• BIST 107.163
  • Altın 151,451
  • Dolar 3,6794
  • Euro 4,3282
  • İstanbul 28 °C
  • Ankara 21 °C
  • İzmir 26 °C
  • Adana 32 °C
  • Antalya 28 °C

Laiklik, demokrasi, özgürlük ve kültür savaşları

Laiklik, demokrasi, özgürlük ve kültür savaşları
Gerçekten de bugün laiklik, kapitalizme, kapitalist sınıfın, “eski rejime” karşı siyasi, kültürel mücadelesine ait bir kavram.

Ergin YILDIZOĞLU
İlber Ortaylı geçenlerde bir yazısında, “‘LAİCUS’ Yunancadan gelme Latince bir tabir. Yunanca'da düpedüz ‘halk’ demektir... Latin’in ‘laicus’u da ‘rahiplerin dışındakalan’dır... Eğitim ve bilgi, ruhbana ait bir imtiyaz ve nimet olduğundan ‘iş bilmez, eğitimidüşük’ adam anlamında da geçer” diyordu. Bu saptama, ruhban sınıfının bilgi üzerindeki tekeline işaret ediyor ve Laicus kavramı da, halkın, çoğunluğun yönetimi anlamına gelen demokrasi kavramıyla buluşuyor.

Gerçekten de bugün laiklik, kapitalizme, kapitalist sınıfın, “eski rejime” karşı siyasi, kültürel mücadelesine ait bir kavram.

Yükselmeye başlayan kapitalist sınıf, toplumda zamanın mekânın paylaşımını, konuşulabilir olanın sınırlarını kendi yaşam pratiğini kolaylaştıracak, yeniden üretecek biçimde genişletmek istediğinde siyasi, ideolojik engellerle karşılaştı. Bunları aşmak istediğinde de karşısına öncelikle İlber hocanın değindiği ruhban sınıfının, onun tekelinde tuttuğu bilginin, bu durumu yeniden üreten kurumsallaşmış dinlerin baskıları çıkıyordu

Ruhban sınıfına, kurumsallaşmış dine yönelik eleştirilere 16. yüzyıldan itibaren gittikçe artan oranda, yeni sınıfın önde gelen entelektüellerinin (Örneğin: Hobbes, Spinoza) yazılarında raslıyoruz. Bu yazarlar, “mucize” kavramına karşı neden-sonuç ilişkisini, doğanın yasalarını, dini düşünceye karşı bilimsel düşünceyi, felsefeyi savundular. Aydınlanma “olayı” sırasında da, Voltaire,  Hume, Rousseau, Kant gibi düşünürler, insanın yaşam pratiğinin, aklının özgürleşmesi için kilisenin ve devletin müdahalesinden kurtulması gerektiğini savundular.

Özetle: Bugünkü laiklik kavramının tarihsel içeriğini ruhban sınıfının, kurumsallaşmış dinlerin toplumsal egemenliğine karşı itirazlar, ruhban sınıfının bilgisini sorgulama, eleştirme özgürlüğü, dini siyasi iktidar alanından (kamusal alandan)çıkartma talebi oluşturdu.

LAİKLİĞİ TEPETAKLAK ETMEK

Laiklik kavramı, Siyasal İslam’ın, AKP aracılığıyla iktidara yükselme, zamanın mekanın paylaşımını, konuşulabilir, görülebilir olanın sınırlarını kendi yaşam pratiğini destekleyecek biçimde genişletme, giderek hegemonyasını inşa etme sürecinde tepetaklak edildi: Laiklik, liberal entelijensiyanın [1] azımsanamayacak katkılarıyla, demokrasinin, özgürlüklerin karşıtı olarak sunuldu.

Laikliği yeniden tanımlama, yumuşatma söylemi var olan rejime karşı, özgürlükleri genişletme yönünde değil, Siyasal İslam’ın entelijensiyasının (ulemanın: bir ruhban sınıfın) iktidarını ve simgesel evrenini (Sünni İslam’ın hakikat rejimini) restore etme yönünde işleyen bir söylemi besledi.

Ülkede laikliği daha da geliştirmek, örneğin Sünni İslam ile devlet arasındaki bağı kopartmak, düşünce, eleştiri özgürlüğünün sınırlarını genişletmek yerine, laikliği özgürlük kavramının karşısına koyarak sınırlamayı amaçlayan söylem, aslında düşünce, eleştiri özgürlüklerini giderek sınırlayan bir hegemonya sürecinin önünü açtı.

Bir süredir, konuşulabilecek, anlamlandırılabilecek olanın sınırları, Siyasal İslam’ın yaşam pratiğinin gereksinimlerine göre yeniden belirleniyor. Can ve Erdem gibi, barış isteyen akademisyenler gibi, yandaş basına katılmayan gazeteciler gibi, bu pratiğin içine sığmayanlar, giderek artan oranda, fiziki, simgesel şiddetle susturulmak isteniyor. 

Bugün laikliği savunmak, düşünce özgürlüğünün, demokratik hakların genişletilmesini savunmaktır. Düşünce özgürlüğünü, demokratik hakları savunmak, dinin kamusal alandan çıkarılmasını savunmaktır.

Bu da bizi ister istemez, kültür alanına, solun, bir üst yapı kurumu – ekonomik çıkarlarla ve ekonomik haklar mücadelesiyle doğrudan bağlantısı olmayan, gayri maddi bir şey olarak kabul ederek dokunmaktan pek haz etmediği, “kültür savaşları” sorunsalına götürüyor.

