• BIST 106.926
  • Altın 151,429
  • Dolar 3,6718
  • Euro 4,3287
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 10 °C
  • Adana 14 °C
  • Antalya 15 °C

Kabe Baskını, IŞİD’in dönüşü ve Erdoğan’ın gülüşü

Ortadoğu’nun karanlık politik labirentinde Suud Kralı’nı, Erdoğan’ı, Bin Ladin’i, Obama ve Putin’i buluşturan tarih. Yaratılan cehennemden çıkış arayışları, cehennemine mahkum olanlar ışığında Kabe Baskını’nın 36’ıncı yıldönümü ve G20 Zirvesi

Çağlar Tekin/HABER ANALİZ
Tarih 20 Kasım 1979, bir salı sabahı Kabe’ye sabah namazını kılmak için binlerce Müslüman akın ediyor. Çöl güneşi henüz ortalığı aydınlatmaya başlamadan biraz önce... Okunan ezanın ardından Kabe imamı Şeyh Muhammed b. Sebil’in kıldırdığı namazın son bulmasıyla beraber 1000 kadar silahlı devrimci “Allahu Ekber” nidaları ve silah sesleri arasında Mescid-i Haram’a girdi, kapılar kapandı. Devrimcilerin bir kısmı kapıları kapatırken bir kısmı Suud güvenlik görevlilerini tutukluyor, bir kısmı da minarelere tırmanıyordu. Daha sonra devrimcilerden oldukları anlaşılacak bir grup da Kabe’nin arka tarafını güvenlikli hale getirecek olan Ebu Kubays Dağı’nda yerlerini alıyorlardı.

Devrimciler adına Mescid'in mikrofonundan Cuheyman El-Udeybi’nin sesi çınlıyordu. Cuheyman, uzun yıllardır Suud Hanedanı’na karşı savaşan İhvancı kabilelerden Udeybilere mensuptu. Dedesi 1920’lerde Suudlara karşı savaşırken ölmüş, kendisi de dedesinden aldığı geleneği devam ettirerek yine Suud Krallığına karşı savaşıyordu.  

Buradaki İhvancılık ile Mısır, Suriye ve AKP özelinde bildiğimiz İhvancılık sadece isim benzerliğinden ibaret. Suud İhvancılarının hikayesi çok daha başka. Ancak Vahabiler ile uzun yıllardan beri devam eden bir savaş içinde sindirilmiş bir topluluk olduğunu söyleyebiliriz kabaca. Cuheyman da bu yenilginin ardından toparlanmaya çalışan Yeni İhvancılığın lideri konumunda.

18 yıl boyunca Kraliyet Muhafız Alayı’nda çalıştıktan sonra Suud hanedanını meşru görmediği için ayrılan ve Medine İslam Üniversitesi’ne başlayan Cuheyman, burada da hocalarının Suudlara sadakatine katlanamayarak ayrılır. Kendi risalelerini yazan ve alternatif dersler hazırlayan Cuheyman, Suud hanedanının Müslümanlıktan çıktığını düşünür ve bunu propaganda eder.

Suud’a karşı ‘devrimci’ başkaldırı

Mikrofondan seslenen Cuheyman’ın yanında kayınbiraderi Muhammed el-Kahtani yer almaktadır. Kahtani’nin ‘beklenen Mehdi’ olduğunu söyleyen Cuheyman, kimi hadislerle bunu desteklemeye çalışır. Ancak Cuheyman’ın esas söylemi burada değil, Suudların yerine kurulacak devletin programında yer almaktadır.   

Cuheyman, Suudi rejiminin dini niteliğinin kalmadığını, dolayısıyla Müslümanların itaat etme yükümlülüklerinin olmadığını söyledi. Kötü gidişatın önüne geçilmesi için hayatın her alanında şeriatın tekrar uygulanmaya başlamasının gerektiğini iddia etti. Ayrıca, yabancı askerlerinin tüm Arabistan’dan çıkartılmasını, ABD ve Batı’ya petrol ihracatının durdurulmasını, Suud Hanedanı’nın dinden çıktığının ilan edilerek halktan çaldıkları mali varlığa el koyularak dağıtılmasını ve şeriat kurallarının dışına çıkan uygulamaların sonlandırılmasını da kapsayan bir dizi talep öne sürüldü. Buna benzer talepleri olan bildiriler Arabistan’ın kimi büyük şehirlerinde dağıtılmış ancak bunu kimin yaptığı baskına kadar anlaşılamamıştı. 

