• BIST 105.711
  • Altın 163,629
  • Dolar 3,9618
  • Euro 4,6551
  • İstanbul 11 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 12 °C
  • Adana 15 °C
  • Antalya 15 °C

“Köylü çocuğuyuz hiçbir şeyden iğrenmeyiz ama döneklerden iğreniriz”

“Köylü çocuğuyuz hiçbir şeyden iğrenmeyiz ama döneklerden iğreniriz”
​Nurullah Anku'la sanat ve edebiyat üzerine yapılan söyleşinin ikinci bölümü.

HKP Genel Başkanı Nurullah Ankut edebiyat ve sanat üstüne düşüncelerini Ubeydullah Günel ile Emirhan Akman’a açıklamayı sürdürüyor.

“Sanatçının ticari kaygıyla yazması edebi kişiliğine ve kariyerine ihanettir”

Emirhan Akman: Shakespeare’e gelelim mi?..
Nurullah Ankut: Shakespeare gelelim. Kült eserler dediniz. Mesela benim için Shakespeare’in tragedyalarının en önde olanı; Macbeth’tir. Shakespeare deyince benim aklıma ilk önce Macbeth gelir. Ondan sonra Atinalı Timon gelir, tragedya. Üçüncü olarak da Hamlet gelir. Tabiî diğer tragedyalarını da beğenirim ama bunlardan daha sonra gelir onlar. Ama komedilerini beğenmem. Onları ticari amaçla yazmıştır. Tabiî ticari amaçla yazınca bir şeyi, edebi değeri ve sanat değeri de bir anda dibe vuruveriyor. Mesela geçen seneydi herhâlde, “Hırçın Kız”ı okudum, şaşırdım kaldım. Düş kırıklığına uğradım ki, tarif edilemez yaşadığım düş kırıklığı. Tamam, kurgusal yapı iyi, teknik yapı iyi ama içerik olarak beş para etmez benim gözümde. Kadının paspas edilircesine aşağılanması ve bir soytarı soylunun onu ezip hizaya getirilmesi anlatılır eserde. Verdiği mesaj açısından da beş para etmez. Yani tümüyle ticari kaygıyla, geçim amacıyla yazılmış bir eser. O bakımdan ticari kaygıyla asla yazılmamalı edebi eserler. Öyle yaptınız mı hem edebi kişiliğinize, hem de edebi kariyerinize ihanet etmiş olursunuz.

Emirhan: Bu çok önemli bir mesaj.
Çok önemli bir mesaj.

Emirhan: Şu andaki tüm edebiyat piyasasının üstünden geçtiniz...
Büyük edebiyatçı geçinenlerin tek amacı Nobel’e mesaj vermek. Orhan Pamuk’un yaptığı gibi, röportajlarında Türkler şöyle katliamcı, bir milyon Ermeni’yi öldürdüler, şu kadar Kürt’ü öldürdüler filan diye mesaj vermeseydi asla Nobel’i alamazdı. O sürekli verdiği bu tür mesajlar sayesinde Nobel’i aldı.

Biz o zaman ne dedik? “Hain ihanetinin ödülünü aldı.”, dedik.

O bakımdan onlar, bence edebi eser bile sayılmayacak denli kalitesiz ürünler. Yani düzenbazlıkla, makam, ün, poz ya da para kaygısı güttüğünüz anda edebi eser olma vasfını yitirir ortaya koyduğunuz şey. Çünkü bir edebiyat eseri, bir şiir, bir roman, şu da önemli bence altını çiziyorum, José Martí’nin deyişiyle sadece “söz mimarisi” değildir. Yine Martí’nin deyişiyle; “Şiirin meşru anası, yürekten gelen duygulardır.” Biz bu ilkenin tüm edebi eserler için geçerli olduğu kanısındayız. Bir edebi eser yürekten gelen duyguları da içerecek. Bu özelliğe sahip değilse; o eser gayrimeşrudur bence. O duyguları iletecek ki, gerçek insancıl tepkisini verecek, mesajını verecek topluma. Ama ondan yoksunsa, efendilerinin yahut da bir çıkar, bir şey beklediklerinin hoşuna gidecek mesajlar vermeye çabalarsa, onun edebi eser olma vasfı ortadan kalkar.

