• BIST 106.825
  • Altın 146,023
  • Dolar 3,5179
  • Euro 4,1308
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 17 °C
  • İzmir 26 °C
  • Adana 25 °C
  • Antalya 23 °C

'IŞİD’e silah gönderenler ile Sivas’ı yakanlar aynı zihniyet'

'IŞİD’e silah gönderenler ile Sivas’ı yakanlar aynı zihniyet'
23 yıl önce, 2 Temmuz 1993'te Madımak Oteli’nde 33 yazar, şair, sanatçı ve 2 otel çalışanı yakılarak öldürüldüğü Sivas Katliamı'ndan kıl payı kurtulan Hidayet Karakuş o gün yaşananları, bugün yaşanmakta olanları ve ikisi arasındaki bağlantıyı anlattı.

23 yıl önce, 2 Temmuz 1993'te Madımak Oteli’nde 33 yazar, şair, sanatçı ve 2 otel çalışanı yakılarak öldürüldüğü Sivas Katliamı'ndan kıl payı kurtuldu yazar-şair Hidayet Karakuş.

soL'dan Ahmet Çınar'a konuşan Hidayet Karakuş o gün yaşananları, bugün yaşanmakta olanları ve ikisi arasındaki bağlantıyı anlattı.

Karakuş, '2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde insanları yakanlar, 6 saat boyunca oteli taşlayıp ateşe verenler iktidardalar. Son yıllarda binlerce TIR silah ve mühimmat El Kaide’ye, El Nusra’ya ve şimdiki IŞİD’e gönderildi. IŞİD’e silah gönderenler ile Sivas’ta bizleri yakmaya çalışanlar aynı zihniyetin, aynı anlayışın uzantıları, aynı kaynaklardan beslenip yetişenler' ifadelerini kullandı.

Ahmet Çınar'ın Hidayet Karakuş ile gerçekleştirdiği röportaj şu şekilde:

Katliamdan kurtulanlardan birisi de şair-yazar Hidayet Karakuş’tu. Yaşadığı dehşeti sonradan “Şeytan Minareleri” adlı romanında anlatan Hidayet Karakuş’la, yaşamını sürdürdüğü İzmir’de, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde buluştuk.

Hidayet Karakuş, 23 yıldır “o günü” anlatıyor. Tüm detaylarıyla… Biz de o günü, o günden kalan acıyı, yangını konuştuk elbette. Ama daha çok, 23 yılda yangın yeri haline getirilen Türkiye’yi, AKP’yi, ilan edilmemiş fiili Türk-İslâm Devleti’ni konuştuk…

img-20160702-wa0001.jpg.jpeg

Biz sorduk, Hidayet Karakuş yanıtladı…

BU GERİCİLİĞİ EMPERYALİZM YARATTI

Sayın Karakuş, 2 Temmuz 1993’te Türkiye gericiliğinin aydınlığa saldırılarının önemli bir uğrağı yaşandı. Siz de bu yangını bire bir yaşadınız.  Olayın tam göbeğindeydiniz… Aradan 23 yıl geçti… Ülke şu anda adeta “2 Temmuz rejimiyle” yönetiliyor… Bugün iktidarda 2 Temmuz katliamcıları var. Ve o gÜn Sivas’ı yakanlar, bugün ülkeyi bir “kan denizine” çevirdi… 1993’ten 2016’ya baktığımızda ne görüyorsunuz?

