• BIST 105.964
  • Altın 163,597
  • Dolar 3,9427
  • Euro 4,6503
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 12 °C
  • Adana 11 °C
  • Antalya 14 °C

Kanlı eylem, karanlık günler ve çıkış arayışı

Kanlı eylem, karanlık günler ve çıkış arayışı
Prof. Dr. Taner Timur yazdı: Ya onurlu bir direnişle Demokratik cephe, ya da emperyal güçler...

Taner Timur
Antik çağ bilgelerinden Herodot “barışta oğullar babalarını gömer, savaşta babalar oğullarını!” demişti. Resmen ilan edilmiş bir savaşta değiliz, ama ne yazık ki bizde de bir süredir babalar oğullarını gömüyor. Cenazeler cenazeleri izliyor ve herkes, çaresiz, ağlıyor.

Nerede hata yapıldı? Nasıl bu noktaya geldik? 

Bu noktaya geldik, çünkü günümüzde ülkeler savaş ilan etmeden de kolayca savaş koşulları içine girebiliyorlar. Beş yıl önce, Suriye’de rejime karşı silahlı savaşı başlatan örgütler karargâhlarını İstanbul’da kurdukları günden beri biz zaten savaşın içindeyiz. İsterse adı “resmen” konmamış olsun! Ve sonuçlarını da çoktandır yaşıyoruz. Bir uçağımız düşürüleli dört yıl oldu; bir yıl sonra da Reyhanlı’da patlayan bomba 52 yurttaşımızın canını aldı. Bu topraklarda eğitilerek savaş alanına gidenlerin, ya da orada savaşa sürüklenen Türkmenlerin ne kadar kayıp verdiklerini ise bilmiyoruz. Varılan noktada yurttaşlarımızı Ankara’nın göbeğinde bile koruyamaz hale geldik; şimdi yaslarını tutuyoruz.

*** 

Böyle kara günlerde en çok duyulan sözler “birlik çağrıları” oluyor. “Dik duralım”; “aramızdaki görüş ayrılıklarını bir yana bırakalım!”; “birlik olalım!”. İyi de nasıl “birlik” olacağız? Uygulanan politikaya destek olarak mı? “Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım!” duygusuyla “ulu’l emr”in peşine takılarak mı?

İyi ama ya gizli savaşı besleyen tam da bugün uygulanan politikaysa? Ve sayıları giderek artan ölüler bu “şahin” anlayışın ürünüyse?

Bakınız şu menfur 17 Şubat terörünün ardında neler yaşadık: Fail, şaşırtıcı bir hızla bulundu; Suriyeli bir YPG üyesi olarak ilan edildi ve ek olarak da ailesinin Baas Rejimi askeri istihbaratı ile ilişki içinde olduğu bildirildi. Sonra da Cumhurbaşkanı ve Başbakan “müttefik”lerimizi azarlamaya başladılar: Şimdi anladınız mı, ey AB! Aklın başına geldi mi ey Amerika? Ve iktidara yakın çevrelerden basına sızan haberlere göre de önümüzdeki günlerde YPG iddiasıyla ilgili ‘uluslararası kamuoyunu ikna turları’ yapılacakmış? Üstelik Obama’nın suikasttan sonra da YPG konusunda görüş değiştirmediğini açıklamasından sonra! Bu bilgiler desteklenmesi istenen politikanın niteliği konusunda bir fikir vermiyor mu? Yaşanan bir felaketin bile bir savaş politikasına alet edildiğini göstermiyor mu? 

***

Dün internette gazete manşetleri arasında dolaşırken, iktidara yakın iki gazetenin (Star ve Vahdet) attıkları manşetlerin –beraber okununca- bugünkü politikamızı çok iyi özetlediklerini fark ettim: “Katiller müttefik”, (ve bizler) “Yapayalnız!”.. Yeni Şafak başyazarı da bu acınası duruma yüreklendirici bir yanıt veriyordu: “Yedi düvel de gelse, dimdik ayaktayız biz!” 

Oysa cehaletten doğan cesaretle, ya da bastırılmaya çalışılan bir korkuyla yüreğin aklı esir aldığı ifadeleri bir yana itersek, ne söyleyebiliriz? Bunun için, sanırım, tetikçinin tartışmalı kimliğinden çok kanlı suikastı hazırlayanların motivasyonu hakkında sağlıklı bir fikir sahibi olmalıyız. Bu konuda da daha çok iki olasılık karşısında bulunuruz.

1) 17 Şubat komplosu, PKK ve yandaşlarının son aylarda verdikleri kayıplara karşı bir “intikam eylemi” olarak planlanmış ve gerçekleştirilmiştir.

2) Operasyon, bölgede Türkiye’yi düşman olarak gören ülkelerin, onu “istikrarsızlaştırmak”, kaosa sürüklemek amacıyla tasarlanmış ve eylem lojistik destek sağlanan taşeronlara havale edilmiştir.

