• BIST 109.286
  • Altın 152,987
  • Dolar 3,8307
  • Euro 4,4999
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 13 °C
  • İzmir 18 °C
  • Adana 21 °C
  • Antalya 19 °C

Man Adası yerlilerinin dinsel ve ulusal özellikleri

Ender HELVACIOĞLU

Devlet ve ekonomi (kısacası düzen) tarih boyunca son derece seküler (dünyevi) bir biçimde yönetilmiştir. Diyebiliriz ki, tarihteki en seküler kesimler hakim sınıflardır, iktidar sahipleridir. Sümerlerden beri böyledir.

Başka türlü de olamazdı zaten… Çünkü el konulan “toplumsal artı” yönetilmekte ve paylaşılmaktadır. Yani sömürü çarkı işletilmektedir. Dünyevi ve maddi olan bu çark, metafizik (fizikötesi) çıkarımlarla işletilemez. Gerek akçalı gerekse silahlı işler dualarla kotarılamaz.

Sun Tzu’dan Kautilya’ya, Nizamülmülk’ten Machiavelli’e, Sezar’dan Napolyon’a devlet yönetimi konusunda kuram üretmiş (bir kısmı bizzat devlet yönetmiş) düşünürler ve devlet adamları da bu gerçeği vurgulamışlardır.

Fakat hiçbir sömürü, açıkça ve salt çıplak zorla sürdürülemez. Azınlığın çoğunluğu yönetmesi, yani sömürü çarkının döndürülebilmesi için hakim sınıflar “hile”ye başvurmak zorundadırlar. Yönettiklerini ve sömürdüklerini bir şekilde kandırarak onlarda çarka ilişkin “rıza” (gönüllü kulluk) üretmek zorundadırlar. Yoksa iktidarlarını koruyamazlar.

Hakim sınıflar ve onların ideologlarının bu ihtiyacı karşılayabilmek için buldukları ilk hile “dinler”dir. Muhteşem bir buluştur, çünkü insanların zihinlerinde binlerce yıldır yer edinmiş inançların ve kutsallaştırmaların, sömürücü sınıfların çıkarlarını koruyacak biçimde kurumsallaştırılması ve sistematikleştirilmesiyle oluşturulmuştur.

Yönetim sanatının baş hilesi din ve baş aracı Tanrı’dır. Tarih içinde giderek inceltilmiş, soyutlaştırılmış, çok daha rafine hale getirilmiştir. Üreten kitleler, ezilenler, yönetilenler, din aracılığıyla, sömürülmeye, yönetilmeye razı edilir. Küçük bir azınlığın çıkarı demek olan sömürü ilişkileri, din adına ve din aracılığıyla toplumsallaştırılır. Tanrı’nın kulları olan emekçiler, din aracılığıyla, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri olan egemen sınıfların da gönüllü kullarına ve onların düzenlerinin gönüllü savunucularına dönüştürülür. Kitleler Allah adına sömürülür, “Allah Allah” diye savaştırılır…

Din, sömürünün kılıfıdır. Binlerce yıl geriye uzanan kökleri olduğu için binlerce yıldır da devam edebilen müthiş bir hiledir bu! İkna gücü en yüksek hiledir Tanrı! Marx’ın da “halkların afyonudur” derken vurguladığı gibi hem uyuşturucudur hem de acı dindiricidir. Din, üreticinin ve emekçinin yönetimden ve siyasetten uzak tutulmasının günümüze kadar ulaşan temel aracıdır.

Kendi işlerini yönetirken son derece seküler olan sömürücü sınıflar topluma karşı ise dincidirler (dindar değil dinci, bunlar farklı şeyler). Yani din alıp satarlar. Dolayısıyla çok dünyevidirler, ama kesinlikle laik değildirler. Dünya işleri ile din işlerini bilinçli olarak karıştırırlar. Dünya işlerini yürütmek için dini kullanırlar. Dincilikleri dünyeviliklerinden kaynaklanır. Ne kadar dünyevi iseler o kadar dincidirler. Dünyevilikleri ne kadar iğrençleşirse, dincilikleri de o kadar iğrençleşir.

Öte yandan dinleri de ister istemez kendilerine benzer. İçten ve kalpten değildir; kılıf dindir onlarınki. Din, sömürücü sınıflar açısından bir “yanıltıcı”dır; Sıradan dindar emekçi açısından ise bir “yanılsama”... Sömürücüler dinin öznesidir, sömürülenler ise nesnesi.

