• BIST 101.892
  • Altın 189,295
  • Dolar 4,6043
  • Euro 5,3842
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 23 °C
  • İzmir 24 °C
  • Adana 25 °C
  • Antalya 25 °C

Kamu yok ve halk zehirleniyor

Deniz YILDIRIM

Rıdvan şöyle demiş, Burhan şunu söylemiş, Turan böyle twitlemiş. Gerçeğin, sahnenin arkasında yaşanan büyük trajedilerin örtüsü bunlar. Kendi gündemimizi kuralım; kendi gündemimizle konuşalım.

Size bugün bir başka Türkiye hikayesi anlatacağım.

Okul, Kışla, Hastane, Hapishane, Fabrika, Şantiye, Yurt… Aklınıza ne geliyor? Bu alanların ortak özelliği nedir? Hayır, Fransız filozof Foucault değil.

Bunlar 2007’de ülke genelinde bu yıl “insanlık şöleninden dışlananlar”ın karşı karşıya olduğu ortak felaketin mekanları. Yani yemek kaynaklı toplu gıda zehirlenmelerinin.

Türkiye’de “büyüme” “rekor” kırıyor; bu büyümeden işçinin, öğrencinin, askerin payına bozuk ve sağlıksız yemek, toplu zehirlenme düşüyor. İş cinayetleri bir yanda, sağlıksız koşullar diğer yanda.

Anımsayın: Mayıs ayında Manisa’da 1. Piyade Eğitim Alay Komutanlığı Kışlası’nda 1047 asker yedikleri yemekten zehirlenmiş ve Er Hüsnü Özel hayatını kaybetmişti. Ardından yine Manisa’da kışlalarda üç zehirlenme vakası daha gerçekleşmişti. Çünkü kışlalarda yemek özelleştirilmişti. Rota ile tanıştık.

Son olarak hafta başında Rize’de Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Kampüsü’nde ve öğrenci yurdunda 487 öğrenci yemekten zehirlendi. Yemek özelleştirilmişti; ihaleyi alan firma da kendi taşeronunu belirlemişti. Şikayetler vardı; yemekler kötüydü. Toplu zehirlenme vakası, işin sadece görünürleşmesine yol açtı. ACB ile tanıştık. Ve aynı hafta içinde Kocaeli Üniversitesi Kampüsü içinde yer alan yemekhanede yemek yiyen 40’tan fazla öğrenci zehirlenerek hastaneye kaldırıldı.

Fakat sınırlı değil. Bu yıl bir rekor arayacaksak bu konuda bulabiliriz. Üçüncü sayfa haberlerinde, yerel gazetelerin sitelerinde kaybolan bir gerçek var. Basit bir tarama bir işyerine, bir okula, bir ilçeye sıkışmış yerel vakalar ile değil, ulusal bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu bir Türkiye hikayesi ve işçi, memur, asker, öğrenci yoksul halkı vuruyor. Ulusal bir sorunsa, ulusal düzeyde halkın çıkış rotası ve programı etrafında birleştirilmesiyle çözülür.

Halk kimdir demiştik; tanıma ek yapalım. Halk “mecburiyetleri olanlar, mecbur bırakılanlar”dır. O madene inmek zorundadır; o okulda okumak zorundadır; o inşaatta çalışmak zorundadır ve o yemeği yemek zorundadır.

Daha geçen ay, 15 Kasım’da İstanbul Sancaktepe Kredi ve Yurtlar Kurumu Erkek Öğrenci Yurdu’nda kalan 47 öğrenci taşeron firma yemeğinden zehirlendi. Bir öğrenci şöyle diyordu: “verdikleri makarna gerçekten berbat bir şeydi ama bizler de yemek zorunda kaldık. Yemezsek aç kalacaktık.”

Manisa’da zorunlu askerlik hizmetini yaparken taşeron yemekten zehirlenen erlerden birisi hastane önünde haykırıyordu: “zehirli yemeği önümüze koyuyorlar. Memleketimizi bırakıp geliyoruz biz. Analarımız ağlıyor orada.”

