• BIST 106.239
  • Altın 161,321
  • Dolar 3,8713
  • Euro 4,5671
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 14 °C
  • İzmir 17 °C
  • Adana 24 °C
  • Antalya 19 °C

Kamusallığın çöküşünden tek adamlığın inşasına

Kamusallığın çöküşünden tek adamlığın inşasına
Ankaraya düşen bombaları bu hesaplaşmanın gecikmesi, yakın tarihin tehlikeli ittifakları, ikbal kaygıları ve örtük suç ortaklıklarından bağımsız düşünmek gerçeğe karşı direnmek ve hatta hakikati bilinçli olarak çarpıtmak anlamına gelir.

Cem ÖZKURT                        

Ankara'da 15 Temmuz akşamı üzerimize yağan bombalar sadece onlarca insanımızı yaşamından koparmakla kalmadı aynı zamanda gelecek tahayyülümüzde yaşanabilir bir Türkiye açısından da büyük bir korku ve kuşku yarattı. 100. yılına yaklaşırken kendi uçakları ve subayları tarafından vurulan Cumhuriyetimizin itibarı zedelendi. Öte yandan 14 yıllık bir iktidar paradigması da çöktü. Bu paradigmanın temel dayanağı belirli bir iyiyi tanımlayıp yücelterek, belirli bir şeyi de kötü addederek ötekileştirmekti. Benden ve benden olmayan üzerine tesis edilen bu siyasal kurgu, toplumsal yaşamda derin yaralar açtı.

Yerel yönetimlerde 1990'ların başında söz sahibi olmaya başlayan islamcılar, o günlerde dile getirdikleri, dışlanan yaşam biçimlerinin demokratik prensiplerle içerilmesi, insan haklarına saygı, adil düzen gibi mottoları iktidar merkezine geldikleri 2002'de çoktan unutmuşlardı. 2002-2006 sürecindeki yüzeysel girizgahtan sonra başlayan Balyoz ve Ergenekon hukuksuzlukları, kamu kaynaklarının yandaşlara teslimi, Gülenci örgütlenmenin ( Fetö) tüm kamusallığı istilası, farklı ses ve eleştirel bakışların şiddet ve hakaretle bastırılması gibi uygulamalar, toplumsal hayatı zihinsel anlamda terörize etti ve farklı kesimlerin uzlaşı olanaklarını ortadan kaldırdı.

LİYAKAT VE ADALET DUYGUSUNUN ÇÖKÜŞÜ

Bu dönem, Gülenci (Fetö) ve buna benzer dinci örgütlenmelerin kamu memuriyetlerini kolonileştirmelerine izin verildiği bir süreçti. Bu durum göreceli olarak adaletli dağıtılan kamu memuriyetlerinden geniş kitlelerin uzaklaştırılmasına ve ''iyi addedilen'' grupların hizmetine sunulmasına neden oldu. Medyadan üniversitelere, iş dünyasından kanaat önderlerine ve entelektüellere kadar herkes ''iyi addedilen''lerin hukusuzluklarına ve pejmurdeliklerine ortak oldu. Bu bütünlüklü yanılsama cemaat gazete ve yayın organlarında zamanın ruhu gibi yüceltildi ve kutsandı.

Hukuk tanımazlık ve ölçüsüzlük bir marifetmiş gibi sunuluyor ve hakkı yenilen mazlum insanlar daha da mağdur ediliyordu. Milyonlarca genç KPSS kurslarında ve sınavlarında ömür çürütürken iktidar çevreleri ve yakınları sınavsız memur olabiliyor, Gülenci çete sınav sorularını çalıyor ve militanlarına servis ediyordu. Gerekli olan merkezi sınav puanlarını alan hukuk ve idari bilimlerden mezun gençler ''iyi addedilen'' imtiyazlı gruptan olmadıkları ya da egemen siyasal köklerden yoksun oldukları için mesleklerini yapamıyor ve aileleriyle birlikte mağdur ediliyorlardı.

Atanamayan öğretmen sayısı beş yüz bini geçmiş olmasına rağmen, Cemaat dersanelerinin ucuz iş gücünü ve mutlak rantını sağlayan bu hukuksuz yapıya bilerek ve isteyerek müdahale edilmiyor, abilik ve ablalık yalanlarıyla Fen Edebiyat ve Eğitim Fakülterinden mezun olan atanamamış öğretmenler asgari ücrete acımasız bir sömürü sisteminin içinde istismara uğruyordu. Genel olarak üniversite mezunları ise devlet güvencesindeki bir işten çoktan vazgeçmişti. Üniversite mezunu oğlunun düzenli bir iş bulma imkanı olmadığını bilen babalar, iktidar partisinin İl ve ilçe başkanlarına ve mahalle imamlarına yalvarır hattta ağlar duruma düşürüldüler.

