• BIST 109.330
  • Altın 156,133
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara -3 °C
  • İzmir 15 °C
  • Adana 9 °C
  • Antalya 12 °C

Kızım sana söylüyorum... Gelinim sen anla

Cüneyt AYRAL / Paris

Benim çocuklarımın dünyadan haberleri yok. Oğlum da, kızlarım da Fransa’da yetiştiler. Şimdi büyüdüler büyümesine de, ne olup bittiğini bir türlü anlayamıyorlar, iki de bir sorup duruyorlar. İyisi mi dedim bir not yazıp büyük kızıma göndereyim, o da toparlayıp diğerlerine anlatmayı denesin.

Bak kızım.

27 Mayıs 1960 da ilk “ihtilal” olduğu zaman, büyük anneniz mahalle de helva dağıtmıştı, askerin yönetime el koymasının ne anlama geldiğini pek kimse bilmiyor, anlamıyordu, ama sonra ülkenin başbakanını ve bakanlarını idam ettiklerinde herkes neyin ne anlama geldiğini anlayıverdi...

Demokrasinin zor iş olduğunu, öğrenilmesi ve daha da önemlisi sindirilmesi gerektiğine uyanmaya başladı herkes ve bu ülke idamların yüz karası ile yıllarca üzüldü...

Ben o zaman altı – yedi yaşımdaydım, ama olanları gün gibi anımsıyorum.

Sonraki yıllarda Ankara’ya gittiğimizde, sık sık Türk Dil Kurumu’nun önündeki yolda Salim Başol’a rastlardım. Salim Başol, idam kararlarını vermiş olan Yassıada Mahkemesi’nin baş yargıcıydı, kalemini kırarak idam kararlarını o vermişti. Ona yollarda rastladığım zamanlarda, hep başı önünde yürüdüğünü görürdüm, o kararlarından sonra hiç başı dik yürüyemedi. Çünkü idam cezasının çağ dışı, insanlık dışı bir ceza olduğunu zaman ona öğretmişti...

Ardından 12 Mart 1971 muhtırasını yaşadık yavrum...

Sizlere sık sık fotograflarını gösterdiğim Deniz Gezmiş ağabeyiniz ve arkadaşları, Türkiye için doğruları söylemiş oldukları için asıldılar ve Türkiye bu çağdışı uygulaması yüzünden tüm uygar dünya ülkeleri tarafından kınandı.

O muhtırayı veren generallerin adını bile anımsayan kaç kişi kaldı, ama Deniz Gezmiş ve arkadaşları bu ülkede efsane oldular, çünkü ülkelerini seviyorlar ve demokrasi, özgürlük istiyorlardı, kendileri için değil, halk için istiyorlardı.

Ne yazık ki onları ele veren, yakalanmalarına neden olan da halktan birileriydi. Çünkü devlet politikası, halkı “muhbir” hale getirmiş, herkes herkesi şikayet eder olmuştu.

Bak kızım, sen sen ol, sakın ne ola kimseyi, hiç bir nedenle ihbar etmeye kalkışma, çünkü devlet denilen mekanizmanın kendi istihbarat örgütleri vardır ve birisinin suçu varsa onu eninde sonunda bulur ve adalete teslim eder. Sokaktaki, senin benim gibi insanların birisini ihbar etmeye kalkışması, bilir bilmez birisi hakkında konuşması en büyük ahlâksızlıktır, benim size öğrettiklerimin arasında her zaman ahlâklı olmayı seçmek vardır.

Bu da yetmedi ve 12 Eylül 1980'de Kenan Evren ve silah arkadaşları bir kere daha yönetime el koydular.

Türkiye’de insanlara okullarda demokrasinin erdemleri, özgürlüğün nerede başlayıp, nerede bitmesi gerektiği, sanatın insanların yaşamını nasıl olumlu etkilediği gibi bilgiler öğretilmediği için, ülkeyi yönetenlerin yaptıkları hataları hep askerler düzeltmeye kalkıştılar  bu ülkede.

Askerler Kurtuluş Savaşını kazanmış olmayı, kendilerinin durumdan vazife çıkartmalarının nedeni olarak gördüler ve devletin eğitime, bilgiye önem vermesini önereceklerine, yönetime el koymak gibi, çağdışı bir yolu benimsediler.

Elinde silah olan güç eninde sonunda faşist olur, bunu önlemek olanaksızdır ve dünya tarihinde pek çok örneği vardır.

