• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 11 °C
  • İzmir 15 °C
  • Adana 16 °C
  • Antalya 16 °C

İslamcı uygarlık projesinin iflası!

Merdan YANARDAĞ

Öyle görülüyor ki, Erdoğan-AKP iktidarının hem iç hem de dış politikasını belirleyen en önemli ortak değişken Suriye oldu. Erdoğan yönetimi, iktidarını sürdürebilmek ve hedeflediği dinci-faşizan rejimi geri dönüş eşiğini aşacak şekilde yerleştirebilmek için, kendisine bölge ölçeğinde bir ‘yaşam alanı’ oluşturmaya çalıştı. Dolayısıyla bölge jeopolitiğini bu siyasal hedefe uygun olarak yeniden düzenlemek istedi.

Erdoğan-AKP iktidarı, yönetimini eline geçirdiği Türkiye’de tarihsel ve ideolojik amaçlarına ulaşmak için, bu hedefle uyumlu bir bölge jeopolitiği yaratmak zorundaydı. Çünkü, tarihsel hedeflerine uygun bir kültürel-siyasal havza, bir tür arka ülke, uluslararası siyaset terminolojisine daha uygun bir kavramla ifade etmek gerekirse; bir ‘hinterland’ oluşturamadığı taktirde ayakta kalamayacağını görüyordu.

Ancak olmadı. Erdoğan ve AKP iktidarının bütün iddiaları çöktü. Daha da önemlisi; siyasal islamcılık dünyada hem bir toplum projesi ve idioloji olarak iflas etti hem de Tunus, Mısır ve Libya üzerinden gelişen gerici dalga Suriye direnişine çarparak askeri ve siyasal bakımdan yenilgiye uğradı.

TEMELSİZ VE BİLİM DIŞI İDDİA

Siyasal islamcı hareket, Türkiye’de hiç kuşkusuz AKP iktidarıyla tarihindeki en yüksek başarı düzeyine ulaştı. Bu başarı sadece Türkiye ölçeğinde de değil, bütün bölge ve İslam dünyası bakımından da büyük önem ve öncü bir değer taşıyordu. Çünkü İslam dünyasının en ileri, en fazla batılılaşmış ve kapitalizmin en gelişkin olduğu ülkesinde siyasal islamcılar seçim yoluyla iktidarı ele geçirmiş ve uzun süre onu elinde tutma başırısını göstermişti.

Kararlı bir kitle temiline sahip olan bu hareket (AKP) seçimli bir siyasal düzende de islamcılığın başarıya ulaşabileceğini kanıtlıyor ve dünyadaki diğer bütün islamcı hareketler için bir örnek oluşturuyordu.

Bu yüksek konum dar inlamda sadece “iktidar” olmakla da sınırlı değildi. İdeolojik, siyasal ve teolojik bakımdan da yeni bir duruma işiret ediyordu. Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümet esas olarak bu nedenle bütün islam dünyasının liderliğini üstlenme iddiasını taşıyordu.

Ancak ortada büyük bir hesap hatası, dahası felsefi oylumu da bulunan tarihsel ve siyasal bir yanılgı vardı. Bu yanılgının kısa süreli başarıların ardından ağır bir yenilgiye yol açması kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu.

Bu yanılgının temelini siyasal islamcıların yeni uygarlık iddiası ve kendinden menkul bir tarih tezi oluşturuyordu. Öyle ki, hiçbir bilimsel (sosyolojik, iktisadi) ve kültürel temele dayanmayan; fansattik ve gerçeklikten kopuk bir tarih tezi ve uygurlık anlayışıydı bu. Ancak, durum böyle olmasına karşın AKP iktidarı, Ahmet Davutoğlu'nun teorisini yaptığı bu hipotez üzerinden Türkiye’nin dış politikasını yürütüyordu.

DAVUTOĞLU DOKTRİNİ

Dünyada başka bazı islamcı ideologlar tarafından -farklı biçimlerde de olsa- gündeme getirilen, Davutoğlu’nun ise Türkiye merkezli yeniden ürettiği bu hipotezi, okuduğunuz yazının sınırları içinde biraz açmaya çalışacağım.