Bugün, artık, Sol’un gittikçe yoğunlaşan “kültür savaşlarını”, “üst yapı” sorunu diyerek önemsizleştirme lüksü yok. Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan hakkında verilen 2 yıl hapis cezası kararının dinsel normlara dayanan ve kesinleşmesi durumunda bir emsal teşkil edecek gerekçesi, AKP hükümetinin ve Siyasal İslam hareketinin “bir durum” değişikliğine işaret ediyor: Siyasal İslam hareketinin ve onun hükümetinin bu ülkede, konuşulabilir, anlamlandırılabilir olanın sınırlarını, İslam’ın yaşam pratiğinin gereksinimlerine göre yeniden belirleme projesinin pratik adımlarla “de facto” ilerleme sürecinin,14 yıldır ülkenin kapitalist laik kültürüne yönelik fiili İslamcı saldırıları, şimdi hukuki bir adımla “de jure” biçim alarak ivme kazanıyor.

BİR DÜŞ KIRIKLIĞI MİRASI

Bugün sol’un “kültür” alanında mücadeleden uzak durmasının arkasında sanırım bir yanılgı ve bir düş kırıklığının mirası var.

Sol, kültürün bir üst yapı unsuru, adeta “bağımlı” değişken olduğunu, kimi zaman açıkça söylemese bile üzerinde fazla düşünmeden veri olarak alıyor. Alt yapı üst yapıyı belirler. Alt yapı esas olarak ekonomik, bunun da belirleyici düzeyi üretim olduğundan,  sol siyaset, kendine ilgi nesnesi, çalışma örgütlenme alanı olarak işçi sınıfının üretimden gelen gücünün mekanını ve zamanını temel almalıdır. Yanılgı bu saptamalara ilişkin.

Düş kırıklığıysa,  1960’larda Fordist standartlaşmaya, bunun ürünü tüketim toplumuna, tüketim toplumunu destekleyen kültüre karşı yükselen “karşıt kültür” hareketinin  başarısız olmanın ötesinde, sermaye birikimini destekleyen biçimde araçlaşmasının getirdiği düş kırıklığıdır.

Kapitalizme karşı mücadelede, 1960’ların sonundan, özellikle 68-73 devrimci patlamasından sonra, sosyalist hareket giderek işçi sınıfı içindeki etkisini kaybetti. Sendikal hareket giderek geriledi. Sol hareket içinde önemli bir kesim, kapitalizmin içine girdiği yapısal krizi sırasında yaşamakta olduğu dönüşümlere odaklanmak yerine, kestirmeden şöyle bir sonuca ulaştı:

Kapitalizmin temel amacı gittikçe genişleyen ölçekte kitlesel üretim yaparak karını maksimize etmektir. Bunun için hem işçiler bant sisteminde, Taylorist ortamda çalışacak biçime eğitilerek standartlaştırılırlar, hem de tüketicinin yaşamı ve değerleri kitlesel çapta üretilen malları tüketecek biçimde, bu arza uyumlu hale getirilir. Kısacası kapitalizm homojenlik ve uyum (konformizm) ister. Bu da esas olarak reklam/kültür endüstrisi ve eğitim sistemi ile gerçekleştirilir. Kapitalizm cinselliği bireyin özgünlüğünü, yaratıcılığını, kendini cinsellikten sanata kadar türlü alanlarda ifade etme olanaklarını, standartlaşma adına bastırır.

Bu biçimde programlanmış işçileri örgütleyerek kapitalizme karşı mücadele etmek olanaklı değildir. Önce sermayenin bu kültürel hegemonyasını, işçi sınıfının kültürel zincirlerini kırmak gerekir. Ancak ondan sonra işçiler sınıf bilincine, kendi çıkarlarının ayırdına varabilirler.

'YENİ ORTA SINIF PROLETERYA'

Yukardaki yaklaşımlar önce  “karşıt kültür” hareketinin, sonra da  özellikle 1968-73 yenilgilerinden sonra post-modernizmin “kültüre dönüş” refleksinin yaygınlaşmasının temel dayanağı oldu.

“Karşıt kültür” hareketi tam anlamıyla bir düş kırıklığı oldu, kısa sürede kapitalizm tarafından özümsenerek, hatta bir “isyancılar piyasası” yaratarak araçlaştırıldı. Aslında bu fiyaskonun, arkasındaki 3 maddi sürece bakınca, kaçınılmaz olduğunu söyleyebiliriz.

Birincisi, fordist sermaye birikim rejiminin tükenmesiyle kapitalizm yapısal bir krize girmişti. Bizzat sermaye sınıfının temsilcileri ve ekonominin liderleri; sermaye birikimi sürecinin krize adapte olma çabalarına, sürecine artık engel olmaya başlayan fordist rejimin kitlesel sendikalar, sosyal demokrat partiler, refah devleti, ticaret ve sermaye hareketlerinin denetlenmesi gibi bileşenlerine karşı savaş açmaya, bu savaşı meşrulaştıracak kültürel biçimler aramaya başlamışlardı. “Karşıt kültür” hareketinin, bireysel özgürlükler, özgünlük talepleri, fordizmin  zaten dağılmaya başlayan yapılarına yönelttikleri eleştiriler ve mücadelelerdi. Bu taleplerin söylemi, kısa sürede sermayenin fordizme karşı başlattığı iç savaşın (bu savaşa “devrimci”, ilerici özgürleştirici bir ton katmak üzere) içine alındılar. Thomas Frank’ın ünlü deyimiyle “Artık kapitalizm hem kendi linç gösterilerini sahneliyor [2] hem de bu gösteriye bilet satarak para kazanıyordu”.