Ubeydullah Günel: Küçükburjuva özellik…
Yani edebi eser olma vasfını yitirir. Shakespeare’in bir diğer beğendiğim tragedyası; Kral Lear eseridir. Yani benim için önem bakımından Macbeth’den, Atinalı Timon’dan ve Hamlet’ten sonra gelen Kral Lear’dir. Aslında Shakespeare de İlkel Komünal Toplumun değerlerini görür. O değerlerin yüceliğini takdir eder. Hatta Kral Lear’de aynen şöyle der, dedirtir Gloucester adlı kahramanına ya da onun ağzından şöyle der Shakespeare:

“Tanrılar, siz de böyle yapın! Bolluk içinde yüzüp zevkten başka bir şey düşünmeyen, yasalarınızı kendilerine köle eden, hisleri körlendiği için görmek istemeyen insanlar, gücünüzün tadını tatsınlar da bu ölçüsüzlük ortadan kalksın, herkes ihtiyacı kadarını elde etsin.”

Toplumdaki bütün mal mülk, herkesin ihtiyacına göre dağıtılmalı, der yani. Öyle dedirtir bir yerde. Bu sosyalizmdir. Ve aynı zamanda yüce değerleri savunur; yani erdemi savunur, dostluğu savunur, sadakati savunur, yiğitliği savunur tragedyalarında. Mesela Macbeth, bildiğiniz gibi Kral Duncan’a ihanet eder. Hâlbuki Kral Duncan adaletli. Yani İlkel Komünal Toplum değerlerini savunmaya çalışan, ona uygun davranmaya çalışan adaletli bir kraldır Kral Duncan. Tüm toplumu, halkını seven bir Kral. Onun da en güvendiği komutanı Macbeth’tir. Öylesine ki, kendi evladı gibi seviyor. Ama biraz da alınyazısının, kaderin böyle yönlendirdiğini koyar orada Shakespeare.

Çünkü kaderin bu trajik oyununu cadılar, üç kız kardeş, çok önceden Macbeth’e haber vermişlerdir. Yani bir anlamda Macbeth de iradesi dışında bu suçu işler. Kaderinden kaçıp kurtulamaz. Katleder ama bir anda da pişman olur Macbeth. “Şu kanlı ellerime bakın. Bu elleri okyanusların bütün suları temizleyemez.”, der. O kadar büyük suç işlemiş olur.

Yani demek istediğim; hep böyle dostluğu, iyiliği, mertliği, dürüstlüğü yüceltir Shakespeare ve bu arada da toplumunu böyle derinden kavrar.

Atinalı Timon’da ise insan gerçeğinin bir başka yönünü yani varlıklı ama iyi niyetli, cömert bir insanın sonunda dostlarına ve insanlara güveninden dolayı her şeyini kaybettiğini anlatır. Orada da toplum, artık İlkel Komünal Toplumun değerlerinden çıkmış, sınıflı topluma gelmiş. İnsanlar bozulmaya, çürümeye başlamışlar.

Biz deriz ki; sınıflı toplum, insanları bozar, çürütür, çamurlara bular. Bu yalan, düzen, ihanet, aldatmaca, kandırmaca hep sınıflı toplumun insanlarına aşıladığı çıkarlar dürtüsü yüzündendir. Kur’an’da da anlatılır bu. İnsan mal mülk hırsı yüzünden çok katıdır, der Kur’an mesela. Bu konuda bir sürü ayet var. İnsani değerler yüceltilir hep bir de; insanlığın ortak, değişmez kaderi mi desek, alınyazısı mı desek yoksa doğanın en kesin kanunu mu desek insana dair, hayata dair gerçekler anlatılır, vurgulanır hep Shakespeare’in eserlerinde. Yani hayatın kısalığı, anlamsızlığı, ölümün en katı ve en temel gerçek olduğu anlatılır, çok veciz biçimde anlatılır, ortaya konulur. Çok duygu yüklü ve estetik değerler yüklü biçimde anlatılır.