Bakın, rüşvetçi bakan Zafer Çağlayan “Allah bizimledir” demiş. Doğru! Onların Allah’ı öyle bir Allah’tır; rüşvetçiyi savunan, rüşvete kılıf olan bir Allah. Sıradan dindarın Allah’ı ile rüşvetçi bakanın Allah’ı bir değildir.

Herkesin Allah’ı kendi suretindedir. Sömürücünün Allah’ı, asan, kesen, kahreden, zorba, gaddar, çalan çırpan bir Allah’tır. Dindar emekçinin Allah’ı ise yardım eden, zihin açan, koruyucu, kollayıcı bir Allah. Dindar emekçi, örgütün, dayanışmanın, başkaldırının yerine onu koyar; acısını böyle bir yanılsama ile dindirmeye çalışır.

Emekçi, sömürücünün Allah’ına isyan ettiği zaman, ancak o zaman Allah “bir” olacaktır, araç olmaktan çıkacaktır ve gereği kalmayacak, ortadan kalkacaktır.

***

Şimdi gelelim vatan-millet meselelerine…

Modern anlamda “vatan” kavramı Avrupa’da burjuva demokratik devrimlerle ortaya çıktı. Burjuvazi için hakim olduğu kapitalist pazarın sınırları anlamına geliyordu. Demokratik devrim ilerledikçe ve eskiden derebeyinin serfleri konumundaki köylüler giderek proleterleşip emekleriyle bu kapitalist pazara dahil edildikçe, onlar da bu vatanın bir parçası, yani “vatandaş” oldular. Vatandaşların tümüne birden de (burjuvazi+emekçiler) “ulus” dendi.

Feodal ilişkileri tasfiye eden devrimci burjuvazi vatanseverdi; varlık şartı olan pazarını rakiplerine karşı büyük bir kıskançlıkla korumaktaydı. Küçük köyünden (yani eski yurdundan) kopup sanayi bölgelerine doluşan proleterler için ise emeklerini Fransız, Alman veya İngiliz burjuvalarına satmak arasında fazla bir fark bulunmuyordu. Proleterler burjuva devlet tarafından icat edilen milliyetçi ideoloji ile bir arada tutuldular.

Aristokrat sınıfları tasfiye ettikten sonra gerici ve sömürücü yüzü giderek açığa çıkan ve kendi pazarını koruma uğruna milliyetçi ideoloji ile halkları birbirine kırdıran burjuvaziye karşı Marx ve 19. yüzyılın Avrupalı sosyalistleri, çeşitli milliyetlerden işçi sınıfları arasında sınıf kardeşliğini ön plana çıkaran bir strateji izlediler. Marx ve Engels’in “Komünist Parti Manifestosu”nda sarf ettikleri “işçinin vatanı yoktur” sözü bu stratejinin ürünüydü. Sosyalistler, halkları birbirine kırdıran gerici burjuva milliyetçiliğinin karşısına “enternasyonalizm” ve sınıf kardeşliği bayrağı ile çıktılar. İşçinin vatanı tüm Avrupa’ydı.

Kapitalizmin emperyalizm aşamasına geçmesi, kapitalizmin ve uluslaşma eğiliminin dünyalılaşması ile birlikte durum değişti. Ezilen dünyada “vatan” kavramı ve “vatanseverlik” bilinci, Avrupalı sömürgecilere ve esas olarak emperyalist saldırıya karşı direniş içinde ortaya çıktı. Bu coğrafyadaki “vatanlar”, ilk başta kapitalist pazarlar olarak değil, emperyalist sömürüden şu veya bu düzeyde kurtarılmış bölgeler ve çeşitli milliyetlerden halkların “ortak vatanları” olarak oluştu.

Daha önce çok yazdığımız için uzatmayalım. Hele burjuvazinin küreselleştiği, finans kapitalin başat olduğu, üretimden koptuğu ve mafyalaştığı günümüzde slogan da tersine döndü. Artık burjuvazinin ulusu ve vatanı yoktur; sermaye ulussuz ve vatansızdır.

Burjuvazi açısından “ulus” ve “vatan” kavramları, her dönemde “piyasa” ve “sömürü alanı” ile özdeşleşmiştir ve bu sömürünün devamının (“aynı gemideyiz” ve “milliyetçilik” sloganları altında) kılıfı olmuştur. Sermaye küreselleştikçe ve üretimden koptukça, vatan ve ulus kavramları ile sermayenin arası iyice açılmış ve bu kılıf koskoca bir yalana dönüşmüştür.