İkincisi, kapitalizm yapısal krizi içinde kar oranları düşme eğilimine karşı eğilimler  olarak; (a) işçi ücretlerini, sosyal haklara ilişkin devlet harcamalarını kısmak, emek piyasasını esnekleştirmek (güvencesizleştirme) talepleriyle işçi sınıfı üzerinde baskıyı arttırıyor,(b) üretkenliği arttırmak için makineleşmeyi hızlandırıyor, (c) yeni değerlenme alanları (yatırım, ihracat pazarları) ararken mekanı ve zamanı yeniden düzenlemeye çalışıyordu.

İşçi sınıfı ve giderek dünya halkları bunu, toplumsal kaynakları sermayeye transfer eden neo-liberalizm, sınırları geçirgenleştiren, korumacılığı, denetimleri kaldırarak gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini uluslararası sermayenin talanına açan  küreselleşme (kısacası IMF-Dünya bankası  reformları) olarak yaşadılar. Sonuç  giderek artan işsizlik yoksulluk; fordist kitlesel işçi sınıfının parçalanması oldu.

Kapitalizm iç çelişkilerinden kaçamaz! Kar oranları düşme eğiliminin karşıt eğilimleri olarak devreye girmeye başlayan yoksullaştırıcı, işsizliği arttırıcı eğilimler, bu kez kapitalizmin artırmaya çalıştığı karları gerçekleştirme aşamasında karşısına bir talep yetersizliği sorunu getiriyordu. Bu noktada fordizmin tüketim tarzı hızla değişmeye başladı.

Fordist tüketim tarzı, kitlesel işçinin homojen talebine cevap veren standardize edilmiş ve işlevine göre pazarlanan mallara ilişkindi. Fordizmin tüketim tarzı işlevsel tüketimin, yeni gereksinimler yaratılarak genişletilmesine dayanıyordu. İşsizlik arttıkça işçi sınıfının tüketim kapasitesi geriledikçe, hem üretim kitlesel piyasalardan parçalanmış, uzmanlaşmış piyasa biçimlerine hem de, esas olarak da işçi sınıfının en üst dilimine, eğitimli orta sınıfa (para esas olarak buralardaydı) yönelik olarak yeniden şekillenmeye başladı.

Bu yeni piyasalarda, tüketim tarzında, uyum, konformizm gereksizleşiyor, tam da karşıt kültür hareketinin istediği yönde – bireyin özgünlüğünü vurgulayacak statü malları için rekabeti kışkırtan bir kültür gelişiyordu [3]. Nihayet işlevsel tüketim yerini, kolaylıkla uyarılabilen, yeniden programlanabilen hazları tatmine yönelen bir tüketim tarzına bırakıyor, mallar hazları tatmin etme vaadine dayanarak tüketiciye sunuluyordu. Aynı dönemde “mutluluk”, “aşk” kültü de popüler kültürün ayrılmaz bir parçası haline geliyordu. Böylece karşıt kültür hareketinin, talepleri, sloganları kapitalizmin yeniden üretiminin hizmetine giriyordu.

Üçüncüsü, kapitalizmin yapısal krizi içinde işçi sınıfı ve sermaye  önemli değişimler geçiriyordu. İşçi sınıfı, fordist yapılarını kaybediyor, yeni teknolojik gelişmelere bağlı olarak parçalanıyor, giderek, “yeni orta sınıf proleterya” denen, sanayi proletaryasınınkinden farklı emek süreçlerinde çalışan, farklı kültürel özelliklere sahip bir kesim şekilleniyordu.

Kapitalizm yapısal krizi içinde, emek sürecinde verimliliği, emek süreci dışında sermayenin dolaşım hızını arttırmaya, talebin yeniden şekillenmesiyle tüketim tarzını değiştirmeye çalışıyordu.Bu çabalar, haberleşme veri işlem bilgi üretimi (simgesel üretim), dijitalleşme alanlarında önemli değişiklikleri beraberinde getiriyordu. Bir taraftan, bilgisayarlar, uydu televizyonlar, taşınabilir telefonlar ve  internet hızla gelişirken, diğer taraftan, medya, eğlence sektörü, reklamcılık gibi simgesel üretim alanları yayılmaya başladı. Bunlara ek, devletlerin taleplerine bağlı olarak yeni bir istihbarat, izleme sektörügelişti.

YENİ EMEK BİÇİMLERİ VE YENİ SINIF FRAKSİYONU

Sermaye tüm bu alanları kendi değerlenme süreçlerine bağlamaya başladı. Sermayenin simgesel üretim alanlarına girmesiyle, dijitalleşmenin sanayi üretiminde, ticarette, finansal alanda giderek daha hızlı yayılmasıyla, bu alanlarda yeni emek, çalışma biçimleri, bunun üzerinde de yeni bir işçi sınıfı (çalışanlar- orta sınıf proletarya gibi...) şekillenmeye başladı.

Bu yeniişçi sınıfının en önemli özelliklerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1) İyi eğitimli (üniversite hatta lisans üstü- bu bağlamda üniversiteler bu sınıfın yeniden üretim mekanları olmaya başlıyor.) [4]

2) Çoğunlukla bir hatta iki yabancı dil – İngilizce başta olmak üzere- biliyor. Yabancı dil bilmesi, kapitalizmin kültürünün en son biçimlerine, küresel kapitalizmin ortak dili olan İngilizcenin kaynaklarına kolaylıkla ulaşmasını sağlıyor.