2 Temmuz 1993, Nesimi’nin devamı, Kubilay’ın devamı, 31 Mart gerici ayaklanmasının devamı, Çorum olaylarının, Kahramanmaraş olaylarını devamı. 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı, gericilerin tarih boyunca yaptıkları katliamların duraklarından birisi. Ve bitmiyor. 2 Temmuz’la kalsaydı, belki bugün çok daha farklı bir noktada olurduk. Ama bitmiyor. Neden bitmiyor. Çünkü bu gericiliği, bu katliamları emperyalizmden farklı, ayrı düşünemeyiz. Emperyalizmin örgütlediği, yarattığı, türettiği örgütler bunlar. Bu gericiliği emperyalizm kendisi yarattı. Amerika yarattı, Avrupalılar yarattı. Bütün dertleri Ortadoğu’daki, Ortaasya’daki petrollere, doğalgaza egemen olmak, sahip çıkmak. 1850’lerden beri Amerika’nın da, Batı’nın da Ortadoğu’da gözü var. Bu konudaki yöntemleri şu: Dini kullanmak, ırkı kullanmak, dili kullanmak, insanları birbirine düşürmek… Emperyalizm bölüyor, parçalıyor, dağıtıyor, yutuyor. Birlikte ve örgütlü davranan toplumları yutamıyor. Birlikte davranmak zaten örgütlü davranmaktır. O yüzden ben 2 Temmuz 1993’ü, Hıristiyan yobazların İskenderiye’de Hypatia’nın derisini yüzmelerinden ayrı tutmuyorum. Dünya, dinler savaşı ya da dinler yüzünden bu hale geldi. Sözde dinler insanlığa mutluluk getirmek ereğiyle yaratılmış ama insanların birbirini anlaması ve sevmesi dinler yüzünden olanaksız. Çünkü bir din ötekine düşman gözüyle bakıyor. Aynı din içinde de birbirine düşmanlar var. Aynı mezhebin içinde farklı tarikatlar var. Toplumu hücrelerine kadar bölmelerine yönelik büyük bir politikanın görüntüsü bu. Ne yazık ki Türkiye bugün IŞİD kafalılarn yönetiminde. IŞİD kafalılar islamı referans alıyorlar. Kinleriyle toplumu biçimlendirecek bir anlayışla dine sarılıyorlar. Öyleyse yapılması gereken şey çok basit. Bütün siyasal örgütlerin, bütün demokratik kitle örgütlerinin temel ilkeleri belirleyerek buluşması gerekiyor. Bunlardan biri “Yurtta barış dünyada barış” ilkesini yaşamsal anlamda gerçekleştirmek gerekiyor. Bunun da temeli laiklik. Bilimsel eğitimi yeniden kurmak gerekiyor. Bu karanlığın panzehiri laiklik. İstediğimiz kadar doğru ve güzel sözler söyleyelİm, yazalım, çizelim. Birincisi toplum dinlemiyor, okumuyor, anlamıyor. Anladığını sandığı şeyler, kendi kafasındaki şeyler. Dahası onu duymak istiyor. Yobaz bir siyasetçi dün söylediğinin tersini söylüyor, dinleyenler ikisini de alkışlıyor. Akıldan, mantıktan, bilgiden yoksunluk söz konusu. Akıl dediğimiz şey, bilgiyle mümkün. Bilgi olmadan zeka pek bir işe yaramaz. Hırsız da zekidir. Üçkağıtçılar da çok zeki insanlardır. Ama bunlar ahlaksız ve bilgisizler. Halkımız o kadar zavallı hale getirildi, kimse kimseyi dinlemek, anlamak istemiyor. Ayrıca bilen insana düşmanlar. Nedne düşman? Bilen insanın söylediği şeyleri, nasıl öğreneceğini bilmiyor. Nasıl öğreneceğini bilmediği için, bilgi karşısında çaresiz kalıyor. Şiddete başvuruyor, dine sarılıyor.

Yönsüz ve yöntemsiz diyebilir miyiz?

Evet çok doğru. Toplum yönsüz ve yöntemsiz. Bilimsel hiçbir öngörüsü yok. Bilimsel temeli olmayan bir toplumun varacağı yer karanlıktır.

Yönetenlerin de bu durum işine geliyor...

Dini egemen kılmak için, dinsel dogmaları topluma kabul ettirmek için, sürekli safsata üretiyorlar, hurafe üretiyorlar, yalan üretiyorlar. Hiçbir temeli yok. Ortaya koydukları dinsel bilgilerin, gerçekte denebilir, sınanabilir hiçbir temeli yok.