Sanatçının ölümsüzlüğü; tarihi, toplumu, insanlığın ortak kaderini kavramaktan geçer

Bir de benim için Hayyam’ın tüm şiirleri, antolojisi kült eserlerden biridir. Pek çok şiiri ezbere bilirdim şimdi ihtiyarladık; belleğimiz zayıfladı biraz şimdi ezberden okumaya kalksam takılırım. Bakın aşağı yukarı 500 yıl daha öncedir Hayyam. 1100’de falan yaşıyor, aynı temel değerleri ortaya koyuyor. Yani Shakespeare’in savunduğu aynı temel değerleri, Cervantes’in savunduğu aynı temel değerleri savunuyor Hayyam. Ölümsüzlüğü buradan geliyor. Tarihi, toplumu, insanlığın ortak kaderini, gerçeklerini derinden kavrıyor Hayyam. O yüzden ölümsüz bakın.

Emirhan: Farklı coğrafya ama aynı insanlık durumu.
Bakın biri tâ Avrupa’nın batısında ama bu nerede?

İran’da. Ama aynı insan durumunu, insana dair gerçekleri, topluma dair temel gerçekleri kavramış. Hayyam’ın da aşağı yukarı Türkçe yayınlanmış antolojilerinin tamamı var kitaplığımda. Çünkü çevirilerin hepsi birbirinden farklı. Yani demek istediğim, ölümsüz kült edebiyat eserleri, işte bu ruha sahip olan eserler. Onları değerli kılan da budur. Bir de tabiî tümüyle okuduğunuz zaman, bunlardan sonsuz bir estetik doyum, bir estetik haz alıyorsunuz.

1966-001.jpg

KÖY ENSTİTÜLERİ, AYDINLANMANIN BÜYÜK BİR IŞIĞIYDI

Emirhan: İlkel Komünist Toplum dedik... Belki oradan çok uzak bir yol orası. Köy Enstitüleri Türkiye için bir...
Işıktı, Aydınlanmanın büyük bir ışığıydı.

Emirhan: Işık… Nasıl görüyorsunuz? Ve oradan yetişen edebiyatçılar, bizim köy edebiyatını başlatanlar oldu gerçi.
Oradan yetiştiler. Tiyatromuzun temeli de orada atıldı biliyorsunuz. Hitler’in zulmünden kaçıp gelen tiyatrocular... Onların adlarını biliyordum ama işte ihtiyarladık artık, belleğimizde tutamıyoruz. Ünlü Alman tiyatro kuramcıları geldiler, demokrat kuramcılar yani. Orada hem Türkiye tiyatrosunun temellerini attılar, hem çok güzel, kaliteli, teknik yöntemlerle, araçlarla çalışan bir tiyatro anlayışını da yerleştirdiler. Müzik de vardı. Tarım da vardı, Teknoloji de vardı Köy Enstitülerinde, bu amaçla kurulmuştu Köy Enstitüleri, 1940’ta değil mi?

İsmet İnönü kurmuştu ve köy çocuklarını, yoksul, hiçbir zaman okuma, öğrenme imkânı, ışığa kavuşma imkânı olmayan çocukları getiriyordu oraya, değil mi?

Ama işte ağalar, Tefeci-Bezirgân, vurguncu Parababaları baskı yapıyorlar, özellikle de İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra. Yahu bu çocuklar, yoksul çocuklar gidecek, bizim çobanımız kim olacak, ırgatımız kim olacak. Bu çocuklar okuyup da ne olacak? Bize kim hizmet edecek, diyorlar.

