• BIST 107.202
  • Altın 145,420
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 21 °C
  • İzmir 24 °C
  • Adana 26 °C
  • Antalya 27 °C

'Mafyatik bir düzen oluştu, verdiğiniz haraç kadar hizmet alıyorsunuz'

'Mafyatik bir düzen oluştu, verdiğiniz haraç kadar hizmet alıyorsunuz'
Prof Dr. Günseli Orhon: “Mafyatik bir düzen oluşmuş durumda. Verdiğiniz haracın boyutu ölçüsünde hizmet alıyorsunuz.”

ABC Gazetesi/Çağdaş Gökbel

Akdeniz Üniversitesi Eğitim bilimleri bölümü öğretim görevlisi Prof Dr. Günseli Orhon, eğitim kurumlarında yaşanan cinsel istismar olaylarını ve Türkiye’de eğitimin geleceğini Çağdaş Gökbel’e değerlendirdi.

Ensar Vakfı olayı ve son günlerde gündeme gelen Adıyaman Gerger imam hatip lisesindeki cinsel istismar olaylarını bir eğitim bilimci olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Bu soruya bir eğitim bilimci gözüyle bakmam mümkün olsa da, bu kadar hassas konulara öncelikle taşıdığımız kimliklerden öte insan olarak yorumlamamız gerekli.   İnsan olarak bir değerlendirme yapmam gerekirse, bu tip eylemlerin insanlıkla uzaktan yakından bir ilgisi olamaz. Ancak psikolog gözüyle tüm bu yaşananları değerlendirecek olursam; bu şahısların ivedilikle ruh ve sinir hastalıkları hastanesine kaldırılması gerektiğini düşünüyorum. Böyle hadiseler kişisel yoruma açık hadiseler değildir. Bu derece ağır sorunları olan insanların devlet kademelerine getirilmeli korkunç bir şey. Aklı başında yani; ruh sağlığı, cinsel sağlığı yerinde olan her insanın sapıklık olarak nitelendireceği olaylar bunlar. İnsan yavrusunun canına, namusuna ve vücuduna kast etmemeli. Hiçbir canlıda böyle bir eğilim göremezsiniz. Nadir eğilimlerdir bunlar. Hayvan diye nitelendirdiğimiz canlılar bile kendi gelecek nesline böylesine zarar vermez.

“HASTA RUHLU BU ŞAHISLAR TOPLUMDAN ALINMALI VE TECRİT EDİLMELİDİR”

Şu konuyu tartışmaya bile açmamak gerekir. Hasta ruhlu bu şahıslar toplumdan alınmalı ve tecrit edilmelidir. Geride kalan insanları sağlığı ve güvenliği başka bir biçimde sağlanamaz. Ensar vakfı ya da Adıyaman da yaşanan bu skandalların sadece ülkemizde yaşanmadığı söylenecektir. Nitekim bu yaklaşım görünürde doğrudur. Ancak yanlış olan başka ülkelerde bu tarz olayların yaşanması toplumun bu kişilere kucak açmasının bir bahanesi ya da gerekçesi olamaz. Şimdi daha da kötü bir durum var karşımızda nedir bu durum? Bu tip sapık kişilere birde iyi ahlak seminerleri verdiriliyor. Ruhsal tedavi görmesi gereken  hastaları birde ödüllendiriyoruz ve daha kötüsü,   itiraz edemiyoruz. Devletin bu tarz organizasyonlara izin vermesi gerçekten korkunç sonuçlar doğuruyor. Şimdi karşımızda bir sapıklar ordusu var ve bununla mücadele etmek zorundayız. Devlet’in mevcut politikalarını değiştirmemesi durumunda kaldığı bu ağır ithamlardan kurtulması çok zor. Devletin görevi vatandaşlarını; özellikle çocuklarını yani geleceğini korumasıdır. Batı'da böyle bir olay olduğunda halkın otoritesi devletten ya da siyasi öznelerden önce olaya el koyar. Bakın sosyal bir devletin görevi; yaşlıları, kadınları, çocukları ve erkekleri korumaktır. Sosyal devleti yok ederseniz bu tip sonuçların karşınıza çıkması kaçınılmazdır.