20'nci yüzyılın sonlarına rastlayan bu darbenin lideri Kenan Evren, 17 yaşında, henüz reşit olmamış genç bir çocuğu bile astırmaktan geri durmadığı gibi, dönüp “ne yapsaydık beslesemiydik, bir sağdan, bir soldan asıyoruz...” Diyebilecek kadar aşağılık sözler edebilmişti, ama sonunda çok çekerek öldü ve ne adı kaldı, ne de kimse de bir lokma olsun sevgi... Onun silah arkadaşlarının da adı sanı yok olup gitti.

Kenan Evren, kendisini korku ile cumhurbaşkanı seçtirdikten sonra, Türkiye’de din istismarına yol açmaya başladı ve halkın din duyguları ile oynayarak merkez sağ iktidarların güçlenebileceğini düşündü, onun başbakan yaptığı Turgut Özal tam bir emperyalist idi. O başbakanlık yaptığı sırada “bir kere anayasayı delmekten birşey olmaz” diyecek kadar devlete saygısı yoktu. İşte o sözden sonra Türkiye’de hukuk sistemi yara aldı ve insanların adalate olan güvenleri azalmaya başladı. Bir sistem bir kere yara almaya görsün, gerisi çorap söküğü gibi gelir...

Turgut Özal popülist bir adamdı ve Türkiye’de popüler kültürün egemen olmasına uğraşırken, özellikle gençlerin siyasetten uzaklaşmalarını sağlayıp, insanlara “köşeyi dönme”, çarçabuk zengin olma yollarını gösteren bir kültürün yaygınlaşmasını sağladı.

Böylelikle ülkesine sahip çıkması beklenen gençler, saçma sapan arabesk müzikler dinleyerek devlet içinde neler olup bittiğine gözlerini kapattı.

Olan da ülkeye oldu, çünkü taa o zamanlardan başlayan Fetullah Gülen okulları Türkiye’nin dört bir yanında, kendi düşüncesini aşıladığı bir başka neslin yetiştirilmesine başlamıştı bile.

Daha çok din sömürüsüne dayalı olan ve kör inançla yetiştirilen bu neslin özelliği mesleki yetenek ve çok yabancı dil bilmekle açıklanabilir. İşlerini biliyorlar, birkaç yabancı dili konuşabiliyorlar bu insanlar, ama kör bir dini inanca sahipler, yani lâik düşünceden çok uzak olduklarından, bilimsel bilgiden de uzaklaşmışlar. Oysa dünyayı ileri götüren bilimsel bilgiden başka nedir?

Lâiklik ise yalnızca dinin devlet işlerine karıştırılmaması değil, bilimsel bilginin egemen kılınması anlamına gelir. Ataürk’ün devrimlerini sizlere anlatırken, bunu uzun uzun anlatmış olduğumu anımsıyorum...

Kenan Evren’in ve onunla birlikte Turgut Özal’ın merkez sağ için biçmiş oldukları kaftan, bu kez aşırı sağdakilerin işine yaradı ve devleti İstanbul Belediye Başkanı iken öğrenmeye başlayan Recep Tayyip Erdoğan’ın, AKP iktidarının 2001 de ülkenin başına geçmesine neden oldu.

AKP çarçabuk kurulmuş bir partiydi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetecek kadroları yoktu, işte bu yüzden yıllardır yetişmekte olan ve dinsel olarak kendilerine yakın buldukları Fetullah Gülen okullarının yetiştirmiş olduğu insanları içine katmak durumunda kaldı. Kısacası acele işe şeytan karışmıştı. Ama şeytan ile birlikte olundu mu bir kere, ondan kurtulmak zordur, hatta olanaksızdır.

İşte Türkiye’deki ayrıştırma böyle başladı.

Bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde tek gördüğümüz ayrıştırma sağcı solcu ayrıştırmasıydı, bu da siyasi bir ayrımcılıktı; biz ne tarikat bilirdik, ne de hangi mezhepten olduğumuzu.

T.C. Devleti’nin bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı ülkede Sünni mezhebinin tek ve doğru müslümanlık olduğunu anlatmaya başalarken, ülkede yaşamakta olan Yahudileri, Hristiyanları, Alevileri ve Ateistleri unutuverdi. Bu da yetmiyormuş gibi, bir de Kürt – Türk ayrımı başladı ülkede, yani artık sokakta kim kimin düşmanı olduğunu arar olmuştu.

Böyle bir durum ülkenin zayıflamasına neden oluyor kızım. İşte 15 Temmuz 2016 başarısız FETÖ darbesinin temelinde yatan neden aslında bu bölünmenin yarattığı zafiyettir.