Bir de tabiî o zaman dünyada, sosyalist rüzgârlar çok güçlü esiyor orada. Mesela Sabahattin Ali gelip eğitim veriyor, konferanslar veriyor. Hasanoğlan’a sık sık geliyor. Konferanslar veriyor. Yani böylesine güçlü bir aydınlanma vardı ve o aydınlanmanın ışığında modern kültürle, insani kültürle donatılmış öğretmenler yetiştiriliyordu ve onlar da gittikleri köylere ışık götürüyorlardı. Çok güzel bir kuruluştu.

Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, yüksekokul, üniversite düzeyinde eğitim veriyordu. Tüm Köy Enstitülerini yönlendiriyordu, değil mi? Sayıları 20 civarındaydı. Ondan sonra İsmet Paşa 1946 seçimlerinde büyük bir oy kaybı yaşıyor biliyorsunuz. Baskı ve seçim hileleri yapılmamış olsa neredeyse kaybedecek, 1946’da kaybedecek iktidarı. Ondan sonra İsmet Paşa art arda gerici Başbakanlar getiriyor, ABD’nin baskısı üzerine getiriyor. Köy Enstitülerinin kurucu bakanı Hasan Ali Yücel görevden alınıyor...

Emirhan: Şemsettin Günaltay getiriliyor.
Bu gerici başbakanların şeriatçı dünya görüşüne sahip olan sonuncusu da Şemsettin Günaltay oluyor. Gericiliğe, dinciliğe sarılarak iktidarda kalabileceğini sanıyor İsmet İnönü.

Emirhan: İslamcı.
Ortaçağcı. Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığından alınıyor. Üstelik de komünistlik suçlamasıyla yargılanıyor. Bir daha hiçbir yerde görünmüyor. Köy Enstitülerinin Genel Müdürü de İsmail Hakkı Tonguç’tur. Ve tüm bizim öğretmenlerin Tonguç Babası’dır.

Köy Enstitülerini zorla kapattırıyorlar İsmet Paşa’ya. Ondan sonra ömür boyu İsmet Paşa’yla bir daha hiç görüşmüyor Tonguç Baba. Konuşmayı, görüşmeyi reddediyor.

1946 sonrası Kazım Karabekir’le, Fevzi Çakmak geliyorlar Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne. O anki ilerici öğrenciler, öğretmenler, memurlar, görevliler, müdür anlatıyor; “Sizin burada komünist propaganda yapılıyormuş, Sabahattin Ali gelmiş geçende komünistliği öven konferans vermiş öğrencilere”, diyorlar. “Bu nasıl yapılır, nasıl müsaade edersiniz bunlara?”, diyorlar. İkisi de gericiliğin, Finans-Kapital ve Tefeci-Bezirgân Sermayenin temsilcisidir. Kazım Karabekir aynı zamanda Mustafa Suphi ve Onbeşler’in katlinde de birinci planda rol oynayan kişidir.

Hatta İsmet Paşa’ya geliyorlar, biliyorsunuz o zaman biri Meclis Başkanı, biri Genelkurmay Başkanı, Fevzi Çakmak Genelkurmay Başkanı, Karabekir Meclis Başkanı; “Paşam bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksınız yahu? Daha ne kadar süre bunlara göz yumacaksınız?”, diyorlar. Açıktan ültimatom veriyorlar İsmet Paşa’ya ve kendi eserini, kendi kurduğu eseri kendi eliyle yıktırıyorlar. İlkin öğretmenler ve yöneticiler değiştiriliyor. Eğitim programları bozuluyor, etkisizleştiriliyor. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü İnönü iktidarında kapattılar. Köy Enstitülerini de iktidarının dördüncü yılında Demokrat Parti iktidarı kapatıyor. Böylece izi tozu silinmiş oluyor Köy Enstitülerinin.

Köy Enstitüleri böylesine aydınlanma ışığıydı. Çok olumluydu halkımız için, ülkemiz için yani geleceğimiz için ama Parababaları izin vermediler.