Dinsel bilgi özü itibariyle öyle değil mi zaten?

Elbette, öyledir. İnanmak  kolay, düşünmek zordur. İnanırsın ve teslim olursun. Ama düşünmek için bilgi gerekir. Öğrenmek gerekir. Çaba gerekir. Emek gerekir. Ayrıca öğrendiğini uygulamak için yürek gerekir. Bunlar zordur. Ama inanmak kolay.  

Aziz Nesin’in “Korkudan Korkmak” adlı bir kitabı var. IŞİD kafalılar ülkeyi korkuyla yönetiyorlar. Korkuya teslim olmamak gerekiyor değil mi?

Evet evet. İnsanlar Kafka’nın Samsa’sı gibi. Kendilerini bir hamam böceği gibi görseler de, buna isyan etmiyorlar, karşı çıkmıyorlar. “Sen beni böcekleştiriyorsun, beni eziyorsun” demiyorlar. Küflü dünyanın içinde mutlu olduğunu düşünüyor insanlar. Vicdan, insanın içindeki büyük tartı. Onu da kaybettirdiler insanlara. Ölçü olarak Allah’ı verdiler, peygamberi verdiler, dinsel kuralları verdiler, şeriatın kurallarını verdiler. Şimdi müslüman müslümanın kellesini kesebiliyor. Ben hep şuna inandım. Hangi okulu bitirirseniz bitirin, hangi dine inanırsanız inanın, önce insan olmak gerekiyor. İnsan önce dünyaya insan olarak gelir. Sonradan bir ulusun ya da bir dinin üyesi haline getirilirler. Ama şimdi “Bir çocuk doğduğunda müslüman olarak doğar” diyorlar. Bilmez ki! 3 yaşındaki çocuk soyut-somut ayrımı yapamaz. Bir takım simgeler çocukların beynini yıkamakta ve koşullandırmakta kullanılıyor. Öğrenme iki türlü olur. Biri, sorularla düşündürterek gerçeği buldurmaya çalışırsınız; diğeri de koşullandırırsınız. Koşullandırma nasıldır? Çocuğa kendi gerçeğinizi öğretmek istiyorsanız simgelere başvurursunuz. Pavlov’un köpeğinde olduğu gibi. Zil çaldığında Pavlov’un köpeğine yemek veriyorlar. Her zil çaldığında köpeğin ağzı sulanmaya başlıyor. Şartlandırma bu. Bu çocuklara küçükken türnban taktığınızda, küçükken Kabe maketinin çevresinde dolaştırdığınızda, küçükken namaz kıldırdığınızda oruç tutturduğunuzda, bunu bir yaşama biçimi halien getirecektir. Bundan kurtulması da zordur. Beyninin içindek o koşullanmayı kırması çok zordur. Çünkü bu koşullanmayla birlikte önyargılar oluşur. Din adına konulan yargılar, değişmez yargılardır. Değişmez yargıları kırmak, ancak bilimsel bir eğitimle mümkündür. Buna yine erken yaşta bilimsel bir eğitim uygulanırsa, kafasındaki yargıların yanlışlığı bilimsel anlamda anlatabilirse kırılabilir.

IŞİD'E SİLAH GÖNDERENLER İLE BİZİ YAKMAYA ÇALIŞANLAR AYNI YERDEN BESLENİYOR

Bugün coğrafyamız adına bir tehdit haline gelen IŞİD’i, Sivas katliamıyla nasıl ilintilendiriyorsunuz?