3) Bu özellikleri hem bilgi kaynaklarını, hem de en son teknolojiyi rahatlıkla ve büyük başarıyla kullanabilmesini getiriyor. Bu kapasiteler onun kaynaklarını hızla birleştirebilme, belli alanlarda “meydanlarda” yoğunlaştırma böylece  fiziki yapısından çok daha  büyük bir etki yapabilmesine olanak sağlıyor, siyasi gerçekleri toplumun geri kalanına açıklama gücünü arttırıyor.

4) Sermayenin gerek artı değer üretiminde gerekse de değerlenme sürecinde giderek simgesel üretime, bilgiye, dijital verilere, teknolojiye daha fazla dayanmaya başlaması, bu yeni “orta sınıf” proletaryanın sermaye birikim süreci, sermaye ilişkisinin yeniden üretim süreci içindeki önemini, ama aynı zamanda süreci aksatma, hatta kırma kapasitesini arttırıyor.

5) Bu sınıf fraksiyonu, sermaye birikim sürecinin gerek üretim, gerekse dolaşım devrelerinde, gerileyen sektörlerde değil esas olarak yeni gelişen sektörlerde yoğunlaşıyor.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, bugün hızla gelişmekte olan bu yeni işçi sınıfı fraksiyonu, 18. ve 19. yüzyılda sanayi proletaryasının sermaye birikim süreci ve toplumsal sınıflar içinde giderek artan önemine,  kapitalizme muhalefet etme, üretimi aksatma kapasitesine benzer özellikler göstermeye başlıyor.

Kapitalizmin yapısal krizi içinde özellikle 1990'lardan sonra bu gelişmelerin hızlanmasına paralel, bu orta sınıf proletaryanın hareketliliğinin eylemlerinin giderek arttığını görüyoruz. Bu eylemlerin ilk örneğini küreselleşme karşıtı hareketlerin birinci dalgasında, savaşa karşı genel protestolarda gördük. Bu sınıf fraksiyonu, bir süre eylemlerini sanal alanla sınırladıktan sonra, Arap İsyanlarında, İşgal Hareketinde, Gezi’de yeniden ortaya çıktı. Fransa’daki Mayıs ayaklanmasında da bu kesimin, proletaryanın diğer kesimlerinin yanı sıra son derecede aktif olduğunu gördük.

Diğer taraftan bu kesimin, proletaryanın geleneksel kesimlerinden farklı olarak Avrupa ve ABD’de yeni sağ popülist hareketlere fazla ilgi göstermediği, buna karşılık İngiltere’de JeremyCorbin’i İşçi Partisi başkanlığına taşıyan dalganın en önemli, dinamik bileşenini oluşturduğu da söylenebilir.

Bu kısa nottan sonra, kapitalizmin kriz içinde yaşadığı dönüşüme devam edebiliriz. Kapitalizm, talep yetersizliği karşısında, kredi sistemini genişleterek, gelecekte oluşacak gelirleri şimdiden tüketme eğilimini arttırıyor. Böylece, borçlanma ve güvencesizleşme birleşince, çalışanlarda tedirgin, kararsız ve var olana yapışmayı esas alan bir ruh hali, depresyon egemen oluyordu. Bu ruh hali, küreselleşmenin etkileriyle artan (esas olarak sermayenin yararına) mal ve emek ithalatı (göçmen işçiler) süreçlerinin işsizlik arttırıcı,  yerel kültürü dönüşmeye zorlayıcı etkileriyle daha da ağırlaşıyordu. Sermaye ise toplumun kültürel üretim alanlarını da kendi devrelerine giderek daha fazla bağlıyor, kültür değerlenme ve birikim süreçlerinin parçası oluyordu.

Özetle "karşıt kültür" hareketi bu gelişmelerin hiçbirine uyum sağlayamadı eleştirel gücünü kaybetti, düzene eklemlendi.

"Karşıt kültür" ve “post modernizm"in sürekli geleneksel solu hedef almış olmasını da bu sürece eklersek, sol hareketin  “kültür savaşları” kavramını duyunca ilk refleks olarak metrelerce geriye kaçmasını anlamak olanaklıdır.

HALKIN DEĞERLERİNE TESLİM OLMAK, DÜZENE TESLİM OLMAKTIR!

Türkiye koşullarında, kültür savaşları kavramını duyunca hızla kaçmanın özgün bir nedeni daha var. Bu da, devrimci popülizmin, halkla kurulacak ilişkilerin içeriğine ilişkin bir anlayışından kaynaklanıyor: Dilimizi ve kavramlarımızı halk anlamıyor. Onların diline ve değerlerine uygun bir çalışma tarzını ve devrimci söylemi benimsemeliyiz!

İlk anda akla çok yakın görünen bu anlayış aslında çok çarpıcı bir ironiye açılıyor: Devrimci, değiştirmek istediği bir düzenin ürünü ve onu korumaya, yeniden üretmeye uygun bir biçimde şekillenmiş kültüre uyum sağlamaya çalışıyor. Kaçınılmaz olarak da kültür üzerinde şekillenmiş bilişşel haritaya teslim oluyor hatta yeniden üretiyor.

