• BIST 108.732
  • Altın 173,655
  • Dolar 4,0919
  • Euro 4,9820
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 27 °C
  • Adana 32 °C
  • Antalya 32 °C

Katı olan her şey… Karl Marks ne dedi, Türkler ne anladı?

Katı olan her şey… Karl Marks ne dedi, Türkler ne anladı?
Yani, daha somut söylemek gerekirse, “katı olan herşey” buharlaşmıyor. Sabit ve durağan olan ne varsa buharlaşıyor, yok oluyor. Çünkü, burjuva çağının ayırt edici özelliği sürekli yenilenme, sürekli dönüşüm ve sürekli eskiyenin yok olup...

Ali Rıza Özkan

İddia odur ki, Marks bunu demiş: Katı olan her şey buharlaşır! Yani, ne demek istemiş? Kimisine göre, Usta’nın vurgusu hayatın akışkanlığına, yani dönüşümüne, yani diyalektiğe! Kimisi ise, bu cümlenin arkasında zıtların birliğini aramış-bulmuş!

Aslolan şu ki, Karl Marks bu cümleyi hiçbir zaman ve hiçbir yerde söylememişti. Buraya sonra geleceğim. Ama, “katı olan her şey buharlaşır” cümlesinden zıtlıklar, diyalektik falan çıkarmak da ayrıca takdir edilmesi gereken bir çaba. Söylemeden geçemeyeceğim.

Benim bildiğim, katı olan hiçbir şey buharlaşmaz. Hele, o katı şey bir kalpse! Vicdansızların, gaddarların, savaş ağalarının katı kalplerinin buharlaştığını gören oldu mu, aranızda? Ben görmedim, bu yaşıma kadar!

MARKS ASLINDA NE DEDİ?
İlk düzeltmeyi, kim dedi, sorusu ile yapalım. Hayır, güzel kardeşim, Marks demedi, Marks ve Engels birlikte söylediler. Nerede? İşçi sınıfının artık kendi ayakları üzerinde siyaset yapmasının gerekliliğini ve zeminini açıkladıkları ‘Komünist Parti Manifestosu’nun ilk bölümünde!

Marks ve Engels bu bölümü sanayi devriminin önderi modern burjuvazinin devrimci rolüne ayırmışlardır. Artık, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını, her şeyin sürekli değişim, sürekli devinim ve sürekli gelişim içerisinde olduğunu, burjuvazinin bu devrimci karakterdeki ilerlemeye mecbur olduğunu, çünkü yeni sistemin eski sistemden ayırıcı özelliği olarak, sürekli değişmek ve gelişmek zorunda olduğunu açıkladıkları bölümdür, ilk bölüm.

Bu açıklamalarını kuvvetlendirmek için Marks şunları söylerler:

“Die Bourgeoisie kann nicht existieren, ohne die Produktionsinstrumente, also die Produktionsverhältnisse, also sämtliche gesellschaftlichen Verhältnisse fortwährend zu revolutionieren. Unveränderte Beibehaltung der alten Produktionsweise war dagegen die erste Existenzbedingung aller früheren industriellen Klassen. Die fortwährende Umwälzung der Produktion, die ununterbrochene Erschütterung aller gesellschaftlichen Zustände, die ewige Unsicherheit und Bewegung zeichnet die Bourgeoisepoche vor allen anderen aus. Alle festen eingerosteten Verhältnisse mit ihrem Gefolge von altehrwürdigen Vorstellungen und Anschauungen werden aufgelöst, alle neugebildeten veralten, ehe sie verknöchern können. Alles Ständische und Stehende verdampft, alles Heilige wird entweiht, und die Menschen sind endlich gezwungen, ihre Lebensstellung, ihre gegenseitigen Beziehungen mit nüchternen Augen anzusehen.”

Önce benim çevirimi yazıyorum:

“Burjuvazinin üretim araçlarını, yani üretim ilişkilerini, yani bütün toplumsal ilişkileri sürekli (her daim) devrimcileştirmeden var olması mümkün değildir. Buna karşılık, eski üretim tarzının değişmeden korunması ise, önceki sanayi sınıflarının başta gelen varlık koşuluydu. Üretimin sürekli dönüşümü, bütün toplumsal durumların kesintisiz sarsıntısı, sonsuz güvensizlik ve hareket burjuva çağını bütün öncekilerden ayırıyor. Bütün sabit, paslanmış ilişkiler eskimiş tasavvur ve görüşlerden çözülüyor, yeni oluşanlar ise, daha yerleşmeden eskiyor. Sabit ve durağan ne varsa buharlaşıyor, kutsal olan ne varsa sıradanlaşıyor, -ve insanlar hayat tarzlarını, karşılıklı ilişkilerini endişeli gözlerle izlemek zorunda kalıyorlar.”