Bugün Türkiye’de kimin FETÖ'cü olup olmadığını anlayabilmek hayli güçleşti, işte bu yüzden de başarısız oldu darbe girişimleri, çünkü Türkiye’de uzun yıllardır önemsenmeyen medyanın varlığı Cumhurbaşkanının insanlara çarçabuk ulaşmasını sağlayabildi ve halk sokaklara çıkıp darbe yapmak isteyenlerin önüne geçti.

Çok insanımız öldü yavrucuğum, 239 kişinin darbeyi durdurmak adına sokaklarda telef olduğu haberini duyunca buralardan, beynimden vurulmuşa döndüm ve ne yazık ki, baban bu yazıyı kaleme alırken, bini aşkın yaralıdan bir kısmı daha ölümle kalım arasındaki savaşını sürüdürüyor. Bu çok acı bilanço Türkiye’nin bir darbeden kurtulmasına neden oldu belki, ama ülkenin düze çıkmasına neden olamadı.

TBMM'de temsil edilen dört partiden üçü kürtlere karşı birleşip, meclisin üçüncü partisi konumundaki HDP'yi yok saydılar, yani Kürtlere karşı ayrılıkçılık devam ettiği gibi, bu durum iktidar dışındaki iki parti tarafından da onaylanmış oldu. Bu çok, ama çok ciddi bir tehlikenin habercisi olarak duruyor karşımızda, çünkü bu zafiyeti kimin nasıl kullanacağını bilemiyoruz.

Bir başka sıkıntı da, özellikle AKP kanadının “rabia” işaretini sık sık kullanmaya devam etmesidir, yani “Sünni Türkiye” arzusu devam ettirilmektedir. Muhalefetin buna karşı çıkması gerekirken, “demokrasi” adına iktidar partisi ile beraber hareket etmesi ise siyasi olarak yapılan ciddi bir yanlıştır.

Yani yavrum, bir süre sonra herkes görecek ki “aynı tas, aynı hamam!” Yazık değil mi?

Ben 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı’nın da tanığıyım.

O zaman da “hamasi” nutuklar atılmıştı ama, ne oldu? Kıbrıs Fatihi Bülent Ecevit şapa oturdu, yıllarca süren ABD ambargosu ile ülke ekonomisi zayıfladı ve bugün Kıbrıs sorunu hâlâ çözülebilmiş değil ve bizim Avrupa Birliği’ne girebilmemiz için önümüzdeki en önemli engel olarak yıllardır duruyor.

Kısacası yavrum, hamasi nutuklar atmanın bir ülkeye yararı olmaz, ancak toplumu kandırıp, uyutmaya yarar ki, uyuklayan bir toplumun gelişip büyümesini bekleyemeyiz.

Bugün, 1920'de, seni Ankara’da Ulus Meydanı’nda götürüp gezdirdiğim ilk TBMM’inde kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok ciddi bir sıkıntı içinde kızım.

Devletin içindeki FETÖ yapılanmasının nerelere kadar vardığını saptamak için çok uğraşılması gerekiyor, ancak onları devleti yönetebilmek için içlerine alanlar “kandırıldık” diyebiliyorlar.

Bir devlet adamının “kanabiliyor” olmasını kabul edebilmek bence olanaksızdır, bunu, “kandırılmışlığı” iyi değerlendirmek gerekir, çünkü kanmış olanlar, kandıkları durum ile ülkeyi yönetmişler ve sonunda halkı da kandırmışlar demektir, işte gerçek ve acı olan bu tehlikedir, çünkü kandırılmış olan halk, hamasi nutuklar ile uyutulmakta ve kanmışlığının farkına varması engellenmektedir.

Bunun yaratacağı sorunları düşünmek bile istemiyorum.

Canım kızım, bu anlattıklarımı iyi oku, onları bundan önce sana anlatmayı denediklerim ile harmanlayıp düşün ve ondan sonra kardeşlerine kendi değerlendirmeni anlat.

Sen çok daha genç ve babandan akıllısın, daha doğru düşünebilir, daha olgun sonuçlara varabilirsin. Hepinizi sanatla ilgili bir yola itmiş olduğum için bugün kendimi daha iyi hissediyorum, çünkü Atatürk’ün de demiş olduğu gibi “sanatsız kalmış bir ulusun damarlarından birisi kesilmiş demektir”. Sanat doğru düşünmeye ve gerçekçi olmaya yaklaştıyor insanları...

Umarım Türkiye’yi yönetenler de genç ve lâik nesillere yol verirler ve ülkenin yönetiminde onlardan yararlanarak, bir an önce düze çıkılmasına yardımcı olurlar.

Paris, 09/08/2016

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      123456
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)