• BIST 107.202
  • Altın 145,420
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 21 °C
  • İzmir 24 °C
  • Adana 26 °C
  • Antalya 27 °C

Kuru kuruya insan hakları

Kuru kuruya insan hakları
İlle de Rejim İlle de Rejim.

Sami Günal

İnsan haklarının rengini, niteliğini daha doğrusu var olup olmama meselesini içinde bulunduğu rejim belirler. Ya vardır ya yoktur. Bağımsız ve demokratik olmayan ülkelerde insan hakları hayat bulamaz. Sadece onun elde edilmesi mücadelesi olacaktır.

İnsan Hakları, özü itibariyle, insanların sırf insan olma vasfından dolayı sahip olduğu ya da olması gereken haklar bütünüdür.

Dikkat isterim! Tanımlarken ana unsurun yanında ayrıca “sahip olması gereken” dedim. Günümüzde insan hakları ha var ha yok. Ortaya çıkış sebebi de odur ki insan haklarının olmaması ya da ihlal edilmiş olması dolayısıyla söz konusudur. İlla ki sahip olunan/olunması gereken bir haktır ama yoktur da.

Bir ikilem var yani! İşte o nedenledir ki “sahip olduğu” belirlemesinin yanında bir ideal olarak “sahip olması/olunması gereken” diye ikilemli bir tanıma yöneliyoruz. Bir anlamda, ideal bir düşünce olarak olması gerekenin özlemidir insan hakları.

İnsan hakları, uluslararası boyutta bir evrensel kavramdır. Devletlerin öz sınırlarından bağımsız, onu aşan, insanların onuruna ve orununa (insanlık mevki) yaraşır maddi ve manevi düzeyinin yükseltilmesi idealidir. Temelde devlet gücünü sınırlayan düzenlemelerdir insan hakları.

Peki, İnsan Hakları sınırlı mıdır? Eğreti gibi duracak ama elbette sınırlıdır.

Hiç kuşkusuz ki -maalesef- devlet gözetimi ve uygulamaları altında sınırlıdır. Bu sınırlamaların sınırı, devlet yapısının özelliğine göre çizilmektedir. Demokratik devlet, sosyalist devlet, teokratik devlet, faşist devlet… Daha da öte teokratik faşist devlet! Anlaşılacağı üzere bu devlet yapılanmalarının çoğunluğu içerisinde insan hakları yok ve uğrunda mücadele verilen bir idealden öte bir şey değildir.

İnsan Hakları, aynı zamanda hayatın her alanındaki özgürlükler demektir. Olgunlaşmış özgürlük anlayışı doğal bir sınır çizimini de bağrında taşır ki o da diğer insanların haklarının ihlal edilemeyeceği noktasıdır. İnsan hakları böylesine karşılıklı saygı ve saygınlık çerçevesinde kendi otonomisi içerisinde -devlet baskılamasının dışında- gönüllü ve güzel bir sınırlamaya sahiptir.

Toplumlar ve ideolojiler, sahip oldukları konumlanmalara göre insan haklarını biçimlendirme ve yönlendirmeye kalkışmaktadırlar. İnsan haklarının çekmediği kalmamıştır hem devlet hem de insan cephesi açısından. En köhnemiş, modern çağın dışında kalmış ideolojiler bile insan haklarının temellerinin, kendi beslendikleri öğretiler zemininde vücut bulduğunu iddia edebilmektedirler. Oysaki başta kadın ve çocuk hakları konusunda olmak üzere modern hukuk anlayışı çerçevesinde irdelemeye kalkışsanız, “Aman kalsın senin insan hakların!” demek işten bile değildir.

İnsan hakları kavramının, J.J. Rousseau gibi Fransız İhtilali’nin öncüsü düşünürler tarafından ortaya atıldığını ve Fransız Devrimi’nin gerçekleşmesinden sonraki bildirilere de yansımış olduğunu belirterek bu kavramın 18. yüzyılın bir ürünü olduğunu ileri sürenler de olmuştur. 

Devlet aygıtı her zaman bir baskılama aracı olarak kullanılmıştır. Buna karşı tarihin her aşamasında gerek sivil toplum hareketleriyle gerekse de filozofik hareketlerle bu baskılamalara karşı çıkışmalar da oluşmuştur.

Bu baskılama hareketlerine karşı yapılan çıkışmalarla insan haklarının temelleri yavaş yavaş belgelendirilmeye başlanılmıştır. Ta 1215’te başlamak üzere İngilizlerin Magna Carta Bildirgesi, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi bu yolların mihenk taşlarıdır.

Yakın geçmişe geldiğimizde… 1. Dünya Savaşı’nda insanların haklarıyla birlikte felaketlere sürüklendiği görülünce bugünkü İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin temellerini savunma kararlılığıyla Milletler Cemiyeti’nin kurulduğunu görüyoruz.

