarrab ABD’ye bir ön pazarlıkla mı gitti, yoksa tuzağa mı düşürüldü? Mahkemede konuşacak mı, susacak mı? Eğer konuşursa neler ifşa edecek? Ve en önemlisi de acaba bu ikinci “adli darbe” ile iktidarı düşürme mi yoksa hizaya getirme mi hedeflendi?

‘YA MUTLAK İKTİDAR YA ÇÖKÜŞ’

Aslında bütün bu soruların yanıtlarını önümüzdeki günlerde alacağız. Yine de bazı siyasal gelişmelerin bu yönde anlamlı işaretler teşkil ettiğini şimdiden söyleyebiliriz. Darbe söylentilerinin yaygınlaştığı bir ortamda, Erdoğan’ın, bir yandan Obama’yla görüşme yolları ararken öte yandan da Harp Akademilerini ziyaret ederek “değerli komutan, kahraman subaylar ve Mehmetçiklerin her birine şükranlarını sunması” anlamlı değil midir? Yine bugünlerde bir yandan İsrail ile ilişkileri düzeltmek için toplantılar yapılırken, öte yandan da Moskova’ya göz kırpılarak pilotlarını öldüren cihadistin göz altına alınması bir “yalnızlıktan kurtulma” çabası olarak yorumlanamaz mı? Yine de Erdoğan ihtiyatlı. Binlerce akademisyen için “alçaklar!”, “hainler!” gibi sıfatları vicdanı sızlamadan kullanan bu politikacı, sıra Amerika’da dolandırıcılıkla suçlanan bir “iş adamı”na gelince, “Rıza Bey” sıfatını uygun görüyor.

Çünkü 19 Mart tutuklamasını en iyi anlayacak durumda olan bizzat kendisidir. Zaten 17-25 Aralık “darbe”sini de daha ilk günlerde çok iyi değerlendirmiş ve bundan böyle “ya mutlak iktidar, ya çöküş!” döneminin başladığını sezmişti. “Başkanlık sistemi” adı altında da bunun kavgasına girişti. Ne var ki 17-25 Aralığı tamamlar izlenimi veren 19 Mart darbesi şimdi bütün planları altüst ediyor ve ülke yıllardır süren krizin en tehlikeli aşamasına ulaşmış bulunuyor. 

ERDOĞAN DÖNEMİ KAPANIYOR MU?

Belki de nasıl İran’da Ahmedinejad ve Zencani ile bir dönem kapandı ise, Türkiye’de de Zarrab’ın tutuklanması ile bir devir kapanıyor. Nihayet Ahmedinejad da “Pasdaran-ı İnkılab” adını taşıyan, çoğu devlet ihaleleri ile zengin olan “bazar erbabı” ve ayak takımına dayanmıyor muydu? Tıpkı Erdoğan’ın “Ahi ruhlu” esnafı ve Osmanlı Ocakları gibi. Daha eskilerde de Louis Bonapart’ın “10 Aralık Derneği”; Mussolini’nin “kara gömleklileri” ve de Peron’un “Los Olvidados” (unutulmuşlar) ordusu gibi.. Oysa 2016 yılında artık kimse bu güçlere dayanarak Türkiye’de “mutlak iktidar” kuramaz; “Yeni Türkiye”, “İleri demokrasi”, “2023 hedefleri” türküleriyle halkı aldatamaz. “Mağduriyet” edebiyatı ile başkalarının sırtından zengin olanların “anti-emperyalist” nutukları olsa olsa dudaklarda acı bir tebessüm yaratabilir.

Emperyalizmin ancak taşeronu olabilecek güçler, kendilerinde olmayan bir kudret vehmederek gerçek anti-emperyalist güçlere düşmanlık yaparlarsa, kafa tuttukları dev şirketler ve onun emrindeki güçler (politikacılar, askerler, savcılar) karşısında yalnız kalır, diz çöker ve sonunda da onlara yalvarmaya başlarlar. Amerikan emperyalizmi işlerini dev şirketler ve onların yönlendirdiği siyasetçiler eliyle yürütür. Bunlar yetmeyince de dolaplar döner ve savcılar devreye girer. Örneğin Zarrab’ı tutuklayan Bharara gibi. Sakın kimse yanılıp da bu gibi savcı ve hâkimleri “hakkın ve hukukun savunucuları” sanmasın! Onlar da emperyal sistemin vazgeçilmez bir parçası ve etkili ajanlarıdır. Sadece talih yüzlerine gülmüş, kendilerine farklı bir rol vermiş, onları çok daha göz alıcı yerlere oturtmuştur.

* Prof. Dr. Taner Timur’un 1 Nisan 2016 tarihli bu yazısı, yazarın kişisel facebook sayfasından alınmıştır. Ara başlıklar bize aittir.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
  • Parti sözcülerimize öneriyorum…13 Mayıs 2018 Pazar 08:58
  • Orta Doğu’da kovboy diplomasisi...09 Mayıs 2018 Çarşamba 07:44
  • Bir soygunun hikayesi: GSS08 Mayıs 2018 Salı 16:55
  • Kitap Eleştirisi: Bora Abdo - Öteki Kışın Kİtabı08 Mayıs 2018 Salı 13:57
  • Bugün herkesten beklenebilecek olan nedir?08 Mayıs 2018 Salı 13:11
  • Abdullah Gül'ün imzaladığı mektup02 Mayıs 2018 Çarşamba 10:25
  • Başka bir toplum mümkün29 Nisan 2018 Pazar 18:53
  • 24 Haziran’a doğru: Muhalefet ne yapmalı?23 Nisan 2018 Pazartesi 17:00
  • Fethullahçı bir Amerikan Uşağının Hikayesi15 Nisan 2018 Pazar 17:00
  • Skripal suikastı...06 Nisan 2018 Cuma 13:00
  • 1234567
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)