Bugün Ortadoğu’daki karışıklıkların altında Büyük Ortadoğu Projesi var. Libya da, Irak da böyle oldu. İsrail tam anlamıyla bir Ortadoğu jandarmalığı yapıyor. Şu anda İran’a diş geçiremiyorlar ama İran’daki Kürtlerle, Irak’taki Kürtleri, Suriye’deki Kürtleri ayrı bir devlet içinde örgütlemeye çalıştıkları görülüyor. Yetiştirdikleri El Kaide’nin uzantısı IŞİD’in militanları, teröristleri, kafa kesicileri, kan içicileri şimdi Türkiye’ye geldiler. Türkiye Cumhuriyeti’nde, 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde insanları yakanlar, 6 saat boyunca oteli taşlayıp ateşe verenler iktidardalar. Son yıllarda binlerce TIR silah ve mühimmat El Kaide’ye, El Nusra’ya ve şimdiki IŞİD’e gönderildi. IŞİD’e silah gönderenler ile Sivas’ta bizleri yakmaya çalışanlar aynı zihniyetin, aynı anlayışın uzantıları, aynı kaynaklardan beslenip yetişenler.

O GÜN "MUHAMMED'İN ORDUSU LAİKLERİN KORKUSU" DİYE BAĞIRIYORLARDI

2 Temmuz 1993 sabahına gidersek, o güne dair neler anlatırsınız bize?

Sivas’a 1 Temmuz Perşembe günü ulaştık. O gün etkinlikler gerçekleştirildi. Salon doluydu. Aziz Nesin konuştu. Salonda hiçbir gerilim yoktu. Ertesi gün 2 Temmuz 1993 Cuma. O gün saat 13.25'te Sivas Paşa Camisi'nin karşısındaki bakkaldan peynir aldım. Çıktığım zaman caminin avlusunda bir kalabalık bağırıp çağırıyor, ortalarından da bir alev yükseliyordu. Bir yurttaş avlu duvarının dışından olan biteni izliyordu. "Ne yapıyorlar?" diye sordum. "Amerikan bayrağı yakıyorlar" dedi. Camide Amerikan bayrağının ne işi var? Bu camide böyle bir tepkinin ortaya çıkması, bir tehlike çemberi içinde olduğumuzu düşündürdü bana. Acele otele döndüm. Karım beni bekliyordu. Sivas'ın yemekleri ona dokunduğu için yemeğe gitmemiştik. Dışarıdan peynir ekmek yemeyi düşünüyorduk. Köşede ekmek büfesi vardı. Oradan ekmek aldığımda kalabalıklar caddede yürümeye başlamıştı. “Muhammed'in ordusu, laiklerin korkusu”, “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” ve “Hain Vali, şeytan Aziz” diye bağırıyorlardı.

İlk saldırı nasıl başladı?

Saat 14:10 sıralarında ilk taş saldırısı başladı, 6 saat boyunca otel taşlandıktan sonra yangın başladı. Biz Ali Balkız ile çıkış yolu var mı diye çareler aradık. Emniyet'in bir güvenlik koridoru yapıp oteldekileri tahliye ederek kent dışına çıkaracağını düşündük. Olmadı. Ali Balkız ile otelin çatısına çıkıp kiremitlerin üzerinden baktığımızda otelin karşısındaki iş hanının bütün katlarından taş, moloz yağıyordu. Bir hazırlık olduğu besbelliydi. Saat 15:30 sıralarında Sivas’ın Refah Partili Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu konuştu. “Gazanız mübarek olsun, tepkimizi gösterdik, artık dağılalım” diyordu. O, böyle dedikçe daha çok çığlık attılar, daha çok taş, moloz yağdı. 16.30 sıralarında askeri birlik alana girdi. O askeri birliğin o gün yemin etmiş acemi çocuklardan oluştuğunu, tüfeklerinde ise, tıpkı Kubilay olayında olduğu gibi, eğitim mermisi bulunduğunu sonradan öğrendik. Saat 17:00 sıralarında Aziz Nesin, Pir Sultan Abdal Derneği o zamanki Genel Başkanı Murtaza Demir, Arif Sağ Ankara'daki ilgililerle, Erdal İnönü ile konuştular. 17:30’da telefonlar kesildi, dünya ile bağımız koptu. Biz 109 numaralı odada televizyon kanallarını karıştırdık, acaba olaylar yansıdı mı diye. Sadece yanılmıyorsam Star Televizyonu'nda "Sivas'ta Olaylar" alt yazısı geçti.

fft64_mf1492149.jpeg

Peki siz nasıl kurtuldunuz?