Bu bir memleket hikayesi, bu bir “zor”un farklı alanlarda örgütlenmesi hikayesi ve bitmiyor elbette. Bu yıl geride kalan yıllara göre büyük oranda artış var toplu gıda zehirlenmesi vakalarında. Sadece 2017 yılında Manisa’dan Rize’ye, Diyarbakır’dan Karaman’a uzanan onlarca toplu gıda zehirlenmesi vakası ile karşılaştım. Binlerce yurttaş bu yıl kamunun yönetim ya da denetiminde olması gereken ve toplu yemek verilen yerlerde gıda zehirlenmesi şikayetiyle hastaneye kaldırıldı. Manisa’da Er Hüsnü Özel’den sonra Ağustos’ta Adıyaman’da bir Organize Sanayi Bölgesi’nde işçiler gece vardiyasında yemekten zehirlendi; özel güvenlik işçisi ise hayatını kaybetti. Tek tek gidelim.

OKULDA
19 Ocak’ta Ordu’nun Kabataş ilçesinde taşımalı eğitim verilen bir ortaokulda 40 öğrenci yemekten zehirlendi. 17 Şubat’ta Karaman Polis Meslek Yüksekokulu’nda 33 öğrenci; Mart’ta Batman Kozluk’ta 34 ilkokul öğrencisi, Mayıs’ta Van’ın Edremit ilçesinde lise pansiyonunda 30 öğrenci, Haziran’da Antalya-Manavgat’ta 15 öğrenci, 10 öğretmen; yine Haziran’da Aydın’da bir anaokulunda 56 çocuk yemekten zehirlendi. Eylül’e gelelim. Diyarbakır Kocaköy’de 5 okula birden aynı firma yemek götürüyordu. 200’den fazla öğrenci zehirlendi. Mersin’in Mut ilçesinde öğrenci pansiyonunda 63 lise öğrencisi yine Eylül ayında gıda zehirlenmesi nedeniyle hastaneye kaldırıldı. 5 Ekim’de Siirt Eruh’ta taşımalı eğitim veren bir okulda 25 öğrenci; 12 Ekim’de ise Diyarbakır- Ergani’de 294 öğrenci yemekten zehirlendi. 23 Ekim’de Çorum’da bir İmam Hatip Ortaokulu’nda 21 öğrenci; 30 Ekim’de ise Amasya’da bir Kur’an kursunda 44 çocuk zehirlendi. 30 Kasım’da Kahramanmaraş’ta EnerjiSa Ortaokulu’nda 16 öğrenci toplu yemekten zehirlendi. 

Okullarda yemek uygulaması doğrudur; mesele bunun “maliyet” düşürmek için taşeronlaştırılmasıdır. Bugün Milli Eğitim Bakanlığı 72 bin öğrenci için özel okullara yüz milyonlarca lira teşvik parası ödemekte. Kaynaklar özel okula, özel yemek firmasına değil, kamuya ayrılsın, halk için kullanılsın. Kaynak vardır.

YURTTA/KAMPÜSTE
6 Ocak’ta Bolu’da KYK yurdunda kalan 63 öğrenci, 21 Mart’ta Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin KYK Yurdu’nda kalan yaklaşık 100 öğrenci; 24 Mart’ta Çorum’da, Hitit Üniversitesi Osmancık MYO’da öğrenim gören ve KYK yurdunda kalan 12 öğrenci, 11 Nisan’da Kocaeli Üniversitesi Umuttepe Kampüsü içinde yer alan KYK Kız Öğrenci Yurdu’nda 26 öğrenci; 13 Nisan’da Mardin Artuklu Üniversitesi kampüs yemekhanesinde çıkan yemekten 82 öğrenci; 20 Mayıs’ta Sivas’ın Suşehri ilçesinde KYK yurdu yemekhanesinde çıkan yemekten 33 öğrenci, 23 Mayıs’ta Manisa Şehzadeler ilçesindeki KYK yurdundaki yemekten 17 öğrenci, 15 Kasım’da İstanbul Sancaktepe KYK Erkek Öğrenci Yurdu’ndaki yemekten 47 öğrenci, 12 Aralık’ta Kocaeli Üniversitesi kampüsünde yemekten 40 öğrenci ve son olarak Rize Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi kampüs ve KYK yurdu yemekhanelerinde yedikleri yemekten zehirlenen 473 öğrenci.

Tamam, “yerli ve milli” olsun, Kampüs yerine Külliye diyelim. Peki Külliye dersek yemekler aynı kalitede, aynı denetimde olacak mı?