Cuheyman bu konuşmasını yaparken adamları da işgalden önce Mescid’in alt katlarına sakladıkları silahları yukarı çıkardılar. Kabe’nin altında bulunan yüzlerce dehliz o dönem restorasyon çalışmalarından da yararlanılarak yemek ve silahla doldurulmuş durumdaydı. Devrimcilerin baskın için uzun süredir hazırlandıkları anlaşılıyordu. Silahlar dağıtıldı, dış kapılar kapatıldı, yüksek minarelere silahlı nöbetçiler yerleştirildi, mevziler planlara göre hazırlandı. İçeriye giriş-çıkışlar yasaklandı.

Ankara’nın hocası Riyad

Tabi baskınla ilgili tüm detaylara sahip değiliz. Baskının ardından Suud yönetimi bizim çok tanıdık olduğumuz bir yönteme başvurarak ülkenin tüm iletişim sistemini kilitledi. Elbet dönem şartları sebebiyle sosyal medyanın olmaması da işini kolaylaştırdı. Erdoğan-AKP kliğinin sosyal medya düşmanlığını anlamak için bir sebep de burada yatıyor elbette.

Suud yönetimi önce başına ne geldiğini anlamaya çalıştı ve bu arada iletişim kanallarını kapatması sayesinde tüm dünyadan yaşananları bir gün boyunca gizledi. Ardından askeri müdahale yolunu seçtiyse de Suud güvenlik görevlileri Kabe’ye silahla girişin dinen mümkün olmadığını öne sürerek bu talebi reddetti. Kent kadısından alınan fetva buna izin verse de askerlerin önemli bir kısmı bunu reddetti ve tutuklandı. Tüm bunlar yaşanırken alelacele Kabe’ye gönderilen güvenlik güçleri ise önemli kayıplar vererek geri çekildi.

Suud yönetimi dünyadan gelen sorulara sorumlu olarak adı konulmayan “dış mihrak”ları ve “bir avuç deli”yi (veya modern haliyle çapulcu) gösterdiyse de baskın öyle üzeri örtülecek cinsten değildi.   

İktidar bloğu kendi içinde de çatırdıyor ve Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal bu zümreyi "aşırı" ve "deli" diye tanımlayarak, "Aşırılardan ve delilerden bir gurup..." olarak değerlendirirken; Enformasyon Bakanı Muhammed Abdu Yamani, bir gazetecinin, Suudluların çelişkili beyanatlarının nedenine ilişkin sorusuna, "Ne yapayım? Savunma ve İçisleri bakanları ile temas kurdum. Kabe'nin işgal haberini yayınlayalım mı, yayınlamayalım mı diye sordum. Sağlam bir haber alamadım." diyerek çatırdamayı dışa yansıtıyordu.

Benzer mi geldi, tıpkı Gezi’de Arınç, Gül ve Erdoğan açıklamalarında olduğu gibi değil mi! Ama henüz bitmedi, göbeğinden ABD’ye bağlı Suud yönetimi bir yandan gazetecileri bölgeye yaklaştırmıyor, bir yandan da halka sokağa çıkma yasağı getiriyordu. Korku öyle bir boyuta vardı ki, askerini devrimcilerin üzerine süremeyen Kral, polis, ordu ve istihbaratı silahtan arındırıyor ve Pakistan’dan paralı asker transferi yolunu seçiyordu. 

Suud hanedanının yaşadığı paniği aynı günlerde Washington Post sayfalarına, “Mescid-i Haram’a silahlı saldırı, Suud Hükümeti ve iktidara doğrudan bir meydan okuma sayılır. olayı, güvenliğin hakim olmasıyla sona erecek bir vaka şeklinde değerlendirmek çok büyük bir yanlışlıktır.” diye taşıdı.