Camdan baktığımda üçgenimsi bir küçük bölüm gördüm. Burası bizi bir süre koruyabilir diye düşündüm. Eşim yanımda olduğu ve onu korumam gerektiği için kurtuldum. Çünkü eşimin gözlemine göre yanında eşi olmayan arkadaşlar hep bir aradaydı. Yangında dumandan boğulup ölenler de onlar oldular. 19:30’da elektrikler kesildi. Otel karanlığa gömüldü. 19:50 sıralarında aşağıdan gaz ve yanık kokuları gelmeye başladı. Biz merdiven başlarında, koridorlarda, kapı önlerinde bekliyorduk. Özellikle yanında eşi, hanım arkadaşı olmayan arkadaşlarımız; Metin Altıok, Behçet Aysan, Erdal Ayrancı, Uğur Kaynar, Kamber Çakır, Asım Bezirci lobi ile 1. kat arasındaki kahvaltı salonunun merdivenlerinde, kadınlara, çocuklara karşı olası bir saldırıyı önleyebilmek için barikat kurmuşlardı. Çocuklar, gençler merdivenlerde oturuyorlardı. Aşağıdan bir ses “Arkadaşlar aşağı gelin” dedi. Merdivenlere yöneldik. Ama daha iki basamak inmeden bizi yoğun bir sıcaklıkla duman karşıladı. Aynı anda ses “Arkadaşlar yukarı” dedi. Sıcaklık ve duman sürekli yukarı çıkıyordu. Aklıma o üçgenimsi yer geldi. Karanlıkta karımın elinden tutmuşken, karanlığa, “Arkadaşlar, arka odalara yürüyün, kapıları pencereleri kırın” diye, Camdan dışarı çıktık. Bu kez karşımızda iki Aczimendi, sopalarıyla bizi karşıladılar. “Geldiğiniz yerden çıkın, buraya gelmeyin” deyip ağız dolusu sövgüler yağdırdılar. Yanımızda Şair Ali Yüce'yle karısı o zaman 65 yaşında olan Nimet Abla vardı. Ona da ağır küfürler ediyorlardı. O da öyle sakin, güzel bir insan ki “Evladım ben sizin anneniz yaşındayım, nasıl böyle sözler söylersiniz” dedikçe onlar daha çok sövüyorlardı. Baktım, o iki Aczimendi gitmiş, karşımızda tıknaz, kır saçlı bir adam bize “Gelin arkadaşlar” diyor. Bir anda öbür pencerede Aziz Nesin'in bir korumasını gördüm. İki koruması daha önceden kaybolmuştu. Üçüncü koruma elinde telsizle “Arkadaşlar gelin” dedi. 31 kişi öyle geçtik oraya. Bir salona alındık, gittiğimiz yerin BBP İl Binası olduğunu bilmiyorduk. Onlar da şaşkındılar, bize nasıl davranacaklarını bilmiyorlardı. Çünkü BBP'nin Alperen Ocakları militanları dışarıda oteli taşlayanlar arasındaydı. Kadınları ayırdılar, çünkü o partinin kadın üyesi yokmuş. Kadınlar mutfak tarafına geçti, salona bizi aldılar. Cam kıyılarına da kendi üyelerini oturttular, dışarıdan bakanlar içeride sadece BBP'liler var desinler, diye. Sayım yapıldı. 45 dakika kadar orada oturduk. Aziz Nesin'in koruması komiser oradaydı, telefonun başına geçti. Belediye'den bir personel aracı sağladı bize. Işıkları söndürülmüş merdivenlerden, ışıkları söndürülmüş personel aracına bindik Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldük.

