• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 21 °C
  • Adana 25 °C
  • Antalya 21 °C

İttifaklar dizilişinde tamamlanan halka: 1 Kasım

Deniz YILDIRIM

İlk 2 yazıda AKP’nin 13 yıllık ittifaklar dizilişini ele aldık. Önce “tasfiye” devri ittifaklarını; ardındansa tasfiye devri ittifaklarının bittiği, ancak “inşa” devri ittifaklarının henüz kurulamadığı geçiş sürecini, yani “fetret devri”ni tartıştık. Fetret devri; ittifaklar düzleminde, 1 Kasım ile birlikte tamamlandı.

Siyasal İslamcı partinin yerleşme, kendini güvence altına alma ve bu temelde yeni rejimin inşasının önündeki engelleri tasfiye devrinin taktik ittifakları liberallerle, cemaatle ve Kürt Hareketi ile kurulmuştu; artık bu ittifakların yerini, harcını “mililik” ve “yerlilik” vurgularının oluşturduğu; İslamcı siyasetin dümenindeki gemiye katılan milliyetçi, faşist ve milisleşmiş-mafyatik ittifak aldı. Ancak Erdoğan’ın 7 Haziran’dan sonra sarf ettiği “sistem değişti, anayasa buna uyarlanmalı” cümlesinden de anlaşılacağı gibi; fetret devri, rejimin Saray etrafında anayasallaşması gerçekleşene kadar sürecek. Bu açıdan Saray’ın “inşa” ittifaklarını bu anayasallaşma süreci doğrultusunda kurduğunu hatırlatarak 7 Haziran – 1 Kasım arasındaki sürece bir de ittifaklar dizilişi düzleminden bakmaya geçelim.

Her şeyden önce 1 Kasım 2015, 2011 seçimlerinden farklı olarak, tasfiye döneminin değil, yeni rejimi Saray etrafında inşa döneminde AKP’yi içine düştüğü fetretten/bunalımdan çıkarma stratejisinin seçimidir. Diğer bir deyişle; 7 Haziran’da sandıkta kaybedilen iktidarın, sandık dışında geri kazanılmasını sağlayan, AKP etrafında devletçi ve devletiçi bir “milli” koalisyonun kurulmasıyla birlikte işleyen 7 Haziran sonrası “kaos” iktidarının 1 Kasım seçimleriyle sandık “meşruluğu”na kavuşturulması ve bu yeni ittifaklar dizilişinin sandık aracılığıyla AKP etrafında yeniden iktidara taşınmasıdır. İzlenen strateji ve taktikler de; ideolojik-siyasal ittifaklar dizilişi de buna uygun olarak yeniden yapılanmıştır. Tasfiye döneminin taktik ittifakları (liberallerle, Cemaat’le ve Kürt Hareketi’yle) sona ermiş; fetreti bitirme, inşa döneminin önündeki engelleri temizleme yönündeki taktik ittifaklar ise çoktan oluşmuştur.

İdeolojik düzlemde ve aygıtlar bazında bakalım. Tasfiye döneminde alanını liberal ittifaklarla genişleten Siyasal İslamcılık inşa döneminde milliyetçilikle, liberal söylemden doğan boşluğu telafi etmeye başlamıştı. Önce Gezi/Haziran Ayaklanması; ardından 17-25 Aralık operasyonları AKP tarafından “dış güçlerin milli iktidara kumpası” olarak yansıtılmaya çalışıldı. AKP bu yeni milliyetçi İslamcı strateji temelinde, verdiği mücadeleyi “İkinci Kurtuluş Savaşı” olarak göstermeye çabaladı. Bunun nedeni 17-25 Aralık sonrasında “baş düşman”ın Cemaat olarak belirlenmesi ve Cemaat operasyonlarından mağdur olan ulusalcı-Kemalist kesimlerin ve en çok da TSK’nın bu savaşa AKP etrafında dizilerek dahil edilmek istenmesiydi. Bu “İkinci Kurtuluş Savaşı”nın en açık kanıtı; Erdoğan’ın CB seçim kampanyasını Samsun’dan başlatmayı tercih etmesi oldu. Aynı şeyi 1 Kasım seçimleri öncesinde Davutoğlu da tekrarladı.