15239380_10154044940294212_1775913754_n.jpg

Şimdi esas probleme biraz ışık tutmaya çalışalım. Batı ve doğu kültürlerine eğilelim. Batı toplumları bireycidir ve bireyin kendi kişisel özelliklerine önem verir.    Ortadoğu toplumlarında ise toplumcu yani sosyal gruplara bağlı bir kültürel yapı hakimdir. Belli bir köyden çıkmak, belli bir cemaate mensup olmak, belli bir mezhebi paylaşmak gibi, bazı ortak özelliklere göre bireyin değeri belirlenir. Dolayısıyla toplumun bazı  fraksiyonlarına olan  aidiyet bireysel aklın önüne geçer. Örneğin; batıda sizi işe alacakları zaman bilgi, deneyim, yetenek gibi özelliklerinize odaklanırlar. Hangi inanca ya da hangi siyasi düşünceye aidiyet duyduğunuzla ilgilenmezler. Popüler tabirle liyakat önemlidir bu toplumlarda. İş Ortadoğu’ya geldiğinde ise değişiyor. Bu bölgede kültürün daha çok toplumcu bir yapı gösterdiğini görmekteyiz. Yani ait olduğunuz inanç, bölge, etnik köken ya da siyasi görüş gibi faktörlere  göre toplumda yer alıyorsunuz. Bireysel olarak farklılık gösterenler ayak altında dolaşan fazlalık gibi görülebiliyor ki bu durum ciddi bir tehlike gösterir. Çoğunluk kendi içinde kemikleşmiş bir yapı oluşturur ve artık bu yapının ne kadar anormal davranışlar sergilediği  önemini kaybeder. Çoğunluk (yani grup üyeleri) ne yaparsa koşulsuz kabul edilir ve yüceltilebilir. En son yaşadığımız cinsel istismar suçlarının affı önerisi adındaki skandal, bu durumun çok açık bir örneğidir. Toplum evrensel etik değerleri bir kenara bırakarak kendini ait hissettiği grubun inançlarıyla sınırlı kalır ve dünyayı o dar çerçeveden algılamaya başlar.  Bu kültürel yapının hakim olduğu toplumlardaki en büyük tehdit; bir müddet sonra ait olduğunuz grubun kötülüklerini dahi görmemeye başlıyorsunuz ve hatta bu kötülüklere alkış tutar hale geliyorsunuz. Bu kültürel yapıda insanlar güruh diye nitelendirdiğimiz şekilde kümelenir ve hareket ederler. Kültürel yapıya hakim olan bu yapıyla sürü durumundan kurtulmak pek mümkün görünmüyor. Ortadoğu ülkelerinin her zaman kaos içinde olmaları da bunun bir sonucu olabilir. Yani, çok fazla alt gruplar olduğunu görüyoruz. Bu gruplar herşeyin tamamen kendi kafa yapılarına göre olması gerektiğini savunuyorlar ve kimse diğerinin görüşünü dinlemek istemiyor.

“SAATLİ BİR BOMBANIN ÜZERİNDE OTURUYORUZ”

Saatli bir bombanın üzerinde oturuyoruz çağdaş. Türkiye’nin 10 yılını gelecekte bu çocuklar belirleyecek ve biz yaralı çocuklar bırakıyoruz. Ensar ve diğerleri bunlar bildiğimiz olaylar. Bilmediğimiz ya da medyaya yansımayan durumları da hesaba katarsak ürkütücü bir tablo çıkıyor karşımıza. Bugün tüm bu yaşanan olaylara sırf menfaat uğruna sessiz kalanlar kendilerini asla rahat hissetmesinler. Çünkü büyüyen bu çocuklar yarın onların torunlarına tecavüz edebilir. İş bu noktaya vardığı zaman, artık eğitimin yapabileceği pek fazla şey yok çünkü ruhsal travmaların bu denli fazla olduğu ve hatta normal karşılandığı toplumlarda eğitm gibi üst ve evrensel değerleri oluşturmaya çalışan bir disiplinin manevra alanı kalmaz.  Tüm bu saydığımız problemler devlet politikalarının süratle düzeltilmesiyle   düzelebilir.  Nüfusunun %80’i çocuk ve gençlerden oluşan bir ülkenin acil olarak bunlara önlem alması gerekmektedir. Çocuk yaşta evlilikleri de es geçmemeliyiz. Hepsini hesaba kattığımız zaman insan gerçekten zaman ayarlı bir bombanın üzerinde oturuyormuş hissine kapılıyor.

4+4+4 Eğitim sisteminin işlevini kaybettiği ve artık bu haliyle devam ettirilemeyeceği tartışılıyor. Bu sistemin kız çocuklarının okula gitme oranını düşüreceği yönünde de bazı eleştiriler yapılmıştı. Tüm bu eleştirileri göz önünde bulundurduğunuzda nasıl bir eğitim sistemiyle yolumuza devam etmeliyiz?

Zaten mevcut sistem imam hatipleri devreye sokabilmek adına getirilmişti. Normalde bir çocuk 7 yaşında okula başlar. Ancak bu sistemle beş buçuk yaşındaki bir çocuk da okula başlayabiliyor. Fiziki şartların uygun olamaması vs. gibi konuları direkt atlıyorum. Çocukları el yazısına alıştırmaya çalışıyoruz. Motor kasları gelişmeyen bir çocuktan bunu beklemek eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. Liseleri 4 yıl yapmaları anlamlı değil. Çünkü liselerinde fonksiyonunu biliyoruz, üniversite sınavına öğrenci hazırlamak.