Bu arada adı koyulamayan “dış mihrak”ı Mısır’ın İsrail ve ABD yönetimine yakın lideri Enver Sedat ‘keşfeder’ ve kısa süre önce İran’da Şah’ı deviren ve o günlerde eski müttefiki komünistlerle uğraşan Humeyni’yi adres olarak gösterir. Humeyni’nin bu işin ardında ABD’nin olduğunu söylemesi ise Suud Hanedanı’nı bir de Amerika ile karşı karşıya gelmemek adına daha da panikletir. Üniversiteler kapatılır, yabancılar ve yabancı öğrenciler yurtdışına acilen 26 uçak eşliğinde taşınır, olay o boyuta gelir ki çıkış işlemleri için zaman kaybetmeme adına ülke sokaklarına seyyar masalar koyularak süreç hızlandırılır.

Hızlanarak devam edersek, Kral’ın getirdiği Pakistanlı askerler başarısız olunca CIA ve Fransız antiterör birlikleri Suud Hanedanı’nın davetlisi olurlar. Tabi bu davet hanedan tarafından gizlense de bir Fransız gazetesinin sayfalarında yer almasının ardından Suudların yalanlamasına rağmen Fransa’nın sessiz onayıyla ortaya çıkar. Suud askeri üniformalarıyla Kabe’ye girmeye çalışan CIA, istenilen başarıya ulaşamayınca dehlizlere sığınmak zorunda kalan devrimcilere karşı Fransız planı devreye girer. O dönem devam eden Mekke su sistemi yenilenmesi çalışmaları esnasında döşenen boruların güzergahı değiştirilerek Kabe’nin altındaki dehlizlere uzatılır. Önce buradan Kabe’ye su pompalanır ardından da suya yüksek voltajlı elektrik verilerek devrimcilerin ölmesi sağlanır. Sağ kalan az sayıdaki devrimci ise yakalanmalarının ardından uzuvları birer hafta aralıklarla kesilerek sonunda idam edilirler.

Saray’da oyun biter mi!

Peki Suud askerleri dahi silahla Kabe’ye girmeyi fetvaya rağmen kabul etmezken, Müslüman olmayanların girişinin yasak olduğu şehre CIA ve Fransız birlikleri nasıl girer? Saray’da oyun bitmez. E elbette o dönemde de milyon dolarlık araçlar tahsis edilen din adamları vardır ve hizmet sırası onlardadır. Tüm CIA ve Fransız askerlerine kağıda yazılan Kelime-i Şehadet okutulur ve hepsi birden Müslüman olmuş sayılır.   

Ladin’ler tarih sahnesine çıkar

Baskının arka planı Suud sansürü sebebiyle tam olarak açıklığa kavuşamadıysa da kimi detaylar daha fazla soruyla bir hat belirledi. Baskın esnasında Kabe altındaki dehlizlerin daha önce hazırlandığı ve bunda restorasyon sürecinden faydalanıldığı anlaşıldı. Firma hepimiz için tanıdık bir isme sahip. Ladin Limited Şirketi. Evet, El Kaide’nin kurucusu Usame bin Ladin’in aile firması. Detaylara tam olarak hakim olunamasa da Usame’nin üvey kardeşi Mahrous Bin Ladin’in 60’lardan beri hanedan muhalifi olduğunu biliniyor. Ladin ailesi ferdinin Kabe’de yakalandığı halde öldürülmediği ve kısa süre içerisinde serbest kaldığı da bildiklerimiz arasında. Baskının bastırılmasından bir aydan kısa süre sonra Sovyetler Birliği Afganistan’ın çağrısı üzerine ülkeye müdahale etti. Bunun hemen ardından da Usame Afganistan’a geçerek bugün IŞİD’a kadar uzanan zincirin başlangıç halkasını çaktı, El Kaide kuruldu. Ladin, diğer İslamcılar ve CIA arasındaki bağ ise artık kimse için bir bilinmeyen değil.

Kabe baskınıyla ABD’nin ilgisini bilemeyiz ama (ki kimi ABD gazetelerinde zaman zaman bu bağlantıyla ilgili rivayetler yer aldı) Washington yönetiminin bu tarz durumlardan nasıl fayda çıkarabileceğini biliyoruz.