Biz gerçek devrimci öğretmenlerin “Öğretmenler Günü” 17 Nisan’dır. Biliyorsunuz bu tarih, Köy Enstitülerinin 1940’ta kurulduğu tarihtir.

Ubeydullah: Birçok edebiyatçı yetiştirdi. Onlar da suikasta uğradılar.
Birçok edebiyatçı yetiştirdi ve edebiyatımıza, “Köy Romanları” denilen romanların yazarlarını kazandırdı. Talip Apaydın’dan Fakir Baykurt’a kadar Köy Enstitü mezunudur. Ve bizim öğretmenlik yaptığımız yıllardaki öğretmen arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın da büyük çoğunluğu hep Köy Enstitüsü mezunudur. Benim mesela İş Bilgisi dersi öğretmenim vardı, o da Köy Enstitüsü mezunuydu. O da yargılananlardan, komünistlik yapıyor diye yargılananlardan ama işte ufak bir cezayla çıkmış. Köy Enstitüleri, halkımıza çok büyük faydası olan öğretmenler yetiştirdi. Köylerimize aydınlanma ışığı götüren değerli öğretmenler yetiştirdi.

1967-1.jpg

“KÖYLÜ ÇOCUĞUYUZ HİÇBİR ŞEYDEN İĞRENMEYİZ AMA DÖNEKLERDEN İĞRENİRİZ”

Ubeydullah: Küçükburjuva yazarlar hakkında söz ettiniz. Özel olarak kimseyi söylemediniz.
İsim vermek...

Ubeydullah: Oğuz Atay, Bilge Karasu, Tezer Özlü...
Oğuz Atay bir küçükburjuva yazar. Bunların hepsi küçükburjuva yazarlar. Bununla birlikte hepsi ciddi ve güçlü edebiyatçılardır. Edebi yönden bunların değerlendirilmesini edebiyatçılar yapsın.

Burada Bilge Karasu’yu ben bunlardan bir noktada farklı bir yere koyarım. İnsani değerler yönünden, küçükburjuva yazar olmakla beraber, öbürlerinden daha kalitelidir ve Türkçeye hâkimiyeti de mükemmeldir. Ve Türkçeyi doğru kullanmada gösterdiği titizlik de takdire değerdir. Yani diyorum ya dilimiz de bir vatandır bizim diye. Yani o bakımdan bu iki yönünü takdir ederim Bilge Karasu’nun.

Ama öbürleri... Mesela “Tutunamayanlar” falan benim için estetik bir haz vermez, oluşturmaz. Edebi çevrelerce kabul edilen kült romanı odur biliyorsunuz.

Bir de bugünün meşhurları, piyasa edebiyatçıları var biliyorsunuz. Onlardan iğreniyorum. Madem isim dediniz... Üçlü çıkarıyorlar ya, bir televizyon kanalında İskender Pala, bir de eski dönek var... Onların hepsinden iğreniyorum çıkınca. Böyle döneklerin hepsinden iğreniyorum çıkınca. Bir de dönek var eski…

Emirhan: Ahmet Altan falan mı Hoca’m.
Daha eski. Marksizm döneklerinden.

Ubeydullah: Ahmet Ümit.
Ahmet Ümit. Eski sahte TKP üyesi. Benim zaten döneklerden midem bulanır.

Köylü çocuğuyuz hiçbir şeyden midem bulanmaz, hep hayvanların arasında büyüdük ama dönekler midemi bulandırır.

Mesela kitaplarımızda da... Ermeni Meselesi’ni işleyen kitabımız var, hep genelde yabancı yazarlardan, Ermeni yazarlardan da, belgelerinden de hep koyduk yani kanıtlar gösterdik. Ama diyelim döneklerden, onların kitabını elime aldım mı midem bulanıyor, onlardan kanıt göstermedim, onları okumadım da. Elime aldığım anda midem bulanır zaten, sinirlenirim. Dönekler çok iğrendirir beni.