Bu devrimci popülizm, özellikle dini söylemlerle ilişki kurmaya gelince, eleştirel bir tutum almak, önüne konan iddiaları sorgulamak yerine, ya bu söylemleri yok sayıyor; ekonomik çıkarları tekrarlayarak, bu söylemlerin etrafından dolaşabileceğini sanıyor. Ya da çok daha vahimi bu söylemlerle ortak noktalar bulmaya çalışıyor. Birincisinde ekonomik çıkarların, ancak simgeselden geçerek anlamını kazandığını, dinin simgesel evreninin, bu çıkarların algılanmasını çoğu kez bloke ettiğini unutuyor. İkincisinde de taban tabana zıt iki varsayımı (Bir vardır – Bir yok, çokluk vardır) aynı anda içeren bir söylemi kurmaya çalışıyor, sonunda, mesajını anlaşılmazlaştırıyor, siyasi çalışmasını etkisizleştiriyor.

Türkiye sol hareketi en canlı ve kitlesel olduğu 1970’lerde dahi bu anlayıştan büyük zarar görmüş, zamanzaman trajikomik durumlara bile düşebilmiştir. Bugün ise Türkiye koşullarında bu kaçışın maliyeti son derecede yüksek olacaktır. Birincisi, kültür savaşları solun dışında zaten başlamış durumda. İkincisi solun dayandığı tarihsel değerleri de giderek daha fazla hedef alan bir kültürel saldırı söz konusu.

Diğer taraftan, gündemde bir kültür savaşı olmasa bile solun, bu düş kırıklığından  hızla kurtularak, bu alanda sermayenin kültürel egemenliğine, bütünselleştirici bilişsel haritalarına (cognitivemaps), rakip bir karşıt hegemonya,  başka bütünselliklerin de oluşabileceğini düşündürebilen yeni bir bilişsel harita geliştirmeyi amaçlaması, kapitalizmle etkin biçimde mücadele edebilmek hatta onu aşabilmesi açısından adet olmazsa olmaz bir önkoşul olarak karşımıza çıkıyor

KÜLTÜRÜN ‘MADDİLİĞİ’

Öncelikle kültürün, gayri maddi, bu anlamda bağımlı /pasif değişken olduğu düşüncesinden, daha doğrusu, yanılsamasından kurtulmak gerekiyor.

Marx’ın ünlü “önsüz"de” vurguladığı gibi, “İnsanların bilinçleri varlıklarını değil, aksine sosyal varlıkları bilinçlerini belirler." Ancak, insanların sosyal varlıkları yalnızca ekonomik ilişkilerden değil, bu ekonomik ilişkileri kabul etmelerini, yeniden üretmelerini, hatta reddetmelerini sağlayan inançlardan, gelenek ve göreneklerden, sanat ve hukuktan, bunları ifade eden söylemlerden, kısacası, kültür dediğimiz  anlamlar, simgeler sisteminden oluşur. Bir başka açıdan, sınıflar arası çelişkilerden bakınca, kültür “toplumsal olanın biçiminin saptanması üzerine yaşanan rıza ve direniş ilişkisinin- sınıflar arası pazarlığın alanını oluşturur”.

Öyleyse, kültür, simgesel bir evrene tekabül eder; aynı zamanda ideolojiktir. Kültür, ideolojinin barınağı, bireyin gerçek var oluş koşullarıyla kurduğu sanal ilişkileri düşünmesinin aracıdır. Bireyin öznelliğini, yaşamını etkileme, belirleme özelliğinden dolayı kültürün bir maddiliği olduğunu söyleyebiliriz.

Diğer taraftan kapitalist üretim ilişkileri, sermayenin dolaşım devrelerine baktığımızda, yeniden üretim ilişkilerini de zorunlu kılar. Sermayenin, birikim sürecinin devrelerinin hemen her aşamasında, (İş gücünün doğrudan sömürülmesinin mekanlarındaki disiplinden, iş gücünün biyolojik olarak yeniden üretilerek, üretim için gerekli bilgilerle donatılmasına, ertesi gün, yıl ve dönemlerde işe gelmeye devam edebilmesinin sağlanmasına, üretilen malların tüketilmesine, tüketimin tasarlanmasına ve düzenlenmesine kadar)  birçok sosyal (dolayısıyla kültürel) alandan, etkinlikten geçmesi gerektiği görülebilir.

SINIF SİYASET KÜLTÜR

Bu bağlamda sol, işçi sınıfı içinde çalışmak onun haklar ve özgürlükler, giderek siyasi iktidar mücadelesini  örgütlemek, hızlandırmak istiyorsa kültürel olanın etkilerinden, önüne koyacağı sorunlardan kendini kurtaramaz. Sol siyasi mücadelenin gündeminin merkezine sınıfı koymayı düşündüğünde, soyut değil, belli bir kültürün içindeki bireylerden oluşan somut bir sınıfı, özellikle de mücadele, etki yapma kapasitesi açısından da düşünmek zorundadır [5].

Bu sınıfın ekonomik şekillenmesi kadar kültürel şekillenmesini de göz önüne almak gerekir. Ekonomik şekillenme, üretim yaptığı yere (mekan ve sanayi dalı), ait olduğu emek sürecinin (bant sistemi, kalite çemberi, networke bağlı, programlanabilir ya da kendini programlayabilen emek gibi) özelliklerine, kullandığı teknolojinin zihinsel biyolojik etkilerine, üretim bilgisine ilişkindir. Kültürel şekillenmeye gelince, onun bilincini belirleyecek olan sosyal varlığının kültürel boyutunu düşünmemiz gerekiyor. Bu da işçi bireylerin kendilerini, sınıflarını olduğu kadar toplumun asla görülemeyen ama zihinde hayal edilebilen bütünlüğünü düşünmesinin, anlamlandırmasının süreçlerine ilişkindir.