G20’de Putin hizası

O günlerden G20 Zirvesi’ne uzanabiliriz şu an. Hemen hepimizin gözüne sokulan zirvede yaşananların hepsini tek tek sıralamayacağım ama bir iki başlığı hatırlatmak istiyorum. Putin’in sözleri sanırım toplantının tek dürüst ve gerçekçi içeriğine sahipti. Putin, IŞİD’in Suriye’den çıkardığı petrolü 6 kilometreye ulaşan konvoylarla taşıdığını ve bunun şimdiye kadar Suriye’ye müdahale edenlerce görmezden gelindiğini, bunun kanıtlarını da tüm liderlere sunduğunu söylediğinde hiçbir şaşkınlık yaşamadık. Burada gözler elbette ilk önce Erdoğan’a döndü. Cumhurbaşkanı’nın bu toplantı ardından kimseyi inandıramayacağını bildiği halde IŞİD’in petrolünü Suriye lideri Beşar Esad’ın aldığını sık sık dile getirmesi de bundan. Oysa Erdoğan bu başlıkta yalnız değil. Irak’ta Barzani, İngiltere, ÖSO ve diğer cihatçı teröristlerin petrol ihtiyacı için ABD’nin bu ilişki içinde olduğu bir sır değil. Zaten ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin “Türkiye sınırındaki petrol kaçakçılığını engelleyeceğiz” sözleri de hem bu söylemi durdurmak için hem de bu işte Erdoğan’ı yalnız bırakabileceklerini belirtmek için sarf edildi. Ardından IŞİD’e doğrudan finansal destek sağlayan ülkelerin olduğunu ve bunlardan G20 toplantısına katılanların da olduğunu söyledi Putin. Burada da gözler Suud Kral’ı Selman’a döndü. Ama o da yalnız değildi, bu akışın neredeyse tamamının Türkiye üzerinden yapıldığını sağır Selman dahi biliyor. Ve biz de biliyoruz ki emperyal güçler her şeye muktedir değillerdir ama her zaman ateşe sürecekleri ilk maşaya yakın beklerler.

Erdoğan’ı tartışan Batı

Amerikalı akademisyen David Graeber dün The Guardian’da yer alan makalesinde Erdoğan’ı, “IŞİD’e siyasi, ekonomik ve hatta askeri destek vererek, IŞİD’in Paris’teki caniliğine yol açan adam.” olarak tanımladı ve özellikle Paris katliamının ardından pek de yalnız değil. Batı medyası artık sürekli “Erdoğan IŞİD’i desteklerken neden engellemedik?” sorusuyla meşgul halde. Erdoğan’ın ABD’yi “güvenli bölge” başlığında ikna etmek için AB’den destek almak üzere göçmen kartını kullanması ise şimdi terse dönmüş ve başta Avrupa’daki en önemli müttefiği Fransa olmak üzere öfkeyle bilenmesine sebep oluyor. Graeber, yazısını şimdi Batı’da sıkça sorulan ve bizim çok daha uzun zamandan beri cevabını bilerek sorduğumuz bir soruyla noktalamaya hazırlanıyor, “Türkiye, Suriye’deki Kürtlere yaptığı gibi IŞİD’in hakim olduğu alanlara da mutlak ambargo uyguladı mı?”

Erdoğan’a ‘Vebalı muamelesi’

G20’nin “aile fotoğrafı” kısmında sürekli sırıtarak elinin sıkılmasını, selamlanmasını beklediği halde neden kimsenin Erdoğan’a yaklaşmak istemediğinin cevabı da burada aranmalı. Putin’in çektiği hiza liderleri, Erdoğan’a “vebalı muamelesi” yapmaya itti. Yani Türkiye’de Erdoğan’ın seçimleri ülkeyi kan gölüne sürükleyerek kazanması onu kurtarmadı. Erdoğan’ı iktidara taşıyan dış rüzgar bugün ılımlı İslam canavarının Şam ve Esad duvarına çarpmasıyla terse dönerek altını oymaya başladı. Bu başlıkta tek eksiğimiz içerde, içerde kendine güvenen bir muhalif harekette. Onu da Putin’den beklemeyelim artık.

Son bir soruyla sonlandıralım. Suriye BM Temsilcisi Beşar Caferi dün gece New York’da Suudi Arabistan’ın tasarısı hakkında, “Suudlar demokratik bir tasarı sunabilir mi?” diye sordu. Biz de benzer bir soru soralım, Ortadoğu’nun karanlık politika labirentlerinde her türlü kalleşlikle yürümeye alışkın Suudlar dahi çatırdarken, bölgeye cahil cesaretiyle giren Erdoğan yarattığı cehennemden kurtulabilir mi?

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)