Siz de imam hatip lisesinde öğretmenlik yapmıştınız, yaşadığınız ilginç deneyimleri oldu mu? Bugün ülkeyi yöneten IŞİD kafalıların önemli bir bölümü imam hatip mezunu çünkü…

Türkçe ders kitabında “Sinek” adlı bir parça vardı. Yabancı bir doktorun yazısı. Bilimsel olarak incelemiş, ‘Sineğinde ayaklarında, gövdesinde milyonlarca mikrop taşıdığını saptamış. Sokakta balgama, pisliğe konar, sonra gelir ekmeğe, yemeğe konar, çevreyi temiz tutarsanız sine oraya gelmez’ diye anlatıyor. Annem bize köyde derdi ki, ‘Sinek yemeğe düştüyse, diğer kanadını da yemeğe baıtırın, çünkü sineğin bir kanadında dert, bir kanadında derman vardır, hangi kanadında derman olduğunu blemeyeceğimiz için ikisini de batırıp çıkarmalıymışız.’ Annem, hocalar ne söylerse inanan bir insandı. ‘Olabilir mi böyle bir şey’ dedim çocuklara. ‘Öğretmenin hadis var’ dediler. ‘Ama her türlü pisliğe konuyor, sonra elimize yüzümüze konuyor, yemeğe konuyor, doktor da incelemiş, milyonlarca mikrop varmış’ dedim. Köyden yeni gelen çocuklar güldüler. Kuran kursundan gelen çocuklar ‘Bu konuda hadis var’ diye inat ettiler. İndim aşağıya. Din dersi öğretmenine ‘Böyle bir hadis var mı’ dedim, ‘Var’ dedi. Getirdiler kitabı. Olurdu olmazdı diye tartıştık. Şimdi bu çocukları, bu önyargıları nasıl değiştireceğiz?

SİVİL TOPLUM KAVRAMI EMPERYALİST BİR KAVRAMDIR

Bu dinsel vesayetten ve bağnaz eğitimden, “eğitim özgürlüğü”, “düşünce özgürlüğü”, “sivil toplum” diye söz eden bi liberal kesim var…

Bakın sivil toplum kavramı, emperyalist bir kavramdır. Sivil toplum kuruluşu dedikleri zaman, Fethullah’ın örgütünü de, tarikatları da, cemaatleri, Ensar Vakfı’nı da koyuyorlar içine. Demokratik kitle örgütü başkadır, tarikat başkadır. Vakıf, dernek başkadır, dinsel cemaat başkadır. Cinsel saldırı örgütü olan bir vakfa, tutup da sivil toplum örgütü mü diyeceğiz!

12 Eylül’den sonra Türk-İslam sentezi diye bir yave çıkardılar ortaya. Türk-İslam sentezi, Amerika’nın yeşil kuşak projesiyle birleşen bir tasarıydı. Yeşil kuşakla SSCB’yi kuşatacaklardı, kuşattılar. Sadece SSCB’yi değil, orta Avrupa’daki sosyalist ülkeleri dağıttılar.

Sizin yaşadığınız Sivas katliamını da, 1990 sonrası dünyanın gericileştirilmesi, muhafazakarlaştırılması küresel projesnini bir parçası sayabilir miyiz?

Bana göre Amerikalılar, Sivas’taki Paşa Camisi’nde Amerikan bayrağı yaktırdılar. Amerika’ya tepki diye yaktırdılar. Ben sonradan düşündüm. Camide Amerikan bayrağını ne işi var? Ben o gün 13.25’te caminin karşısındaki bakkaldan peynir aldım. Bakkaldan çıktığım zaman, ortasında alevler yükselen bir öbek insan gördüm. Slogan atıyorlar. Cami avlusunun dışında onlara bakan bir yurttaşa sordum, Amerikan bayrağı yakıyorlar dedi. O tarihte Sivas’taki bir camide Amerikan bayrağının ne işi var? Hizbullah’ı, El Kaide’yi, IŞİD’i yaratanlar onlar. Kendilerine güya karşıymış gibi öbekler kurdular. El Kaide’yle, IŞİD’le mücadele ediyorlar sözde. Bu kadar gülünç, bu kadar çelişkiler içinde emperyal bir politika bu. Bizim özgürlüğümüz, bizim demokrasimiz, bizim eşitliğimiz ve özgürlüğümüz onların umurunda değil. Irak’ı yağmaladılar, 1 milyondan fazla insanı öldürdüler.