Nail Satlıgan şöyle çevirmiş, aynı paragrafı:

“Burjuvazi üretim araçlarını, dolayısıyla üretim ilişkilerini ve bunlarla birlikte bütün toplumsal ilişkileri durmadan devrimcileştirmeksizin var olamaz. Oysa eski üretim tarzının olduğu gibi korunması daha önceki bütün sanayici sınıfların ilk varoluş koşuluydu. Üretimin durmadan altüst edilmesi, bütün toplumsal koşulların aralıksız sarsılışı ve bitmek bilmeyen bir belirsizlik ve çalkantı burjuva dönemini öteki bütün dönemlerden ayırt eder. Bütün kemikleşmiş, donmuş ilişkiler arkaları sıra gelen eskiden beri saygıdeğer tasavvur ve görüşlerle birlikte silinip gider; yeni oluşanlar ise daha kemikleşmeye fırsat bulamadan eskir. Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyor ve insanlar nihayet hayattaki konumlarına, karşılıklı ilişkilerine soğukkanlı bir gözle bakmaya zorlanıyorlar.”

Celal Üster’in çevirisinde ise, aynı paragraf şöyle:

“Üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim yapmaksızın burjuvazi var olamaz. Buna karşılık, eski üretim tarzının değişmeksizin korunması da tüm eski sanayi sınıflarının ilk varoluş koşuluydu. Üretimde sürekli dönüşüm, tüm toplumsal kesimlerin aralıksız sarsıntıya uğratılması, sonsuz güvensizlik ve hareket, burjuva döneminin tüm ötekilerden ayırt edici niteliğidir. Tüm yerleşmiş ilişkiler, doğurdukları eski değer yargıları ve görüşlerle birlikte çözülüp dağılmakta, yeni oluşanlarsa daha kemikleşemeden eskimektedir. Kalıcı ve duran ne varsa buharlaşıyor, kutsal diye ne varsa kutsallıktan düşüyor ve insanlar nihayet yaşam tavırlarına, karşılıklı ilişkilerine, ayılmış gözlerle bakmak zorunda kalıyorlar.”

BİZ NİYE YANLIŞ ANLADIK?
Satlıgan’ın ve Üster’in yaptığı her iki çevirinin de eksikleri ve yanlış anlamaya neden olacak sözcük seçimleri hemen fark ediliyor. Ama, konumuz değerli çevirmenlerimizin yanlışlarını bulup ortaya sermek değil. Her üç çeviriden de kolayca anlaşılacağı üzere, Marks ve Engels’in sözünü ettiği “eskiye ait olanların ve sürekli eskiyen şeylerin kaybolması, buharlaşması”dır.

markskati.jpg

Yani, daha somut söylemek gerekirse, “katı olan herşey” buharlaşmıyor. Sabit ve durağan olan ne varsa buharlaşıyor, yok oluyor. Çünkü, burjuva çağının ayırt edici özelliği sürekli yenilenme, sürekli dönüşüm ve sürekli eskiyenin yok olup, yerine yeni gelene bırakmasıdır.

Yani, sorun Marks’da değil, bizdeydi. Sözcüklere sihirli anlamlar yükleme konusunda doğu kültürlerinin yüksek dozlu yetenekleri Türkiye’nin sosyalistleri arasında da kendisini şiirsel bir imge yaratarak yaşatmaya devam ediyordu.

Karl Marks yaşasaydı, ‘men çi guyem, tamburem çi zened?’ der miydi, bilemiyoruz. Farsça ile ilgilendiğini bildiğimizden, en azından duyduğunda, “hah, söylemek istediğimi çok güzel ifade etmiş” diyebilirdi. Çünkü, hem konusu ve hem de anlamı itibariyle hiçbir ilişkisi olmayan bir cümle kalıbından tevatür uydurmak konusunda Türkiye’nin sosyalistlerini epeyi paylayacağı kesin gibi görünüyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
    • Korkaklardan cesur adım beklenmez...22 Mart 2018 Perşembe 10:54
    • Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan okuyan yeni FETÖ’ler20 Mart 2018 Salı 14:18
    • Başakşehir hak ederek Beşiktaş'ı yendi19 Mart 2018 Pazartesi 10:59
    • Şeker fabrikaları neden özelleştirilmemeli?19 Mart 2018 Pazartesi 10:38
    • Dünya derbisinde futbol da, gol de yok18 Mart 2018 Pazar 08:46
    • Beşiktaş 1- Bayern München 815 Mart 2018 Perşembe 08:48
    • Bilgisizliğin saldırısında sıra sözlüklere mi geldi?12 Mart 2018 Pazartesi 15:49
    • İnançlar, aydınlanma, laiklik sorunları11 Mart 2018 Pazar 19:30
    • Beşiktaş yola devam ediyor11 Mart 2018 Pazar 09:00
    • Spor hukuku08 Mart 2018 Perşembe 16:51
    • 1234567
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)