15209092_10154044939819212_1458051727_n.jpg

“SAYMAKLA BİTMEYEN SINAVLARLA ÇOCUKLARIMIZIN YAŞAMLARINI KARANLIK BİR FANUSUN İÇİNDE TUTSAK EDİYORUZ”

Uluslararası sınavlardaki başarısızlığımızı da dikkate alırsak sistemsel açıdan büyük sorunlarla karşı kaşıya olduğumuz açıkça ortada.  Çocukları erken yaşta okula başlatıp, gereksiz bir sürü bilgiyle kafalarını doldurduğumuz böyle bir sistemden başarı çıkmaz. Bunların dışında sınavların da eğitim sistemimizdeki tahribatı çok büyük. Ortaokuldan sonra lise, liseden sonra üniversite saymakla bitmeyen sınavlarla çocuklarımızın yaşamlarını karanlık bir fanusun içinde tutsak ediyoruz resmen. Üniversite bittiğinde de sınavlar peşinizi bırakmıyor. ALES, TUS,KPSS ve adını sayamadığımız pek çok sınav. Böyle bir sistemin içerisinde Beden eğitimi dersinin haftada 2 saat resim ve müzik derslerinin 1 saat olması kaçınılmaz. Neticede bu saydığım dersler insanı insan yapacak olan değerleri yaratacak olan dersler. Maalesef çocuklarımıza acımasızca ders çalıştırıyoruz ancak nasıl bir insan yetiştirdiğimizle pek ilgilenmiyoruz. Odaklandığımız tek nokta sınavlardan başarıyla geçmesi. Bunun yanında hiç düşünülmeyen ama sınav odaklı bir eğitim sisteminin verdiği en büyük hasar, çok küçük yaşlardan itibaren, çocuklara arkadaşlarını geride bırakmak ve en başarılı olmak gerektiğini empoze etmektir.

OECD ülkelerine göre Türkiye okula devamsızlık   oranında birinci. Yani çocuklarımız okulu sevmiyor ve okula gitmek istemiyor. Hemen arkamızdan İtalya geliyor. İtalya ile aramızda ise %30 fark var. Keyifli ve zevkli bir eğitim sistemine sahip değiliz bu rakamlar bize bunu açıkça söylüyor. Oysa çocukların başarılı ve mutlu olduğu Finlandiya'da okul günde 3-4 saati geçmiyor ve ev ödevi yasal olarak yasak.  Finlandiya uluslararası sınavlarda her zaman ilk beşin içinde yer alıyor.

İspanya’da veliler ev ödevi verilmesin diye grev yapıyor ve bu durumu protesto ediyorlar. Bunu açıkçası Türkiye’de hayal dahi edemiyorum.

Ev ödevi dediğiniz şey zaten öğrenciden ziyade ailelerin büyük sıkıntısı. Bizim ülkemizde ise bu iş çığırından çıkmış durumda. Kendim bizzat şahit oldum gecenin 12’sinde velinin telefonuna okuldan mesaj geliyor ödeve belirttiğimiz konuları da ekleyin diye. Finlandiya ne yapıyor? Günde 3 saat okul geriye kalan zamanlarda çocuklara oyun oynatıyor. Finlandiya sisteminin başarılı olmasının altında işte bu akılcı ve bilimsel yaklaşım yatıyor. Bir çocuğun bilgi alabileceği zaman zaten 3 saat gibi bir süre. Bu eğitim modelini kesinlikle terk etmek zorundayız. Türkçe, matematik, fen ve sosyal bilimler dersleri çocuklara uygun düzeylerde verilsin geriye kalan zamanlarda da çocuklar okulda kalsın ve oyun oynasınlar. Drama atölyeleri kurulsun veyahut mutfak bilgisini geliştirebilmek adına mutfak laboratuvarları hazırlansın yani çocuklara pratik bilgiler kazandırmak zorundayız. Ezberci sistemin dışına çıkmadığımız sürece yetiştirdiğimiz bu insanlardan yaratıcılık bekleyemeyiz. Bizim çocuklarımız akıllı; doğru bir tedrisat onlara verildiği takdirde başarı sağlanacaktır. Ancak bu sistem içerisinde çoğu genç sistemi protesto ettiğinden okula gitmiyor ya da okulla bağını koparıyor. Bu çocukların hiçbiri okula düşman olarak doğmadı.  Sistemin açmazlarını görüp dayanılmaz bir hal aldığında üzülerek söylüyorum uzaklaşıyor ve düşmanlaşıyorlar. Oysa eğitim çocuklara ve gençlere gelişme şansını veren bir sistemdir. Çocukların uyması gereken bir sistem değildir.