BU KARANLIĞI DEVRİM TEMİZLER

O gün sizi öldürmek isteyenler bugün iktidardalar. Toplumun her hücresine sindiler. O gün sizi canlı canlı yakmak isteyenler, bugün ülkeyi yağmalıyorlar. Anadolu’da bir söz vardır: İlenmek. Bugün bu karanlığa karşı sürekli ilenen bir kitle var. Ama bu ilentiyi, politik ve bilinçli bir öfkeye dönüştürmek gerekmiyor mu? Siz ne hissediyorsunuz?

Öfke anlık bir tepki olabilir. Bilinçli bir öfkeyi örgütlemek gerekiyor. Bugün ülkeyi yönetenler hak yiyorlar, haksızlık yapıyorlar, eşitliğe boşveriyorlar, toplumun mallarını yağmalıyorlar, ormanlara kıyıyorlar, bilimden uzaklar. Bunlar ahlaksızlığın örnekleri. Bunların herhangi bir yurt sevgisi, insan sevgisi falan söz konusu değil. Bunlar parayı seviyorlar. Kendi kabilelerini ve çıkarlarını seviyorlar. Barıştan yana olanlar, bu ülkeyi sevenler, laik ve bilimsel eğitimi yeniden kurmak isteyenler, bu amaçlarına ancak bir devrim sonucu ulaşabilirler. Ben bunların bir devrimle olabileceğini düşünüyorum. Bu adamlar gitmezler. Bu karanlığı devrim temizler. Başka türlü göremiyorum. Haziran Direnişi oldu. Türkiye sarsıldı ama AKP daha çok sarsıldı. Korkularından ülkeyi polis devletine çevirdiler. Niye? Çünkü kendilerine güvenleri yok. Yaptıkları her şeyin yanlış olduğunun farkındalari Korkuları ondan.

Umudumuzu ve gelecek tahayyülümüzü yitirdiğimiz anda, insanlığımızı da yitireceğimizi düşünüyorum. Umudu kesmemek gerekiyor, ne dersiniz?

Günde 5 saat televizyon izleyen bir toplum var karşımızda. Dünyanın en çok televiyon izleyen toplumlarının başında geliyor Türkiye. Evlenme programlarını, abuk sabuk diziler izleniyor. Dizilerin hepsi birbirine benziyor. Bu insanlar aslında gerçeklerden kaçıyorlar. Bireysel anlamda değiştiremeyecekleri gerçeklerden kaçıp dizilere sığınıyorlar. Diziler villalarda, köşklerde geçiyor, sanki Türkiye öyle yaşıyormuş gibi. Bir kez bana milli piyangodan büyük ikramiye sana çıksa ne yaparsın dediler. Utanırım dedim. Bu kadar yoksulluğun olduğu bir ülkede, hak etmedğin bir parayı almak gibi gelir. Bir kez de sana da cip yakışır dediler. Çalışan insanın maaşını alamadığı bir ülkede cipe binmek bana ahlaksızlık gibi gelir.

12 Eylül’den sonra emperyalizm kendi işine yarayacak yazarları da yetiştirdi. Orhan Pamuk, Elif Şafak, İskender Pala bunlardan. Daha tatlısu sosyalisti geçinen bir sürü dönek var. Amerika’daki yazarlık seminerlerine katılıp oradan yazar olarak dönenler var. Amerika’daki Köy Enstitüleri Derneği’nin temsilcilerinden birisi, Orhan Pamuk’a “Orhan Bey bir gün bize de konferans verseniz” diyor. Orhan Pamuk, “Sizin Türkler benim ücretimi ödeyemez” diye yanıt veriyor. Öykücü Osman Şahin anlattı bunu bana. Toplumu yanlış bir edebiyata yönelttiler bunlar. Toplumu, kendi gerçeğinden uzak bir yere savurdular.