Kısacası “ulusal çıkar” kavramı, sömürücü sınıfların dinden sonra ürettikleri “modern hile”leridir. Sermaye açısından bir hiledir; bizim gibi ülkelerdeki emekçiler açısından ise ancak içeriği “anti-emperyalizm” ve “kardeşlik” ile doldurulduğunda bir anlam kazanır.

Aslında bu kadar kurama gerek yok, pratiğe bakalım.

Şu Rıza Sarraf denen adamın milliyeti nedir? Türk müdür, Azeri mi, İranlı mı, Amerikalı mı? Vatanı neresidir? Veya bunun bir önemi var mıdır? Ya ondan rüşvet alanların ve rüşvetin üstünü örtenlerin?

Ya Fethullah Gülen’in ve tayfasının ulusları ve vatanları var mıdır? Dinleri ve Allah’ları nasıl bir şeydir?

Bilgisayar tuşlarıyla dünyayı dolaşan milyon dolarların (ve onların sahiplerinin) bir milliyeti ve vatanı var mıdır? Onların “vatan”ları sanal dünyada dolaşıp durmuyor mu?

Rüşvetçi bakan Zafer Çağlayan’ın “Allah”ı neyse “vatan”ı ve “millet”i de o değil midir?

Başta Erdoğan ve aile çevresi olmak üzere AKP iktidarının temsilcilerinin -ortalığa saçılan bunca suçtan sonra- “vatan savaşı” verdiklerine inanıyor musunuz? Onların “vatan”ları Man Adası veya Malta, dolgun banka hesapları, ayakkabı kutuları, sıkı sıkıya sarıldıkları koltukları ve oturdukları saraylar olmasın?

Son yıllarda “yerli” sermayenin yurtdışına kaçış eğiliminin arttığı söyleniyor. “Yerli” sermayedarlarımız yurtdışında yatırıma yöneliyorlarmış, kendilerini Türkiye’de güvenli hissetmiyorlarmış… Vah zavallılar! Bunda şaşılacak bir şey yok. “Vatan”larına kaçıyorlar, Türkiye halkının el konulmuş emeği demek olan sermayeleri ile birlikte!

Emekçilerin ise kaçacak yerleri yok. Ne dolar hesapları, ne vergi cennetlerinde şirketleri, ne de ABD’de, Avrupa’da villaları var. Vatanlarını terk etmek zorunda kaldıklarında başlarına neler gelebileceğini Suriye örneğinden biliyoruz. Dolayısıyla “vatan”, “millet”, “halk”, “Türkiye” kavramları emekçiler için gerçektir, hayatidir; büyük burjuvazide ve temsilcilerinde olduğu gibi sanal değil.

Şimdi soralım: Bu memleket kimin?

***

Sömürücü sınıfların ve temsilcilerinin “din”, “Allah”, “vatan”, “millet” bağlamındaki sosyolojileri böyle. Dünya işlerini yürütürken ne din tanırlar ne de millet. “Bakara”nın makara kadar değeri vardır onlar için; milletin a..na koyacaklarını açıkça ilan ederler. Dincilik ve milliyetçilik, sömürülerinin devamı hedefiyle emekçileri kandırmak için ihtiyaçlarıdır sadece. İkiyüzlülük, yalancılık, kandırmacılık, konumlarından, yani fıtratlarındandır.

Dinciler ve milliyetçiler arasından (daha doğrusu sömürücü sınıflar ve temsilcileri arasından) bu kadar çok hırsız ve ahlaksız çıkmasının nedeni budur. Kişisel nitelikleri yüzünden değil, sınıfsal nitelikleri dolayısıyla hırsız ve ahlaksızdırlar! Hırsızlık ve ahlaksızlık, sömürücü sınıfların varlık şartıdır.

Dolayısıyla yaşadığımız coğrafyanın bir “vatan” olmasının tek yolu, memleketi bu sömürücülerden, dolandırıcılardan, yalancılardan ve ağababaları olan emperyalistlerden temizlemektir. 100 yıl önce yaptığımız gibi… Bu kez işi daha sağlama alarak…

Vatan = Emek. Gerisi yalan dolan! Gerisi Man Adası! 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)