Erdoğan’ın da paylaştığı ve AKP politikalarına yön veren bu hipotezi, Davutoğlu 2013 yılında yayınlanan, dış politika konuşmalarına da yer verdiği “Teoriden Pratiğe” adlı kitabında yazılı hale getirmişti.

Bu hipotez şöyle özetlenebilir:

Batı uygarlığı derin bir kriz halindedir. Bu krizden çıkabilmesi için ancak yeni bir kültürel alaşıma ihtiyacı vardır. Çin ve Hint uygarlıkları kapalı kültürler ve büyük ölçüde tek etnisiteye dayalı uygarlıklar oldukları için böyle bir alaşımı gerçekleştirecek yeteneğe ve dinamiklere sahip değildir. Böyle bir alaşımı yaratabilecek tek uygarlık havzası İslamdır. Çünkü İslam dininin elinde çok önemli bir güç, farklı milletler tarafından okunan ve onları bir araya getiren bir kitap vardır. Bu kitap Kuran’dır.

Bu anlamda İslam, Batı uygarlığıyla da ilişki içindedir ve evrensel bir karaktere sahiptir. Dolayısıyla Batı uygarlığının birikimini de içine alarak onunla bir alaşım oluştarabilecek yegane kültür İslamdır. Daha da önemlisi, uzun vadede Batı uygarlığını aşma, hatta onu tasfiye etme ve yükselme potansiyeline sahip tek uygarlık havzası İslam alemidir.

Türkiye, İslam dünyasının en gelişkin ülkesi ve bir cihan imparatorluğu olan Osmanlı’nın varisi olduğu için, bu projeye öncülük edebilecek tek ülkedir. Eksik olan, bu perspektife sahip bir tarihsel  ve siyasal iddia, kültürel bakış ve önderliktir. İşte Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarı, bu tarihsel ve kutsal amacı gerçekleştirebilecek tek siyasal odaktır. (Bkz. Ahmet Davutoğlu, Teoriden Pratiğe / Türk Dış Politikası Üzerine Konuşmalar, Küre Yayınları, İstanbul 2013)

Şaka gibi, ama teori bu kadar basit ve temelsiz!

Durum böyle basit olunca, yanılgı da bir o kadar büyük oluyor. Şöyle özetlenebilir; “Batı’nın birikimi” denildiğinde, islamcılar bunu salt teknik ya da fen olarak anlıyor. Yani bu uygarlığı, tekniği ya da bilimi yaratan asıl gücün kültür olduğu görülmüyor. Aydınlanma devriminin yarattığı bilimsel düşünce yöntemi ve akılcılık reddediliyor. Radikali ve ılımlısıyla siyasal islamın açmazını da tam bu tutum oluşturuyor.

İSLAMCILIĞIN KISIR DÖNGÜSÜ

İslamcılar geri kalmışlıklarını dinden ve islami kültürden uzaklaşmalarına bağlıyor. Bunun için çözüm olarak daha fazla dine sarılmayı ve Batı kültürünü reddetmeyi öneriyor. Bir gelişme ve kalkınma projesi olarak da Batı’nın sadece fennini ve tekniğini almak gerektiği görüşünü savnuyor.

Bu negatif anlamdaki “ideolojik” yaklaşım tam bir açmaz ve kısır döngü oluşturuyor. İslamcıların egemen oldukları rejimler ya da hareketler daha çok dine sarıldıkça daha fazla geriye gidiyor ve karanlığa batıyor. Geriye gittikçe çare olarak daha çok dine sarılmayı öneriyor ve  çağından daha çok kopuyor. Bu durum böyle sürüp gidiyor. Felsefi eşik bir türlü aşılamıyor. Skolastik ve teolojik taassub egemenliğini sürdürüyor. Durum böyle olunca, bırakın gelişmeyi, dine sarıldıkça daha da geriye giden bir İslam dünyası oluşuyor. Zavallı ve yoksul müslüman halklar, dipsiz bir kuyunun karanlığı içinde acıyla kıvranmaya devam ediyor.