Ne yapmak gerekiyor?

Sivas katliamından bir hafta önce, Sivas’ta Müslüman Kardeşler imzalı bir bildiri dağıtılıyor. Müslüman Kardeşler, yani İhvan-ı Müslimin denilen Mısır’daki gerici, karanlık örgütün devamıdır bunlar. Sivas’ta bizi yakmaya çalışanlar da, şimdi iktidardakiler de, Müslüman Kardeşler örgütünün kafasındalar. Libya perişan, Mısır perişan, Ortadoğu perişan. Tam anlamıyla emperyalizmin etimize, kemiğimize kadar dişlerini geçirdiği bir coğrafyadayız. Ya ölüm ya özgürlük demezsek kurtulamayız. Bütün laikleri, bütün bilimsel düşünenleri, bütün aydınları, geçmişte nasıl tek tek vurdularsa, bizi de öyle yok edecekler. Ya direneceğiz, ya yok olacağız. 1993’ten sonra pek çok Sivas olayı oldu. Resim sergisini bastılar, İdil Biret’in konserini bastılar, Cihangir’de müzik dükkanını bastılar. Toplum bu sinikliği üzerinden atmazsa kaybederiz, hepimiz kaybederiz.

Sivas katliamının meydana geldiği günlerde hükümette sosyal demokrat bir parti vardı, koalisyon ortağıydı ve tarihin en acı katliamı o dönemde yaşandı, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben sosyal demokrasiye inanmıyorum. Sosyal demokrasi bir ucube bana göre. Sosyalist değil, sağcı değil, solcu değil. Sosyal demokrasi kavramını, özellikle Avrupa’da kapitalist sistem evcilleştirerek kullanmaya başladı. Bizin sosyal demokratlarımız, Avrupa’daki sosyal demokratlar kadar da bilgili, bilinçli değiller. Bugün Türkiye’de sosyal demokrat kimlikle politika yaptığını söyleyen yüz kişiden ancak bir-ikisi laiklikten, bilimsel düşünceden, sol değerlerden yanadır. Diğerleri güncel politikanın ve çıkarlarının peşinde koşmaktadır. Oğlumun bir yargısı var, “Baba” diyor, “İnan CHP iktidara gelse Türkiye’de AKP’den beter olur, AKP’nin yaptığından beter işler yaparlar, çünkü bir sürü yağmacı, talancı, çıkarcı CHP’de öbeklenmiş durumda.” Taban için bir şey söyleyemeyiz, iyi niyetli insanlar var elbette ama cehenneme giden yollar da iyi niyet taşarıyla döşelidir.

img-20160702-wa0002.jpg.jpeg

Sizce Türkiye hiç laik oldu mu?

Gerçek anlamda bana göre Atatürk döneminde laiklik uygulandı. Din, devletin kapısından giremezdi. Dine göre karar vermek söz konusu olamazdı. Sapma 1946’dan sonra başladı. 1949’da okullara seçmeli din dersi konuldu. Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu zamanında konuldu din dersleri. İsteğe bağlı konuluyor ama şöyle oluyor: Kurulda ‘Din dersine girmek isteye dilekçe versin’ diyorlar. Tahsin Banguoğlu “Hayır din dersine girmek istemeyen dilekçe versin’ diyor. Toplumsal baskı, mahalle baskısı yaratmak için. O günlerden bu yana Türkiye’yi dinselleştirip dönüştüdüler. Demokrat parti iktidarında Menderes ‘Siz isterseniz şeriatı bile getirebilirsiniz’ dedi. Aynı politikaları Demirel devam ettirdi. Ecevit de devam ettirdi. İmam hatip mezunlarının diğer üniversitelere gitmesinin yolunu açtı. Köylerdeki imam-öğretmen ikiliğini, imamlar lehine bozdular. Köylerdeki iyi öğretmenler, imamı da ikna edip köylerde aydın gençler yetiştirebiliyordu.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)