Emirhan: Manşeti son sözde attım Nurullah Amca: “Köylü çocuğuyuz hiçbir şeyden iğrenmeyiz ama döneklerden iğreniriz.”
İğrenirim. Daha önce de söylemişimdir: Döneklerden daha iğrenç kimse olamaz. Hiçbir şey olamaz. Çünkü onlar çıkar için, ün için, poz için, makam için insanlıklarını, ruhlarını satmışlardır.

İnsancıl yürek taşıyan büyük yazarlarımız…

Ubeydullah: Buradan Nazım Hikmet’e gelelim. Nazım Hikmet’in sosyalist düşüncelerin yaygınlaşmasında etkisi üzerine…
Çok büyük etkisi var tabiî. Nazım bizim komünist şairimiz. Dünya çapında komünist şairimiz değil mi? Dünyanın en ünlü kaç komünist şairi var: İki. Biri Nazım, öbürü Pablo Neruda. Şili’de Pinochet’nin faşist darbesi sonrasında (sanırım darbenin altıncı günüydü) kahrından öldü ya da öldürüldü Neruda. İkisi de dünya çapında büyük şairler, ünlü şairler. Hatta Türkiye deyince dünyada iki kişi biliniyor: Atatürk yani Mustafa Kemal ve Nazım biliniyor. Yani Nazım’ın ülkesi Türkiye, öyle değil mi? Türkiye’de de devrimci hareketin gelişmesinde çok önemli yeri ve rolü vardır Nazım’ın. Hiç yok yüzünden bir iftirayla 1938’den 1950’ye kadar cezaevinde, zindanda kalmıştır Nazım. Ve katledilmekten kurtulmak için yurtdışına çıkmıştır.

Bazı edebiyatçıların satırlarında, dizelerinde gerçek insan yüreğinin attığını hissedersiniz, görürsünüz. Nazım da, Neruda da, Sabahattin Ali de, Gabriel Garcia Lorca da böyle şairlerdendir. Hikâyecilerin, romancıların, oyun yazarlarının da yüreklerinin insan sevgisiyle attığı hissedilir. Cervantes de, Shaespeare de, Kral Oedipus’un yazarı Sofokles de böyle insancıl yürek taşıyan büyük yazarlardır. Çağdaşlarımıza gelirsek; yüzakı komünist yazarlarından Jack London da bunlar arasındadır. İlk çıkış yaptığı eseri “Vahşetin Çağrısı”, ki bence klasik eserlerdendir, sanki nesir değil de şiirdir. Amerikan Edebiyatının bence biraz bilinmez bırakılmış bir diğer hikâye yazarı O. Henry de çok sevdiğim ve değerli bulduğum yazarlardandır. Ülkemize gelirsek; çağdaş yazarlarımızdan Bekir Yıldız’ın adını anmadan bir edebiyat söyleşisi yapmış olmayı düşünemem. Bence Bekir Yıldız da değeri hakkıyla takdir edilmemiş hikâyecilerimizdendir. Reşo Ağa, Kaçakçı Şahan, Sahipsizler, Kara Vagon ve daha pek çok eseri bence altın değerinde edebi eserlerdir. Bir kısmı doğrudan tragedyadır. Ve yine doğrudan kalbe vurur. Kaç hikâyesini okurken gözlerimin dolduğunu, hatta yaşların aktığını şu anda sayamam.

1968-3.jpg

Çağdaş şairlerimizden söz edelim biraz da, isterseniz: Garip’çileri severim. Burada yine komünist olduğu için edebi çevrelerce es geçilen, görmezlikten gelinen Arif Damar’dan söz etmeden geçmemeliyiz. Çok sevdiğim bir şairdir. Hem aşk şiirleri hem devrim şiirleri, güçlü ve güzeldir.

Hasan Hüseyin Korkmazgil, Enver Gökçe, Ahmet Arif ve daha pek çok sevdiğimiz şair vardır. 