Cemaat’le ittifakın sona ermesinin ardından Silivri davalarının çökmesiyle birlikte yeni söylem ve ittifaklar siyaseti ilk işaretini “milli orduya kumpas kuruldu” ifadesinde buldu. Millilik vurgusu öne çıkıyor; buna uygun ideolojik propaganda Siyasal İslamcı iktidarın Cemaat’ten yönelen tehditlere karşı daha geniş bir cephe/dayanak oluşturması için imal ediliyordu; bu arada polis aygıtındaki Cemaat örgütlenmesinden ve onun kumpaslarından mağdur olan askeri aygıt da bu yeni “ortak düşman”a karşı ittifaka çağırılıyordu. Önce Cemaat’e karşı “millilik”, “ikinci kurtuluş savaşı” söylemleri etrafında Kemalist-ulusalcı duyarlılık, Cemaat mağduru aygıtlar ve siyasetler AKP’nin yeni ittifakına katılmaya çağrıldı. Buradan alınan kuvvetle, polis aygıtında ve bürokraside Cemaat’ten boşalan ittifak ise “milliyetçi” kadrolarla doldurulmaya başlandı. Bu açıdan, inşa devri ittifakları önce “devlet içinde” kuruldu. Cemaat’e karşı önce zor aygıtları yeniden yapılandırıldı. İttifaklar “zor aygıtları” içinde ve aracılığıyla yapılandı.

İslamcılığın tasfiye döneminde liberallerle geliştirdiği “kullan-at” ilişkisinin yerini, inşa döneminde milliyetçi ittifak dizilişi almaya başlamıştı. Buna karşın bu cephenin inşa dönemi AKP’si etrafında kemikleşmesi; toplanması açısından sadece Cemaat tehdidi yeterli değildi. AKP’nin özellikle zor aygıtlarında Cemaat’ten boşalan güvenlik bürokrasisi kadrolarını MHP kadrolarıyla telafi etmeye başladığı; yargıda bu boşluğu kısmen ulusalcı kadrolarla ittifak içine girerek doldurmaya çalıştığı görülüyordu. Bu ittifaklar dizilişinin kemikleşmesinde, devlet içi yeni koalisyon siyasetinde asıl belirleyici ise “çözüm süreci”nin duvara toslamaya başlaması ve bunun 7 Haziran’da AKP’ye iktidarı kaybettirmesiydi.

Tasfiye döneminde, Kürt Hareketi’ni ve bölgeyi özellikle Gezi gibi kritik dönemeçlerde “süreç” üzerinden eylemsizleştirmeyi başaran AKP; tasfiye sonrasında, yeniyi inşa sürecinde Kobane gerçeği ile karşılaştı. “Çözüm süreci” en başından beri “din kardeşliği” temelinde bölgesel emperyal fantezilere bağlanmıştı ve bunun uygulanma zemini AKP’nin Suriye siyasetiyle doğrudan ilişkiliydi.  Ve sonunda izlediği Suriye siyaseti duvara toslayan AKP; bir taraftan da masanın diğer tarafında yer alan Kürt Hareketi’nin “çözümü engelleyen güçler var, tasfiye etmeden olmaz diyordun, engel kalmadı, artık inşanın içeriğini konuşalım; bizim için içerik/model Kobane’dir” şeklinde özetlenebilecek pozisyonuyla çatışma içine girdi. Bu restleşme, Erdoğan’ın 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımaması ve ardından HDP’nin “Seni Başkan Yaptırmayacağız” pozisyonunu ilan etmesiyle birlikte giderek Saray ile HDP arasında bir çatışma eksenine taşındı. Sonuç 7 Haziran’da Saray’ın başkanlığa giderken eldeki tek başına iktidardan olmasıydı. Bu durum, Saray’ın 7 Haziran sonrasındaki stratejisini ve ittifaklar dizilişini de netleştirdi; hatta doğrudan belirleyici oldu.

Atlantik İttifakı’na Koşu

Diğer yandan 7 Haziran’dan sonra içerideki güç kaybını emperyalist ittifaklara yeniden yaslanarak telafi etmeyi tasarlayan Saray; ABD ile yeniden ilişkilenmek için Suruç Katliamı’ndan sonra ilk hamlesini yaptı. Özellikle Suruç Katliamı’ndan sonra “her türlü terörle mücadele” konsepti eşliğinde, Atlantik ittifakıyla bozulan ilişkileri düzeltmenin yollarını arayan Saray; bunu İncirlik Mutabakatı ile gerçekleştirdi. Erdoğan’ın kendisiyle uzun süredir görüşmeyen Obama ile telefon görüşmesi yapması şartıyla belirlenen bu yeni mutabakat sonrasında bölgede IŞİD karşısındaki askeri koalisyona Türkiye de katıldı. Kerry bu yeni durumu “başta Türkiye ve Ürdün olmak üzere” ifadesiyle açıklıyor; koalisyonun ağırlık merkezinin Türkiye’ye kaymakta olduğu ilan ediliyordu.