Kapitalist bir toplumda yaşamın anlamlar sistemini, bireyin bu (bir bütünsellik izlenimi veren) anlamlar sistemi içinde kendi yerini bulmasına sağlayan bilişsel haritayı (cognitivemap ) sermaye belirliyor. Bu bağlamda sermaye toplumunda bir kültür savaşı çok özel durumlar dışında, sınıf savaşlarının sertleştiği anlarda bile gündeme gelmeyecektir.

Örneğin, 2016 Mayısı'ndan itibaren Fransa, işçi sınıfının yeni iş yasasına karşı direnmesiyle çok şiddetli sınıf savaşlarına sahne olmaya başladı. Bu sınıf savaşlarına baktığımızda, hem Fransız  (hatta küresel) kapitalizmin kurguladığı “bilişsel haritada”, hem de bunun zeminini oluşturan kültürde, belli bir - çelişkili bütünlük- iç tutarlılık görebiliyoruz. 

Fransız kapitalizminin kültürü, kapitalizmin her iki sınıfının da çıkarlarını ifade etmelerine olanak sağlayan, birbirleriyle pazarlık hatta mücadele ederken kullandıkları kavramları içeriyor. Neo-liberalizmden, sosyalist-çevreci harekete, dini kurumlara, ırkçılıktan İslamofobiye kadar, tüm kültürel bileşenler kapitalizmin kurguladığı bilişsel haritada bir biçimde yer alıyorlar; kültür savaşlarından (şimdilik) söz edemiyoruz. Fransız (hatta küresel) kapitalizminin kurguladığı bilişsel haritaya yönelik tek saldırı (şimdilik) dışından, radikal İslam’ın terörist saldırılarından kaynaklanıyor.

Bugün Türkiye’de farklı bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye de II. Dünya Savaşı sonrasından, son Kürt İsyanına kadar geçen dönemde en sert siyasi sarsıntılar, askeri darbeler, komünist hareketler, faşist reaksiyon, sermayenin (uluslararası sermayenin uzantısı olmanın getirdiği özellikleriyle birlikte) kurduğu, giderek kapsamı genişleyen, nihayet neo-liberal dönemde ülkenin tümünü kapsayan bir bilişsel haritanın içine kolaylıkla yerleştirilebilir. İşçi hareketinin kendi çıkarlarını savunmasına olanak veren kavramlar, kurumlar olduğu kadar, Kürt isyanının da, ulusalcı halkçı söylemleri bu haritaya, kültürel yaşama (simgesel evrene) uyar.

Diğer bir deyişle, AKP hükümetiyle birlikte Siyasal İslam’ın entelijensiyası devleti ele geçirmeye, devleti kendi yaşam koşullarını topluma dayatmak için kullanmaya başlamasına kadar, Türkiye sosyal formasyonunda, kayda değer bir  “kültür savaşından” söz edilemez.

Ancak, AKP hükümetiyle birlikte Siyasal İslam’ın entelijensiyasının, ekonomik artığa ulaşma yöntemleri, sermaye sınıfı ile eklemlenme çabalarıyla birlikte, sermayenin egemen bilişsel haritası karşısında, Siyasal İslam’ın bilişsel haritası şekillenmeye başlayınca bu durum değişti.

Müslüman entelijensiya, kendini kapitalizmle eklemlenmeye başlayan yeni bir egemen sınıf fraksiyonu olarak kurarken, bu kuruluşun bir ifadesi, aynı zamanda devamının garantisi olarak, sahip olduğu, tekeline almaya çalıştığı dini bilginin üretim araçlarının, yeniden üretimi koşullarını, bu dini (Sünni) kodlarla, zaman ve mekan denetimi pratikleriyle birlikte topluma dayatmaya başlıyordu. Siyasal- Sünni İslam, entelijensiyası yoluyla, kendisi dışında kalan, farklı kültürler üzerinde önce ekolojik [6] sonra da mutlak egemenliğini kurmaya  başlıyor, yeni anlamlar sistemini bunu bütünleştiren bilişsel haritayı, kuruyor ve dayatıyordu.

Bu yeni anlamlar sisteminin, yeni bilişsel haritanın dayatılması sürecini, “Başörtüsü”nün ayırıcı, ötekileştirici bir simgeye dönüştürülmesinde, her muhalefetin darbe olarak tanımlanmasında, 17-25 Aralık rezaleti karşısında alınan tavırda, Gezi olayını AKP’nin adeta bir travma gibi yaşamasında, Ensar Vakfı skandalında geliştirilen savunma hattında, Yeni Osmanlı fantezisine uygun olarak Cumhuriyetin önemli tarihlerine karşı, alternatif “önemli” tarihler bulma çabasında, eğitim sisteminin radikal biçimlerde yeniden şekillendirilmekte olmasında, liderin adeta kutsal bir kişi olarak temayüz etmesinde, her konuda referans noktası olmaya başlamasında, lidere yönelik eleştirilerin sık sık hakaret sayılarak yargılanmasında, Kürtlere yönelik “onlar Zerdüşt, ateist” ifadelerinin hakaret olarak kullanılmasında kabaca görebiliriz. Bu süreçte, nihayet sıra laikliğin doğrudan hedef alınmasına, Hikmet Çetinkaya, Ceyda Karan için verilen cezanın, dini normlara göre gerekçelendirilmesiyle, şeriat kurallarına dönülmeye başlanmasına geldi.

Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Ali Erbaş’ın, “500 imam hatipten 3 bin 500 imam hatibe çıkmışız. İlahiyat Fakültesi sayısı 17’den 100’e çıktı. İmam hatip öğrenci sayımız ise 60 binden 1.5 milyona yaklaşmış durumda” saptamaları, bu sınıfın yalnızca bilginin üretildiği alanları değil, kendisinin yeniden üretim süreçlerini de geliştirmeye özellikle odaklandığını gösteriyor.

AKP hükümetleriyle birlikte Siyasal İslam’ın kurguladığı bir bilişsel harita, sermayenin kurmuş olduğu bilişsel haritanın üzerine bir parazit gibi yapıştı. Bu parazit ilişki şimdi simgesel evreni, ekolojik egemenlikten mutlak egemenliğe doğru dönüştürüyor.

Bu dönüşüm, emekçi sınıfların, uluslararası işçi hareketinin zaferlerinin ve yenilgilerinin tarihsel mirasından, Cumhuriyet boyunca kendi sınıf mücadelelerinden edindikleri ve çıkarlarını ifade etmelerine olanak sağlayan kavramları da içeren cumhuriyetçi, laik, halkçı, hatta sosyalist kültürü çözüyor.

Sermayenin kurduğu bilişsel harita çözülürken emekçi sınıflar, kadınlar ve etnik dini azınlıklar özgürlüğe, eşitliğe adalete ilişkin sorunlarını ve taleplerini dile getirmelerine olanak veren kavramları kaybediyorlar, sesleri giderek bastırılıyor.

Bu gelişmeye, geleneksel sanayi proletaryası belli bir uyum gösterirken, kapitalizmin hazlara dayalı tüketim tarzına, teknolojik gelişmelere, ve uluslararası kültürüne çok daha açık olan “yeni orta sınıf proletarya"nın ise, uyum sağlamak bir yana, özgürlüklerini, ayrıcalıklarını korumak amacıyla şiddetle tepki verdiğini görüyoruz.

Bağımlı Türkiye kapitalizminin, zayıf ve hegemonyasını istikrarlı biçimde kuramamış olan mali oligarşisine gelince, o bu gelişmeden, emeği daha kolay kontrol edebileceğini düşünerek, şimdilik pek şikayetçi görünmüyor. Bu mali oligarşi açısından ilk anda anlaşılır, ama  Türkiye kapitalizminin orta ve uzun dönem çıkarlarına büyük zarar verecek bir yanılgıdır.

KÜLTÜR SAVAŞI GÖRÜLMELİ GEREĞİ YAPILMALIDIR 

Günümüzde, kapitalizmin önemli özelliklerinden biri de, sermayenin birikim eğiliminin, toplumun kültürel alanlarını işgal ederek kendi değerlenme süreçlerine bağlamasıdır. Bu koşullarda, sermayenin, hem yeni bilişim, telekomünikasyon teknolojilerinin getirdiği yeni emek biçimlerinin yeniden üretiminin güvenceye alınmasına, hem de  kapitalizmin krizinin bir dışa vurumu olan aşırı üretim, talep yetersizliği sorununa karşı gelişen hazlara dayalı tüketim tarzının korunmasına gereksinimi vardır.

Siyasal İslam’ın kurmaya başladığı bilişsel harita ve onu destekleyen kültürel süreçler, sermayenin artı değer üretme, değerlendirme, karmaşık teknolojileri ve vasıflı emek gücünü üretme, hazlara dayalı tüketim tarzını koruma geliştirme gereksinimlerine cevap vermekten uzak bir eğitim sistemini, yaşam tarzını (cinsel disiplin ve beden estetiği disiplini), öznellikleri inşa ediyor; hatta çocuklar ve kadınların güvenliği söz konusu olduğunda kapitalizm öncesi baskıcı, ezici, hatta köleleştirici, büyük ölçüde açık şiddeti doğallaştıran pratikleri yaygınlaştırıyor.

Özetle, modern, cumhuriyetçi, laik kapitalist kültür çözülürken bu çözülmenin oluşturduğu boşlukta ortaya, hırsızlığı, tecavüzü, yalancılık ve cinayeti sıradanlaştıran ahlaksız bir kültür şekilleniyor. Ekonomik artığa, siyasi iktidardaki gücünün, dini bilgi üzerindeki tekelinin sağladığı ayrıcalıklar üzerinden, kısacası ekonomi dışı yollardan ulaşan parazit bir sınıfın “kültürü”...

Bu koşullar, sol görse de görmese de, ülkede bir “kültür savaşı” yaşandığını gösteriyor.  Bu savaş haklar ve özgürlükler mücadelesinin geleceğini doğrudan belirleme kapasitesine sahiptir. Siyasal İslam saldırıyor, haklar ve özgürlükler mücadelesinin sürdürülebilmesi, hatta hayal edilebilmesi için gerekli kavramları siliyor, söylemleri istikrarsızlaştırıyor, böylece mücadele olanaklarını yıkıyor. Salt kısa dönemli çıkarlarına odaklanmış dar görüşlü, iktidarsız bir kapitalist sınıf büyük bir aymazlıkla bu süreci, adeta intihar edercesine, pasif bir biçimde izliyor.