***

Kandil’den Cemil Bayık’ın söyledikleri ve son olarak da Fırat Haber Ajansı’nın -isim de vererek- yaptığı açıklamalar birinci tezi destekler görünüyor. Nitekim kanlı operasyon, Bayık’ın tahminiyle, “öfkeli Kürt gençlerinin misillemesi olabileceği” şeklinde yorumlandıktan sonra, 2004'de PKK’yı “pasif” davranmakla suçlayarak bağımsız eyleme geçen TAK terör örgütü tarafından üstlenmiş bulunuyor. Bu durumda Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın kesin bir dille YPG’ye mal ettikleri ve Batılı liderlere hesap sordukları suikast da yeniden esrara bürünmüş görünüyor.

İkinci olasılık, yani Türkiye’yi istikrarsız kılma ve kaosa sürükleme hedefi ise, hasımlara göre değişecek iki senaryo bağlamında değerlendirilebilir. Bunlar Suriye veya Rusya’nın, Türkiye’yi kaosa sürükleyerek etkisiz kılmak; dahası, sıcak savaş alanına çekerek ondan intikam alma arzusu olabilir. 

Yaşadıkları felaketin kaynağı olarak Erdoğan’ı işaret eden Baas rejimi açısından bunda herhalde şaşılacak bir taraf yoktur. Rusya’ya gelince, Batı emperyalizmi tarafından çökertilmek istenen ve kendisini hala toparlama çabaları içinde bulunan bu ülkenin de uçağının dost sandığı bir ülke tarafından düşürülmüş olmasını bir türlü hazmedemediği anlaşılıyor.

Soli Özel’in anlattığına göre (HaberTürk, 17 Şubat) Berlin’deki bir toplantıya katılan Rus akademisyenlerin hepsi, “ağız birliği etmişcesine, Putin’in Türkiye’yi bir tuzağa çekmek istediğini” söylemiş ve şunu da eklemişler: “Türkiye’nin Suriye’ye kara harekâtı yapmak üzere girmesi, Putin’e aradığı fırsatı altın tepside sunacaktır”.

İlginçtir ki Fransız Le Monde gazetesi de (20 Şubat) aynı şeyi yazıyor: “Türkiye, Suriye Operasyonu tuzağı ile karşı karşıya”!

Ve gazete şöyle devam ediyor: “Şimdilik PYD Kürt milisleri ve Suriye Demokratik Güçleri, IŞİD’in cihadistlerine karşı savaşında ABD’nin en iyi müttefikleridir". Aynı tarihli gazetede Cumhurbaşkanı Hollande’ın da bir "Türk-Rus savaşı riski"nden söz ettiğini okuyoruz.

***

Gerçekten de bir "Türk-Rus savaşı" riski bulunuyor mu? 

Son yıllarda tanık olduğumuz bütün çılgınlıklara rağmen, bunu söylemek güç görünüyor. Ankara’nın göbeğindeki otobüslerini bile koruyamayan bir "iktidar"ın, tek başına, Suriye bataklığına dalacağına ihtimal vermek herhalde kolay olmamalı. Daha şimdiden NATO, ABD ve AB, "sizin neden olduğunuz bir savaşta, yanınızda olmayız" demediler mi ? Hatta Ortadoğu’da başına buyruk olmaya çalışan ve IŞİD yerine Kürtlerle savaşa öncelik veren bir müttefiğin biraz hırpalanmasını onlar da gizliden gizliye arzu ediyor olamazlar mı?

Üs ve çıkarlarını kaybetmemek için sonradan timsah gözyaşları dökecek olsalar bile !

Oysa bu "hırpalanma"nın ne anlama geleceğini bizde artık AKP yanlısı yazarlar dahi anlamaya başladı. Bakınız Mehmet Barlas bile "koşullar değişince pozisyonlar da değişir" demeye ve "Suriye Krizi’nin çözümünü Beşşar Esad'ın gitmesine veya kalmasına endeksleme”nin yanlış olduğunu söylemeye başladı. Üstelik o cephede daha ağır konuşanlar da var.

Yine de!..

Yine de gün itibariyle barış mitinglerinin polis tarafından basıldığı, barış bildirilerinin ihanet belgeleri sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Ve bu koşullarda “şahinler lobisi” ağır basarsa, kimse kuşku duymasın, sonuç da 19. yüzyılda “Şark Meselesi”nde alınan sonuçlardan pek farklı olmayacaktır. Batılı “hakem”lerin araya girerek, kendi istekleri yönünde bir “çözüm” sağlamaları ile.. Üstelik öyle yıllar da geçmeden; hızla; ne de olsa sürat çağında yaşıyoruz.. 

***

Oysa bir olasılık daha var: Yoksa Türkiye daha savaşa bile girmeden yenildi mi?

Namık Kemal 140 yıl kadar önce Osmanlı Devleti’nde “kahtı rical” (devlet adamı kıtlığı) olduğunu yazmıştı. Halkın çoğunluğunun “yüce padişah” ve kulları tarafından dirayetle yönetildiğini sandığı yıllarda.. Oysa kapitalizmin adaletsiz “küreselleşme” koşulları içinde, sorunlarını çözemeyen ülkelere, başka ülkeler kendi çözümlerini empoze ediyorlardı. Ve kaybeden “rical” de suçu başkalarının üzerine atarak, yürüyüşüne devam ediyordu.