Kaldı ki 7 Haziran-1 Kasım arasında Suriye’deki tabloya Rusya’nın doğrudan-askeri olarak dahil olması; Saray’ı Atlantik merkezli ittifaka daha güçlü sarılma ihtiyacına yöneltmekteydi. Buna karşın bu ihtiyacın AKP’nin yumuşak karnı olduğu; AKP’nin daha da büyük çılgınlıklara girebileceği ve Atlantik sistemi açısından Suriye ve bölgedeki yeni durumu riske atabilecek kırılganlıklar taşıdığı dün Rus uçağının düşürülmesiyle bir daha görüldü. Saray merkezli rejimin saldırıya uğrayan kendisiymiş gibi hemen NATO’yu toplantıya çağırması ise; Saray’ın Atlantik ittifakına daha da bağımlı hale geleceğinin kanıtı. Saray-AKP, Rusya’ya karşı düşmanlık pozisyonuna girdikçe Atlantik ittifakına daha da muhtaçlaşacak. Bunun Atlantik ittifakı açısından ne kadar sürdürülebilir olduğu ise ayrı tartışma konusu.

Dolayısıyla Saray’ın 7 Haziran sonrasında dışarıda Atlantik ittifakına doğru rotayı yeniden çizdiği; hamlelerini bu çerçevede ilerlettiği ve iç ittifaklarının gelişimine de bu yeni durumun ivme kazandırdığı söylenebilir. Emperyalizmin gözetiminde, “millilik” ve “yerlilik” vurgusuyla. Sınırlarını emperyalizmin çizdiği bir “millilik” siyasetiyle; emperyalizmle uyumlu bir “millilik” ittifakıyla. Soğuk Savaş ittifaklarının hem askeri hem de ideolojik-siyasal düzlemde yenilenmesi anlamına gelen bu durum; 7 Haziran sonrasında yaşanan büyük paniğin, iktidarı kaybediyor olma hissinin ve kaybetmemek için her şeyi göze alabileceklerinin de göstergesiydi.

Bu açıdan AKP’nin 7 Haziran sonrası dış ittifaklar dizilişinde belirleyici olan Atlantik şemsiyesi; bunun altında Körfez gericiliğiyle ekonomik-siyasal-askeri ittifak ve Suriye’de “ılımlı muhalif” görüntüsü altında örgütlenmiş cihatçı çetelerdi. AKP’nin iç ittifaklarını belirleyen; iç ittifaklarıyla uyum içinde olan işte dışarıdaki bu koalisyonudur. Dışarıda emperyalizmle; cihatçı çetelerle ve Körfez gericiliğiyle ittifak; içeride de bu kesimlerin tarih boyunca sopası olmuş kim varsa onlarla ittifak. Emperyalizm, faşizm ve gericilik koalisyonu da diyebiliriz. Saray’ın 1 Kasım öncesinde emperyalist sistemin AB ayağına karşı “mülteci” kozunu kullanması ve AB’nin bu durum karşısında Saray karşıtı pozisyonunu yumuşatmak zorunda kalması da bu tablonun tamamlayıcısıdır; emperyalist sistemin “değerler” değil, “zorunluluklar” etrafında işlediğini ve ittifaklarını bu düzlemde geliştirdiğini göstermesi bakımından anlamlı olan bu durum; 7 Haziran-1 Kasım arasında Saray ile emperyalist sistem arasında “zorunluluklar” etrafında yenilenen; ancak ilk günkü aşkın da izlerini taşımayan bir yeni ittifak dizilişinin kanıtıdır. Ve içerideki hukuksuzluklar, artan baskılar, milisleşme, çeteleşme, mafyatik ilişkilerin hakim hale gelmeye başlaması; bu yeni durumdan ve oradan alınan cesaretten bağımsız olarak asla okunamaz. AKP’nin tarihi, ABD ile her yeni ortaklaşma ve mutabakat sonrasında, içerideki baskıyı arttırmanın tarihidir.