TEK ADAM YÜCELTİMİNİN KİTLE RUHU

Bu koşullar altında en kolay şey şüphesiz ki kaynakları elinde bulunduran, dağıtan ve yönlendiren aktörlerin tek adam olmaları ve totaliter bir sistemi inşa etmeleridir. Gülen örgütlenmesinin son yıllardaki gücü, diğer cemaatlere kitlelerin akını, hatta iktidar partisindeki tek adam yüceltiminin, siyaseti iflas ettirmesinin arka planında kamusallığımızın çöküşü, sıradan insanların ve toplumsal kesimlerin yasal ve meşru yoldan kariyer/iş/ yaşam inşası olanaklarının ortadan kalkması yatmaktadır. Kendi enerjisi ve yetenekleriyle mikro dünyasındaki koşulları değiştirmeye ve olanakları artırmaya iradesi ve inancı kalmamış kitleler, bu değişimin bir başka insanın iradesine teslim olarak gerçekleşeceği yanılgısına düşerler.

Değişimin gerçek zemindeki olanakları ortadan kalkarken, köksüzlük ve güvensizlik artar. Bizdeki iktidar seçkinleri de köksüzlüğü ve güvensizliği teşvik ederler. 2000 sonrası dönemde hırpalanan toplum kesimlerinin üniversite mezunu gençler ve onların orta-sınıf aileleri olduğunu düşündüğümüzde ve bir memuriyet için zaten okuyup bitirdikleri üniversite diplomalarıyla kamu memuriyetlerine girmeye çalıştıklarında devasa bürokratik engeller ve anlamsız sınavlardan oluşan eleme usülleri, polislik ve sözleşmeli subaylık gibi ölüme en yakın mesleklere alımda birden ortadan kalkmaktadır.

ÖLÜME YAKINLAŞARAK YAŞAMA TUTUNMAK!

Bu durum, iktidar seçkinlerinin gençlerin ancak ölüme en yakın noktada sistemle tutunmalarına izin verdikleri gerçeğini ortaya koymaktadır. Şehit yakınlarına bir kamu memuriyetinin "bahşedilmesi'' bu acı gerçeğin tekrarıdır. Zaten toplumsal olarak kırılgan yerlerden gelen bu yoksul insanlara memuriyetlerin ve fazlasının daha önceden verilmesi gerekir. Bu bağlamda değerlendirdiğimizde bizdeki iktidar aklı ancak ölüm durumunda veya ölüme en yakın noktada geniş kitleler için harekete geçmektedir. 

Oysa 20. yüzyılın başında hayata geçirilen Cumhuriyetimizin devlet anlayışı güçlü bir kamusallık bilinciyle donanmıştı. Örneğin 10 Eylül 1921'de ''Zonguldak yöresi kömür madenlerinde çalışan işçilerin çalışma koşullarına ve sosyal güvenliğine ilişkin'' yasayla bu bölgede çalışan ve sayıları 20.000-40.000 arasında değişen maden işçilerine önemli sosyal hakları verildi: Madenlerde 8 saat üzeri mesainin yasaklanması ve 8 saat üzeri çalışmanın iki kat ücrete tabi kılınması, zorla çalıştırmanın ve angaryanın ortadan kaldırılması, 18 yaşından küçüklerin çalıştırılmasının yasaklanması gibi haklar yasayla güvence altına alındı.

CUMHURİYETİN KAMUCULUĞU VE GECİKEN HESAPLAŞMA

Genç Cumhuriyetin devlet anlayışı kimsesizlerin kimsesi olmayı bir yurttaşlık konseptiyle birleştirmişti. Bugünün Cumhuriyeti 100. yılına yaklaşırken herkesin devletinden kısmi devlete, geniş kitlelerin ve toplumsal kesimlerin devletinden, iktidar seçkinlerinin devletine dönüşmüştür.

Bilinen ve deneyimlenen başarılı yurttaşlık projesi sistematik olarak itibarsızlaştırılmış ve bu anlamda talepleri dile getiren aydınlar Balyoz ve Ergenekon tertipleriyle acımasızca bastırılmıştır. Bu koşullar altında gerçek muhalif ve enerjik karşı çıkış imkanları ortadan kaldırılmış, gerçek anlamda hesaplaşma şansları yitirilmiştir.

Ankaraya düşen bombaları bu hesaplaşmanın gecikmesi, yakın tarihin tehlikeli ittifakları, ikbal kaygıları ve örtük suç ortaklıklarından bağımsız düşünmek gerçeğe karşı direnmek ve hatta hakikati bilinçli olarak çarpıtmak anlamına gelir.

Not: Ara başlıklar bize ait.

Etiketler: ,
      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
      123456
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)