KIŞLADA
Manisa’da Mayıs ve Haziran aylarında kışlalarda tam 4 kez zehirlenme vakası yaşandı. İlkinde 1049 asker zehirlendi, Er Hüsnü Özel hayatını kaybetti. İkinci vakada 70, üçüncüde 69 ve son olarak 17 Haziran’da da yine 1049 askerin zehirlendiği ilk kışlada 731 asker zehirlenerek hastaneye kaldırıldı. 11 Haziran’da Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı’nda 39 asker, 20 Haziran’da Kastamonu Alay Komutanlığı’nda 38 asker, 30 Haziran’da Muğla Marmaris’ta 83 asker, 14 Ağustos’ta Sivas’ta Piyade Eğitim Komutanlığı’nda 31 asker toplu gıda zehirlenmesi sonucu hastaneye kaldırıldı.

Güvenlik sağlamak için memleketlerini, ocaklarını bırakıp kışlaya gelen halk çocuklarının gıda güvenliğini sağlayabildik mi?

İŞYERİNDE, FABRİKADA, ŞANTİYEDE
16 Şubat’ta Konya – Selçuklu’da bir fabrikada 28 işçi; 29 Mayıs’ta Gebze’de aynı şirketin yemeğinden farklı fabrikalarda çalışan yüzlerce işçi, 30 Mayıs’ta yine Gebze’de 30 fabrika işçisi, 31 Mayıs’ta Edirne’de Tıp Fakültesi Hastanesi’nde çıkan yemekten 100 işçi, Haziran’da Bodrum’da bir otelde çalışan 25 turizm işçisi, 13 Temmuz’da İzmir Aliağa’da Socar’ın Star Rafinerisi inşaatında çalışan 346 işçi; 21 Temmuz’da Bursa Gemlik’te 50 fabrika işçisi, aynı tarihte İzmit’te bir okul inşaatında çalışan 15 inşaat işçisi, 27 Temmuz’da Sakarya’da 5 fabrikaya birden yemek veren şirketin yemeğinden 120 fabrika işçisi, 7 Ağustos’ta Zonguldak-Alaplı’da 6 fabrika işçisi, 8 Ağustos’ta Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kampüsü’nde çoğunluğu üniversite personeli 90 kişi; 10 Ağustos’ta Adıyaman’da Organize Sanayi Bölgesi’nde gece vardiyasında çalışan 3 işçi (özel güvenlik görevlisi hayatını kaybetti), 28 Ekim’de Elazığ’da şehir hastanesi inşaatında çalışan 80 işçi, 14 Aralık’ta Sakarya’da 6 fabrika işçisi ve son olarak dün gece Kastamonu-İhsangazi TOKİ inşaatında çalışan 53 işçi verilen yemekten zehirlendi.

Ya kamunun yaptırdığı ihaleye dayalı işlerde ya kamunun işyerlerinde ya da kamunun gerekli denetimi yapmadığı çalışma alanlarında “kan ve gözyaşı” ile bir birikim hikayesi yazılıyor. İş cinayetleri bir yandan; can vermesen de bu sefalete mecbur bırakılmak diğer yandan. Türkiye’de “büyüme” rakamları “rekor” kırıyor; bu büyümeden işçinin, öğrencinin, askerin payına bozuk ve sağlıksız yemek düşüyor.

Bu anlattıklarım hikayenin görünen, sadece basına yansıyan kısımları. Hastane kayıtlarına geçmeyen, basın ilgisine mazhar olmayan daha onlarca vaka olduğu muhakkak. Konuştuğum gıda mühendisleri, bunun dışında basit vaka gibi görülen, hastaneye gitmeden evde geçirilen zehirlenmelerin de olduğunu söylüyor. Yani biz sadece hastanelere ve basına yansıyanları biliyoruz.

Fakat tablo yeterince açık. Kaldı ki zehirlenme olmaması yemeklerin kaliteli ve sağlıklı olduğu anlamına da gelmiyor. Konuştuğum KYK yurdunda kalan öğrenciler, yemeklerin kötülüğünden, sağlıksızlığından şikayetçi.