Nitekim 7 Haziran sonrasında İncirlik Mutabakatı ile birlikte ABD-Atlantik Sistemi’nin “terörle mücadele” konsepti içine kendisine yaklaştıran Saray Rejimi, bunun karşılığında içe dönük baskıyı da arttırdı ve IŞİD bahanesiyle “her türlü terör”e karşı geniş operasyonlar dizisi başlattı. Güvenlik aygıtı; “terörle mücadele” etrafında ve “millilik” ekseninde bu yeni dizilişe uygun olarak Saray etrafında toparlandı; Saray’ın gündemine uyarlandı. Önce Cemaat’e karşı ağırlıklı olarak Kemalist milliyetçileri “millilik”, “vatan savunması” etrafında kendi çevresinde toplanmaya çağıran Saray; artık HDP’ye karşı, Kemalist olmayan, muhafazakar, sağ milliyetçileri de “terörle mücadele” stratejisi etrafında yanına çağırıyordu. Nitekim Cemaat’e ve Kürt Hareketi’ne karşı “milli” ve “yerli” ittifak Erdoğan’ın 19 Eylül’de İstanbul’da gerçekleştirdiği “Teröre Karşı Birlik Mitingi”nde bayraklar eşliğinde ilan edildi.

Siyasal İttifaklar

Bu durumun en açık şekilde yansıdığı siyasal sahne; 7 Haziran sonrasında kurulan “geçici” ama ittifaklar bakımından kalıcı seçim hükümeti oldu. Bir yandan MHP’den Türkeş soyadının sembolik anlamını içerme hedefi doğrultusunda Tuğrul Türkeş’in; diğer yandan 1 Kasım seçimlerinden sonra Abdullah Çatlı’nın mezarına giderek görevini yerine getirmenin verdiği mutlulukla dua eden Büyük Birlik Partisi eski Genel Başkanı Yalçın Topçu’nun seçim hükümetine çekilmesi; 7 Haziran sonrasının İslami dozu (yerlilik) baskın hale gelmiş milliyetçi ittifaklar siyasetinin kanıtıydı. Öte yandan “terörle mücadele” konsepti kapsamında asli siyasal düşman hanesine HDP’yi yazan Saray’ın taktiğine MHP de uyum gösterdi. 7 Haziran’dan sonra MHP hemen tüm siyasal karar ve hamlelerini AKP’ye-Saray’a değil, HDP’ye karşıtlık temelinde belirleyerek; AKP’siz bir hükümeti engelleyerek; AKP’li bir Meclis Başkanı seçtirerek; Suruç Katliamı’ndan sonra CHP ve HDP’nin “Terör Araştırma Komisyonu” kurulması teklifini AKP ile birlikte reddederek, “uyumsuz, koalisyon kurmayan, hayırcı” parti imajı eşliğinde sağ seçmenin AKP’ye kaymasını temin ederek, sahne arkasından bu yeni Saray merkezli milliyetçi ittifak dizilişine destek verdi; Saray’ın yeniden oyunu kurmasını ve 7 Haziran’da yitirdiği iktidarı 1 Kasım’da yeniden elde etmesini sağladı. Bu açıdan AKP’nin yeni ittifaklar dizilişinin gizli ortağıdır; içindedir. MHP’nin bu tutumu; “devletçilik”le; “devleti kutsayan”, “düşmana karşı” önce “devlet” diyen sağ siyasal gelenekle de uyumludur.

Özetle Saray 7 Haziran sonrasında, “terör”e karşı milliyetçi-muhafazakar güçleri kendi etrafında toplama ve oluşan bu yeni ittifaklar cephesinin yegane siyasal temsilciliğine AKP’yi yerleştirme taktiği izledi; tuttuğunu ise 1 Kasım akşamı gördü. Şimdi Suriye’deki çete faaliyetlerini, Suriye halklarına karşı cihatçı düşmanlığını Türkmenler’in arkasına saklanarak gizlemeye çalışmasına ve dahası yine Türkmenler’i korumak gizli mazeretiyle Rusya ile cepheleşmeye yönelmesine bakarak, bu milliyetçi ittifaklar siyasetine dönük Saray propagandasının daha da pekişeceğini belirtebiliriz. Saray, Türkmenler üzerinden Rusya-İran-Suriye karşıtı; Atlantikçi bir dış cephe; milliyetçi-faşist bir iç cephe siyasetiyle ittifaklarına tutunabileceğini ve genişletebileceğini hesaplıyor olabilir. Tutar mı, göreceğiz.