Sol, işçi hareketi, özellikle yeni fraksiyonu, Cumhuriyetçiler, hatta liberal demokratlar, bu saldırılara “ad hoc” reflekslerle direnmeye çalışsalar da sürekli mevzi kaybediyorlar.

Sol’un AKP ve Siyasal İslam’ın iktidarına karşı direnişinde, siyasi mücadelenin merkezine emekçi sınıfları, özellikle bunların Gezi Olayı ile ilk kez tarih sahnesine çıkarak varlığını ilan eden “yeni kesimlerini” koymak istemesi son derecede önemli bir tespittir. Ancak bunu, bu sınıfları çoktan kapsamına almış olan kültür savaşını kabul ederek,  bu savaşa uygun taktikleri düşünerek gerçekleştirebilir.

Bu kültür savaşında, İran ve Mısır deneylerini, AKP’nin ilk döneminde içine düşülen hataların gösterdiği gibi, karşı tarafın değerlerine taviz vermek, söylemini benimsemek hatta onu içerden etkileme hayallerine kapılmak, eğer bir korkaklığı, ya da “halkımız tarafından sevilme” saplantısını (popülist bir kuyrukçuluğu) gizlemiyorsa tam anlamıyla bir intihar olacaktır.

Sol, emekçi sınıfların sorunlarının yanı sıra, bu “kültür savaşını” gündemine almadığı sürece gerilemeye devam edecek, zamanla kendini ifade etme, emekçi sınıflarla konuşma olanakları elinden alınarak tamamen susturulacaktır. 

Not 1: Ergin Yıldızoğlu'nun "Laiklik Savunulmalıdır" başlıklı yeni kitabı Tekin Yayınları’ndan yakında çıkıyor.

Not 2: Bazı ara başlıklar bize aittir.

----------------------------------

1- Benim Siyasal İslam bağlamında bu kavramı kullanmam tepki çekiyor. Bu, Aydın kavramının yaygın bir biçimde bu kavramın yerine kullanılıyor olmasından kaynaklanıyor olabilir. Ben “entelijensiya”yı, herhangi bir normatif yargıda bulunmadan salt sosyolojik bir kategori olarak kullanıyorum: Birden fazla bağlama (alana-field) uygulanabilir bilgiyi üreten, ya da  Bourdieu’den yararlanırsak, “kültürel sermayesi” olan kişi. Siyasal İslam bağlamında dinin yorumunu, ekonomiden siyasete günlük yaşamın, cinsellik, hatta gıda tüketimine kadar türlü alanlarına uygulamak üzere üreten, yeniden üreten, bu işlevi sayesinde toplumda üretilen ekonomik artıktan pay alabilen siyasi güç biriktirebilen kişileri kast ediyorum. Bu noktada, bu entelijensiyanın bilgi anlamında  bir üretim aracına sahip olduğu da söylenebilir. Buradan da bu tabakanın kendini belli koşullarda özgün bir sınıf olarak kurabilme olanağını bulabileceği, başka sınıflarla ittifaklar kurabileceği de ortaya çıkar. Bu yaklaşım, entelijensiyayı, İslamcı ya da liberal, veya başka bir özelliğine göre,  “tutarlı bir bütünlük” olarak tanımlamamıza engel değildir

[2] Bu bağlamda üç yapıt tipiktir. Fight Club, American Beauty, Pleasant Ville.

[3] Sen ayrıcalıklısın”, “farkını göster”, “içindeki gerçek seni bulur” vb...

[4] Bu gelişmenin sol hareket açısından çok önemli bir anlayış değişikliğini getirmesi gerekiyor: Üniversite öğrencileri arasında çalışmak, mezun olunca, iş bularak yada işsiz kalarak da olsa  esas olarak işçi sınıfına katılacak bir kesim içinde çalışmak anlamına geliyor. Artık öğrenci gençlik, işçi sınıfından ayrı bir kategori oluşturmuyor.

[5] Bu bağlamda bence, “yeni orta sınıf proletarya” denen kesim özellikle solun ilgi alanı olmalıdır.

[6] A’nın B üzerindeki ekolojik egemenliği, A’nın B üzerindeki, dönüştürücü, sınırlayıcı etkisinin, B’nin A üzerindeki etkisinden daha yüksek olduğu anlamına gelir. 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • TEOG bahane oyun şahane! (1)28 Eylül 2017 Perşembe 13:36
  • Orhan Kemal (4)28 Eylül 2017 Perşembe 10:03
  • Irak Kürdistanı: Halkın iradesi mi? Aşiret sultası mı?27 Eylül 2017 Çarşamba 22:01
  • Orhan Kemal (3)27 Eylül 2017 Çarşamba 00:01
  • Orhan Kemal (2)26 Eylül 2017 Salı 07:07
  • Akrep sahibine döndü: AKP kendi cihatçısıyla savaşacak!25 Eylül 2017 Pazartesi 11:47
  • Orhan Kemal (1)25 Eylül 2017 Pazartesi 11:26
  • Kalkıp göç eyleyeli 32 yıl oldu ama... Ruhi Su’nun sesi bugüne nasıl ulaştı?20 Eylül 2017 Çarşamba 17:00
  • Tarık Akan'a gecikmiş bir veda yazısı16 Eylül 2017 Cumartesi 13:39
  • Hudutların Kanunu / Lütfi Akad Yılmaz Güney'i ve Sinamasını anlatıyor-416 Eylül 2017 Cumartesi 13:32
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)