Yakın tarihimizde bu arsız ve ahlaksız yürüyüşe bir tek Mustafa Kemal ve arkadaşları “dur!” demesini bildiler.. Çağ değişti; kimi aydınlar, Régis Debray’in “demokrasi McCarthysm’i” dediği soyut bir özgürlük saplantısı içinde -ve çoğu kez de parasını kaybetmektense onurunu kaybetmeyi yeğleyen kimi patronların himayelerinde- Atatürk’ü karalama yarışına giriştiler. Yeni Mustafa Kemal’ler bekleyecek halimiz yok, zaten çağımız da buna elverişli değil..

O halde bu kâbuslu günlerden nasıl çıkabiliriz? Aslında tarih bizi bu karanlık gidişattan kurtaracak ve ex ante koşullara çekecek bir “asgari program”ın maddelerini de önümüze koymuş bulunuyor. Görebildiğim kadarıyla, bir “geniş cephe” perspektifi içinde, bu acil maddeleri sıralıyorum:

1) Ortadoğu’da tüm uygar dünya için, hatta çok daha fazla da bizler için tehlike teşkil eden IŞİD ile savaşı ön plana alan bir politika hızla benimsenmeli ve ilan edilmelidir.

2) Bunun zorunlu sonucu olarak da Kürtlerle savaşa son verilmeli ve asıl bölücülüğün IŞİD ve tüm cihadistler yerine bu savaşa öncelik veren seçenek olduğu anlaşılmalıdır. Rusya ile mutlaka tamir edilmesi gereken ilişkilerimiz de bu dönüşüme bağlıdır. Yurttaşlarımızın haince katledildiği günlerde bunları konuşmanın bile zor olduğu ve büyük tepkiler çekeceği ortadadır. Oysa bilinmelidir ki bu politikanın alternatifi, günümüz koşullarında, sadece daha büyük çatışmalar, daha büyük kayıplar, daha büyük acılar olacaktır. Ya da, 12 Eylül modeli izlenerek, Kürt ve IŞİD terörü çok daha geniş çaplı bir “devlet terörü” içinde söndürülmeye çalışılır ki, günümüz koşullarında böyle faşizan bir politikayı uzunca bir süre uygulamak mümkün olamaz. Unutmayalım ki, 12 Eylül’cüler sosyalistleri ve sosyal-demokratları ezerken, ABD ve ajanları onların arkasındaydı. Kontrgerilla mensuplarına sorgulama ve işkence metodlarını onlar öğretmişlerdi. Oysa bugün aynı kuvvetler, bu konuda yanlarında Rusya ve Suriye de olduğu halde, Kürtleri destekliyorlar. 

Buradan Amerikalıların ve Rusların “Kürtçü” oldukları, hatta Kürtlere özel bir sempati duydukları elbette ki çıkarılamaz. ABD’nin bugün de PKK’yı bir “terör örgütü” olarak kabul ettiğini ve ilk fırsatta onları feda edebileceğini herkes biliyor. Ne var ki ABD’yi de, Rusya’yı da bu seçeneğe iten, AKP iktidarının radikal İslamcılarla flört eden politikası olmuştur.

3) Bunlara karşılık, Kandil ve PKK yöneticilerinin de, “intikam” peşinde koşan “öfkeli gençler”i anlayışla karşılamak yerine, kanlı eylemleri şiddetle kınamaları ve büyük haksızlıklara ve yer yer kıyıma uğramış olsalar da geleceği ancak demokrat Türklerle birlikte kurabileceklerini, Amerikan emperyalizminin sultası altındaki bir Kürt Devleti’nde huzur bulamayacaklarını bilmeleri gerekiyor. Temsilcileri Meclis’te üçüncü parti konumuna yükselmiş bir halkın şiddet hareketlerine sıcak bakması hiçbir şekilde mazur görülemez.

***

Türkiye son yıllarda çok gerilere gitti; iktidar organlarında hukuk yerine fıkıhın, üniversite yerine medreselerin, ulusal irade yerine de saltanat ve hilafetin açıkça savunulduğu bir hale geldik. Bu nedenle dün “aşmaya çalıştığımız” hedefler de, bugün yeniden “ulaşmak istediğimiz” hedefler halini aldı. Buna rağmen yukarıda sıraladığım maddeler bile kimilerine “ütopik”, kimilerine “radikal”, kimilerine de “yetersiz” görünür ve gülümsemeyle karşılanırsa, bu sadece bizim bu günlerde nerede bulunduğumuzu gösterir..

Bir daha hatırlayalım; sorunlarını çözemeyen Osmanlı’nın yerine, başkaları, başka çözümler getiriyordu. “Yeni-Osmanlılar” da çoktandır aynı patikaları çiğniyorlar.. Birileri onlara “dur!” diyene kadar..

Ya onurlu bir direnişle Demokratik cephe, ya da emperyal güçler..

Not: Bu yazı Prof. Dr Taner Timur'un kişisel facebook sayfasından alınmıştır.

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)