Ubeydullah: Eğitimin, düşüncenin önünün kesilmesinden hareketle günümüzdeki sansüre de değinelim isterseniz. Sizin yayınlarınız, haberleriniz, Derleniş Yayınları sözgelimi, okurlarına ulaşabiliyor mu?
Şimdi egemen olan mevcut sistemin, düzenin çıkarına uygun olmayan hiçbir yayın onlar tarafından makbul değildir. O yüzden yok edilmesi gerekir. Baskılanması ve görünmez kılınması gerekir. Biz buna, geçen de konuştuk, sükût suikastı, diyoruz. Yani böylece bizi öldürmek istiyorlar. Susuş suikastı yahut sükût suikastı diyoruz biz buna. Bizi böylece katletmek, yok saymak istiyorlar. Kendim, suretimiz de öyle, Partimizin adı da öyle. Geçen de söz ettim, bir Merdan Yanardağ yönetimindeki ABC’de haberlerimiz çıkar, Odatv’de çıkar, Toplumsalhaber’de çıkar. Bir de Anadolu’da yayımlanan bazı yerel gazetelerde ve internet gazetelerinde çıkar. Başka bir yerde çıkmaz. Basında çıkmaz, en sağcısından en solcusuna kadar hiçbiri vermez. Ne Sözcü’sü, verir, ne Cumhuriyet’i verir, ne Birgün’ü verir... Yandaş zaten vermez. Hiçbiri vermez çünkü ortak paydaları Amerikancılık. Dikkat edin Amerika’ya hiçbiri tık demez. Bu son katliam oldu bakın Ankara’da, 28 insanımız hayatını kaybedip gitti. Bu gazetelerin hiçbiri bu katliamda Amerika’nın rolünden söz etti mi? Yok. Oysa bütün bu katliamların sebebi Amerika.“Amerika Ortadoğu’da ne yapıyor? Yahu bu BOP projesi nedir? Ne anlama gelir bu?” diye hiçbiri sormuyor. Çünkü hepsi onun emrinde. Çünkü iktidarları o getiriyor, o götürüyor. Medyayı da o yükseltiyor, o batırıyor. O bakımdan bize hepsi düşman. Tabiî biz de onlara düşmanız. Satılmışlar medyası, diyoruz, Amerikancı Parababaları medyası diyoruz onlara. Onlara da hesap soracağız. Onların da bir bir ajan kimliklerini ortaya çıkaracağız. Meclisteki dört Amerikancı çeteye de hesap soracağız.

1968-7-004.jpg

Eninde sonunda biz kazanacağız! Böyle gitmeyecek! Kazanacağız eninde sonunda!

Gittikçe de gelişiyoruz. İşte bu ablukayı da gücümüzle çatlatıyoruz, eylemlerimizle özellikle sosyal medyada. Orası bize bir alan açıyor. Orada aynı ablukayı uygulayamıyorlar. O yüzden orada bir alan açılıyor, duyuruyoruz sesimizi ve oradan kaynaklanan bir güçle de gelişiyoruz gittikçe. Sonunda mutlaka halkımız anlayacak bizi.

O yüzden ben ne diyorum? TRT konuşmalarımızda da ne dedik?

Biz oy istemiyoruz. Oy moy derdinde değiliz. Bir tek şey istiyoruz: anlaşılmak!

Kitleler bizi anladığı zaman bizi benimseyecek. O zaman bizimle beraber bu hainler düzenine, bu satılmışlar düzenine, zalimler düzenine karşı bizimle birlikte kavgaya girecek. Biz o yüzden anlaşılmak istiyoruz. Özellikle sizin gibi içtenlikli gençleri de çok seviyoruz, çok değer veriyoruz.“Gençliğe sonsuz güvenmek” der, Parti Programımız. Gençliğe sonsuz güveniyoruz biz. O yüzden gençler bizim gözbebeklerimiz.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      İlgili Haberler
      Diğer Haberler
      123456
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)