SAĞLIKLI GIDA İÇİN KAMUCU ÇÖZÜM PROGRAMI
Birincisi şu soruyu sormalıyız. Neden bu toplu zehirlenme vakaları arttı? İki nedenle. Birincisi, kamu her alanda olduğu gibi bu alanda da sermayeye kaynak transferi yapmak için yemek işini taşeronlaştırdı. Yani kamu, hizmet olarak tasfiye edildi. Öyleyse taşeron hizmetler son bulmalıdır. Milli Savunma Bakanlığı, kışlalardaki toplu zehirlenmelerin taşeronlaştırmayla ilgili olduğunu kabul etti ve 2018’den itibaren tüm kışlalarda karavananın yeniden devletleştirileceğini açıkladı. Doğru bir karardır. Fakat bu saptama, sadece kışlalarla sınırlandırılamaz. Öğrencinin, çalışanların aynı tehditle karşı karşıya bırakılmaması için kamuda yemek hizmetleri yeniden kamu eliyle yürütülmelidir. Rize’de yaşanan son toplu zehirlenme vakası bunu acilen dayatmakta.

İkincisi, kamu yönetim olarak da tasfiye edildi. Özeli, maliyetleri düşünen; kamunun yararını öncelik olarak görmeyen yerde kamu yönetimi değil, özel şirket yönetimi vardır. Devlet bir özel şirket değildir. Devlet yeniden kamusal temelde yapılandırılmalıdır.

Taşeronlaştırma; en düşük maliyeti aramaya dayanır. En düşük fiyatı veren firmaya ihale vermek demek, onun da en düşük maliyetle yemek vermesi demektir. Sonuçları da ortadadır. Kamu yararı maliyetle ölçülmez. Maliyetleri kısacaksanız halkın yemeğinden değil, makam arabası harcamalarından, özel okullara aktarılan kaynaklardan kesinti yapın. Yandaşa, candaşa “uzlaşma” adı altında sağlanan vergi aflarını yapmayın mesela; kaynakları toplayın ve halk için kullanın.

2012’de dönemin Enerji Bakanı “Soma’da özel sektör için en düşük maliyetli yöntemi bulduk” demişti. Sonuç 301 işçinin madende can vermesi oldu. Öncelik özel sektörün maliyetleri değil, insan hayatıdır.

Hizmet sağlanan alan kamu kurumu olsun olmasın, tüm toplu yemek alanları kamunun denetim sorumluluğundadır. Denetimler arttırılmalıdır. Gıda mühendisi istihdamı zorunlu hale gelmeli; firmaya cezalar sıkılaştırılmalıdır. Emek maliyetlerini düşürmek için her türlü kesintiyi reva gören fabrika patronlarına, müteahhitlere da caydırıcı ceza kesilmelidir. Özel sektörde ihale sistemi tümden değiştirilmelidir. Ve bugün gıda güvenliği de iş güvenliği mücadelesinin en önemli bileşenlerinden birisi olmalıdır. Halkı birleştiren sorunlar karşısında halkı birleştiren somut siyasetler, çözümler etrafında hayata dokunulmalıdır.

Bunun için yerli üretim özendirilmeli; doğrudan üreticiyle tüketici arasında bağ kuracak bir yeni model geliştirilmelidir. Bugün Türkiye etten mercimeğe, samandan nohuta dışa bağımlı. Yerli üretim kamu eliyle desteklenmeli; üretici kooperatifleri canlandırılmalıdır. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı toplu yemek veren kamu kurumları ve kamunun denetimi altındaki tüm alanlar için temel öncelikli gıda ürünlerini doğrudan üreticiden ya da üretici kooperatiflerinden almalı; il ve ilçe teşkilatlarında oluşturulacak Gıda Kooperatifleri aracılığıyla denetimli şekilde toplu yemek verilen kurum ve işyerlerinde kullanılacak malzemeyi kamunun markasıyla ve sıkı gıda mühendisi denetimiyle tedarik etmelidir. Bu sayede hem üretici hem de öğrenci, işçi, halk kazanacaktır. Sağlıklı yemek de kamucu bir programla mümkündür. Sağlıklı ve kaliteli beslenme bir yurttaşlık hakkıdır.

Bunları bu iktidar yapabilir mi? Yapamaz. Programıyla, siyasetiyle, büyüttüğü kesimlerin beklentileriyle uyumlu değil. Kaynak mı yok? Kaynak var. Kamunun kaynaklarını özele tahsis etmez; kodamanların vergi borçlarını silmezsiniz. Kaynak oluşur.

Hayatın kendi gündemi var. Bize düşen, tekil gibi görünen sorunları içinden bağı kurmak, çözümler geliştirmek. Yönetenlerin çözümü var mı? Yok. Yönetilenlerin gündemi, ihtiyaçları neyse bunu açığa çıkarmak ve çözüm üretmekse bizim görevimiz.


 


 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      1234567
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)