Bu bir ortaçağdır. İslam dünyası kendi ortaçağını aşamıyor. Siyasal islamcıların çözüm önerisi de bu ortaçağın skolastiğini kıramadığı ve onun sınırları içinde devindiği için başarılı olamıyor. Bu nedenle, yeryüzünde ortaçağ karanlığını aşabilmiş ve gelişmiş –neredeyse- tek bir islam ülkesi bile bulunmuyor. Görece bu zinciri kıran ülkeleri ise aydınlanma ve laiklik yolunda adım atmayı göze alanlar oluşturuyor. Bu drama son vermek için –ki biricik yol budur- dinde reform, tam laiklik, aydınlanma ve aklın önünü açmak gerekiyor.

DEĞİŞEN DENGELER

Yukarıda özetlemeye çalıştığım uygarlık projesi, kaçınılmaz olarak bölgede bu anlayışa uygun bir jepolitik ortam yaratmak zorundaydı. Çünkü bu iddia, tek bir ülkeye değil bütün bir islam alemine dayanan bir projeydi. Bu nedenle diğer İslam ülkelerini bu anlayışa kazanmak ve ve liderliğini de kabul ettirmek durumundaydı.

AKP bu nedenle Mısır’da Muhammed Mursi’nin devrilmesine şiddetle karşı çıkan tek ülke olarak kaldı. Laik Suriye rejiminin yıkılmasını bu nedenle kendisi için yaşamsal bir amaç haline getirdi. Yine aynı nedenle, Suudi Arabistan ve Katar ile mezhepçi bir blok oluşturdu.

AKP bu dönem boyunca ABD ve Batı’yı iki yüzlü bir tutumla (takiye ile) idare etti. Devleti tamamıyla ele geçirene kadar, başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçlerle yüz kızartıcı bir işbirliğine yöneldi. Onların bölgedeki bütün kirli işlerini gördü, Suriye’de Batı adına bir vekalet savaşı yürütmeyi kabul etti. Bütün bunların karşılığında ise, Cumhuriyeti tasfiye sürecinde yaşamsal bir destek aldı.

HESAPLARI BOZAN DİRENİŞ

Esad rejimi ve Suriye halkının beklenmedik şekilde ve güçlü bir direniş sergilemesi, Rusya ve İran’ın devreye girmesi bu hesapları bozdu. Özellikle Rusya’nın büyük bir güç olarak fiilen savaşa girmesi, Suriye’de ve bölgedeki bütün dengeleri değiştirdi.  ABD ve NATO’nun, Rusya ve İran’ın da içinde olacağı bir savaşı göze alamadığı için geri çekilmesi, AKP iktidarını bölgede yalnızlaştırdı.

Suriye denkleminin dışına düştüğünü gören Erdoğan-AKP iktidarı, son bir hamleyle fiili bir durum yaratmak istedi. ABD ve NATO’yu sıcak çatışmanın içine çekerek Rusya karşısında konumlandırmayı ve Suriye’deki iddialarını sürdürmeyi planladı.

Ancak, bu plan, daha doğrusu provokasyon da tutmadı. Dahası, tersine dönerek Erdoğan ve AKP’yi vuran bir nitelik kazandı.

AKP Hükümeti sonunda Türkiye’yi bombaların patladığı, katliamların yapıldığı, canlı bombaların nerede ne zaman eylem yapacağının bilinmediği bir kaosa sürüklendi.  Ancak, bir tertiple 7 Haziran seçim sonuçlarını yok sayan ve yeniden hükümeti ele geçiren AKP, yarattığı kaosun içinde boğulmaya başladı.

Altını çizerek bir kez daha vurgulayayım; silkelense yıkılacak durumda olan Erdoğan ve AKP iktidarı, kaçınılmaz sonuna doğru hızla ilerliyor.

Aydınlanma meşalesi, ona ihanet eden sermayenin ve asker-sivil bürokrasinin değil, artık emekçilerin ve bizim elimizdedir.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.