Dershaneler kapatıldı ve bugün artık hepsi özel okul statüsüne geçmiş durumda. Eğitimin böylesine piyasacılaşmasını ve diplomanın bir metaya dönüştürülmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim asıl tuhaf bulduğum ve içselleştiremediğim durum bu kadar sınav odaklı bir sistemimizin olması. Ülkemizdeki tek geçer koşul bitmek tükenmek bilmeyen sınavlardan başarıyla geçmek. Böyle bir ortamda piyasanın uygun koşullara göre hareket etmesi normal. Mafyatik bir düzen oluşmuş durumda. Verdiğiniz haracın boyutu ölçüsünde hizmet alıyorsunuz. Devlet okullarının mevcut sınav sistemi içerisinde yeterli olamadığı açıkça görülüyor. Çünkü sınav dediğiniz şey belli bir standart ölçüsünde yapılıyor. Meslek lisesi, Anadolu lisesi veya kolejlerden mezun çocuklar aynı sınava tabi tutuluyor. Köy okulunda okuyan bir çocukla özel okulda okuyan bir çocuk aynı kulvara sokuluyor. Burada adaletten ya da fırsat eşitliğinden bahsetmek doğru değil. Dershaneler kapatıldı ve şimdi artık hepsi özel okul oldu ve aileler çocuklarını bu sefer bu okullara yönlendirmeye çalışıyor. Neden çok basit herkes çocuğunun bu sınavdan geçmesini istiyor. Özel okullarda okuyan çocukların hepsi de zengin ailelerin çocukları değil insanlar fedakarlık ederek çocukları için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Gelecek kaygısının olduğu ortamda tek dayanağımız diplomalar bu yüzden çocuk okusun da ne okuduğunun pek önemi yok, yeter ki o diplomayı alsın. Neticede korkunç bir sonuçla karşılaşıyoruz istediği bölümü okuyamayan bir yığın mutsuz genç.

Üniversitelerdeki durumu bir akademisyen gözüyle anlatmanızı istesem eğitim ya da bilimsel çalışmalarda ne düzeydeyiz?

Şuandaki durumu mu anlatmamı istiyorsun?

Evet…

Üniversitelerin pek çok sorunu var. Kadrolaşma problemleri, kaynakların bilime ayrılmasında yaşanan sorunlar gibi pek çok ciddi sorunla yaşıyoruz. Bizde bir öğretim üyesi hem derse girer, hem araştırma yapar. Bu da zaman sorunu yaratır. Haftada 40 saat ders veren üniversite hocası nasıl bilimsel araştırma yapabilir? Hal böyle olunca,  Türkiye’deki akademisyenler lise öğretmeni olmuş durumda.  Böyle bir ortamda bilimsel araştırma yapmak ve bir şeyler üretmek imkansız. Zamanınız ve enerjiniz böyle bir çalışmaya izin vermiyor. Sadece hayatta kal… Popüler tabirle survivor günlerimizi yaşıyoruz.

Eğitim yaşamının içerisinde mücadele eden gençlere nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

Lütfen biraz kitap okusunlar. Bu sözlerimin kulağa klişe ve itici geldiğini düşünebilirler yine de kitap okuyabilmek için çaba sarf etmeliler. Kitap okumak şimdiki çocuklar için hiyeroglif tablet okumak gibi gelse de beyinin düzgün gelişebilmesi için bunu yapmaları şart. Aileler kitap seçimlerinde dikkatli olsunlar çocuklarının eğlendiği ve keyif aldığı kitaplara yönelsinler. İnsanımızın kitap okumaktan nefret etmesinin en önemli nedeni çocukluk çağında doğru eserlerle buluşturulmamış olmasıdır. Örneğin; küçük prens kitabı çok güzel bir kitaptır ancak çocuklar için uygun olduğu kanısında değilim. 30 yaşındaki bir insan için ideal olabilir ama 8 yaşında bir çocuk küçük prensi okuduğunda kitabın ne anlattığını anlayamaz. Çünkü küçük prens tamamen gerçek yaşamın yani; yetişkin dünyasının metaforlarını içerir. 8 yaşındaki bir çocuk bunu anlayamaz. Anlamaz çünkü kafasında böyle bir şema yoktur. Aynı durum Alice harikalar diyarı içinde geçerlidir. Kitap burjuvaziyi ve yöneten kesimin uygulamalarını eleştirmektedir. Dolayısıyla 8-9 yaşındaki bir çocuk bu kitaplarda ne anlatıldığını anlamayacaktır. Dolayısıyla o yaş grubuna uygun kitaplar okutmak zorundayız. Bu noktada ailelere ve öğretmenlere önemli görevler düşüyor.

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)