Muhalif Yaşama Karşı İttifaklar

Bunlar siyasal ittifaklar. 7 Haziran sonrasında ittifaklar düzlemini toplumsal-kamusal alanda, gündelik yaşamda belirleyen asıl kriterse; terör, çeteleşme, mafyalaşma, milisleşme ve faşistleşme oldu. Seçimle kaybedilen iktidarı bırakmamak; fiilen iktidara el koymak, ardından karşıtlar üzerinde “terör” evresi başlatmak, çeteleri-mafyatik yapıları muhalif güçlerin üzerine “kontrollü” bir biçimde salmak; faşist ve radikal İslamcı-cihatçı kuvvetlerle her alanda ittifakları güçlendirmek bu kapsamda devreye sokuldu.

7 Haziran’dan 1 Kasım’a bu eksende, kamusal alanda, gündelik yaşamda meydana gelen gelişmeleri hatırlayalım: bir yandan Osmanlı Ocakları adı verilen bir milis örgütlenmenin giderek sahneye çıkışı; diğer yandan AKP Gençlik Kolları Başkanı ve AKP milletvekili Boynukalın öncülüğünde Hürriyet-Doğan Medya binasının basılması; yine gazeteci Ahmet Hakan’ın evinin önünde dövülmesi, “kontrollü” bir biçimde “teröre karşı” protestolara göz yumulması; muhalif aydın, sanatçı ve yazarlara karşı hedef gösterme, tehdit ve linç kampanyalarının keskinleşmesi, bu sırada Kırşehir’de bir kitap evinin yakılması; dükkanların yağmalanması; Sedat Peker’in Rize’de “Teröre Karşı” gerçekleştirdiği mitingde “oluk oluk kan akacak” tehdidi ile ittifaklar dizilişini mafyatik karakteriyle görünürleştirmesi; 1 Kasım seçimleri öncesinde Mehmet Ağar’ın “AKP çok güzel işler yapıyor, destekliyorum” açıklaması yapması; özellikle Cizre, Nusaybin, Silvan’da duvarlara yazılan Esedullah Timi (Allah’ın Aslanları) ifadelerinde görüleceği üzere; kontrgerillanın İslamcı radikalizm temelinde faşist konsolidasyon içine girmesi; önce Suruç’ta, ardından Ankara’da muhalif siyasal-toplumsal güçlerin IŞİD’in bir türlü üstlenmediği saldırılarla katledilmesinin “engellenememesi”.

Bütün bu olgular; hem siyasal alanda (seçim hükümeti); hem de toplumsal alanda, kamusal yaşamda 7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar geçen sürecin “karşıtlar”a, “düşmanlar”a karşı bir tür kontrollü “terör” evresi olduğuna ve ittifakların İslamcı-faşist temelde yeniden yapılandırıldığına işaret. Bir yandan devlet aygıtlarının (başta güvenlik olmak üzere); diğer yanda siyasal alanın sağ kuvvetleriyle onların denetlediği toplumsal tabanın adım adım AKP etrafına toplanmasını sağlayan bu stratejinin tuttuğunu görmeleri ise en büyük tehlike. Strateji tutmuştur; vazgeçmeleri için hiçbir neden yoktur.

Bu strateji sonucunda yeniden tek başına iktidarı elde eden AKP; yine “demokrasi, açılım” vaatleri eşliğinde anayasa tartışmasıyla rejimi Saray etrafında kurumsallaştırma stratejisine yönelecektir. İktidarı elde tuttuğu bu dönemde “demokrasicilik” ittifaklarını sahne önüne almaya, “imaj” tazelemeye çalışacak olsa da; 7 Haziran ile 1 Kasım arası kurulan ve tutan ittifaklar artık asıl belirleyicidir. Zira 7 Haziran – 1 Kasım ittifakları, AKP’nin seçimle iktidarı bırakmamak için neler yapabileceğini, neleri göze aldığını göstermiştir. Bundan böyle asıl belirleyici olan ittifak; sahne arkasındaki bu diziliştir. AKP artık “tek başına iktidarda”yken değil; iktidarı kaybettiğinde kurduğu ittifaklarla tartışılmalıdır. AKP’siz, demokratik bir Türkiye özlemi çekenlerin temel sorunu budur. İlerici güçlerin asıl meselesi; karşı ittifakların asıl belirleyicisi de bu olmalıdır.

Emek, özgürlük, laiklik, emperyalizme karşı tam bağımsızlık, iç ve dış barış, Cumhuriyet güçlerinin ittifakı ise bu nedenle zorunludur. 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)