Daha sonradan bu yapı başarısızlığa uğrayınca insanlığın uğradığı ikinci büyük felaket olan 2. Dünya Savaşı sonrası yukarıda belirttiğimiz MC’nin muadili olan Birleşmiş Milletler örgütlenmesine gidildi.

İşte bu örgütlenme içinde, insanlık için tarihsel süreç içinde elde edilen hakları belgelemek ve korumak üzere İnsan Hakları Komisyonu kuruldu. Bu Komisyon’ca hazırlanan İnsan Hakları Bildirisi, 10 Aralık 1948 günü BM Genel Kurulu'nda yapılan oturumda 30 madde halinde kabul edildi. Bildirinin imzalandığı gün olan 10 Aralık, İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır. Ne kutlaması? Özlemle anılmaktadır denilmesi daha doğru olacaktır.

Daha geniş çağdaş haklar perspektifi çerçevesinde bakanlar da kendi ideolojik konumlanmaları açısından BM bünyesinde şekillendirilen Bildirge’ye karşı çıkmışlardır. Sosyalist devletler olan bu blokun temel gerekçeleri, Bildirge’nin eşitsizlik ve soyutluk taşıdığıdır. Bu nedenle Genel Kurul oylamasında kabul etmemekle birlikte redde de yönelmeyip çekimserliği yeğlemişlerdir. Fakat sonuç itibariyle ortaya çıkan bu metin klasik değerler taşıyan özgürlüklerle ekonomik ve sosyal hakların sentezlenmesini becerebilmiştir.

Bekleneceği üzere Sudi Arabistan ise insan hakları kavramlarının İslam’a ve Şeriat kurallarına aykırı düşeceği gerekçesiyle bu Bildirge’ye karşı çıkmıştır. Ezici ve hâkim çoğunluk karşısında ret etme gücünü gösteremeyip çekimserliği yeğlemişlerdir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde belirtilmiş olan 30 maddelik hakları detaylandırmadan belli başlı şu başlıklar altında toparlayabilmek mümkündür:

Kişinin Temel Hakları, Özel Statü Hakları, Siyasal Haklar, Ekonomik ve Sosyal Haklar, Kültürel Haklar.

Gelelim bize. Türkiye açısından insan hakları, diyecek olursak… Demesek daha mı iyi ne?

Tıpkı eğitim alanındaki uluslararası ölçümlemelerde olduğu gibi her sene sınıfta kaldığımız bir konudur insan hakları denen bu meret(!)

Türkiye Cumhuriyeti, BM Örgütü’nün kurucu üyelerindendir. Dolayısıyla BM antlaşmasını da kabul ve onaylamış durumdadır. BM dediğimiz devletler örgütü, 2. Dünya Savaşı ertesinde yenilen, dünya barışını bozan ve tehlikeye sokan totaliter rejimlere karşı kurulmuştur.

Örgütün Anayasası da insan hakları esasları üzerinde temellenmiştir. Bu örgütün niye kurulduğu bellidir. Bu esaslarla kurulan bir örgütün üyesi olarak Türkiye Cumhuriyeti de totaliter rejimlere karşı savaş açmayı, en azından redde yöneldiğini kabul etmiş demektir. Eh, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne de olumlu oy verdiğine göre... Yani insan haklarına taraf ve işkenceye kökten karşı olduğu kabulüyle mükellef bir üyedir diyoruz... Acaba?

Çok partili hayat sonrası toplum yönetimine egemen olan siyasal iktidarların hiçbirisi insan hakları ve özgürlüklerin değil genişletilmesi kullanılmasına dahi doğru dürüst izin vermemişlerdir. Bu dönemler içerisinde sosyo ekonomik içerikli hiçbir eleştiri ve muhalefete karşı hoşgörü gösterilmemiştir. Hep bir umacı yaratılarak bu hakların kullanımı şimdilik mümkün değil, havası verilmiştir. Toplantı ve gösteri gibi en sıradan klasik haklara bile saygı gösterilmemiştir.

Bu iktidarların birtakım uluslararası sözleşmeleri onaylamaları ve imzalamaları; iç kamuoyunu ve özellikle de borç ekonomilerini kotarmaya yönelik çıkarlar elde etmek için dış odakları -açıkça söyleyelim- kandırmacaya yöneliktir.

Kimi iktidar odakları da dışa bağımlı borç ekonomilerini yürütmenin yanında gizli ajandalarını uygulamak için bir takım iç dinamiklerin etkinliğini kırmak amacıyla “gâvur aşığı” kesilmiş, öğle vakti atılan havai fişekler eşliğinde uygulamayacağı birtakım boş hayal imzalar atmışlardır.

Özlenen çağdaş toplum ve devlet yapısına bir U dönüşü yapılması gerekiyor. Çok basit. Öteye gitmeye gerek yok. İnsan hakları alanında ortak olunan sözleşmelere dönüp bakılırsa yol bulunur.     

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)