• BIST 108.594
  • Altın 144,278
  • Dolar 3,4942
  • Euro 4,1102
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 26 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 28 °C

Marko Paşa'dan malum paşaya

Marko Paşa'dan malum paşaya
Marko Paşa çok sabırlı bir hekimdi. Hastalarını uzun uzun sabırla dinler, dertlerine tıbbi yönden yardımcı olmakla birlikte, onlara manevi huzur ve rahatlık vermeye de özen gösterirdi.

Ertürk Akşun

Bugün size 1940 yıllarında çıkmaya başlayan bir dergiden bahsedeceğim. Daha doğrusu yeni çıkan bir kitaptan uzun bir alıntı yaparak yapacağım bunu. Osman Balcıgil’in Sabahattin Ali’nin hayatını anlattığı ‘Yeşil Mürekkep’ kitabından bu alıntı. Bu uzun alıntıyı yapmamın sebebi ise, Türk aydınının ne zorlu bir yoldan geçtiğini anlatmak. Şu günlerde biliyorum ki bir çok kişinin aklında bu ülkeden kaçıp gitmek var. İşte bu yazının amacı da tam da bu. Türk aydını yaşadığımız şu günlerden daha zorlu süreçlerden geçti. İçeri atıldı yılmadı, işkenceden geçirildi, yalnız bırakıldı, katledildi yine de yılmadı.

Derginin adı Marko Paşa, çıkaranlar ise Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Mustafa Mim Uykusuz. Derginin adı ise Meşhur doktor Marko Paşa’dan geliyor.

Marko Paşa çok sabırlı bir hekimdi. Hastalarını uzun uzun sabırla dinler, dertlerine tıbbi yönden yardımcı olmakla birlikte, onlara manevi huzur ve rahatlık vermeye de özen gösterirdi.

Marko Paşa'nın bu ünü halk arasında iyice yayıldı ve zamanla, yakınmayı dinleyecek kimsenin olmadığını vurgulamak için söylenen "anlat derdini Marko Paşa'ya" deyimi ortaya çıktı. İşte o dönem halkın dertlerini dinleyen, anlamaya çalışan  bir dergi olarak çıkıyor Marko Paşa.

yesil-murekkepdb0ce4779e522db2a1626dd89e3775f3.jpg

Gerisi kitaptan uzun bir alıntı.

“… O da uzun uzun, önceliği mizah olan bir dergi çıkartmak istediğini anlattı. Laf para meselesine geldi.  Sabahattin’in cebinde bin lira vardı. Aziz Nesin’in ise parası yoktu. İki yazar bir anlaşma yaptılar. Eğer çıkartacakları dergi ayda yüz elli liradan az kar getirirse, teknik bütün işleri yükleneceği için bu paranın tamamı Aziz’in olacaktı. Bunun üstünde gelecek her parayı ikiye böleceklerdi.

… Aziz Nesin dergiye isim olarak “Markopaşa”yı önerdi. Daha önce “Gerçek”te bu isimle bir köşe yazmış, ismin tuttuğunu hissetmişti. Karşı çıkmadı Sabahattin. Başyazıları Sabahattin’in yazması, yazı işleri müdürlüğü de dahil olmak üzere geriye kalan bütün yönetsel işleri Aziz Nesin’in yapmasında anlaştılar.

… Aziz Nesin parayı alıp çalışmaya girişti. Babıali’de, İzzettin Han’da bir ofis kiraladı ve görüşmeler yapmaya başladı.  Mustafa Uykusuz’la karikatür yapması ve çeşitli işlerde kendine yardımcı olması için anlaştı. İşler hızlanmıştı. Kâğıt, matbaa, dağıtım gibi konularda da anlaşmalar yapıldı.

...Tam da düşündükleri gibi olmuştu.  Markopaşa basılmış ama dağıtımda büyük bir problem çıkmıştı. Aziz Nesin “Dağıtıcı verdiği sözden döndü” deyince “Felaket” diye düşündü Sabahattin. Neyse ki Aziz kolay teslim olan bir adam değildi. Tersine, sözlüğünde “yılmak” kelimesi yoktu sanki.  Sabahattin’i karşısında moral bozukluğu içinde ve söylenir bir vaziyette bulunca, iki bin tane dergiyi kapıp sokağa çıktı, rasgeldiği bütün bayilere beşer onar bıraktı.  Eminönü’ne ulaştığında, kucağında daha dünya kadar dergi vardı.  İlk aklına geleni yaptı, “Markopaşa” diye haykırmaya başladı. İnanılır gibi değildi, dergi önce yavaş yavaş ardından süratle satılmaya başladı. Sabahattin’e göre, Aziz inanılmazı başarmıştı.  Son derece iptidai koşullarla, daha çok da Aziz’in çabasıyla dağıtılmış olmasına rağmen, dergi iki gün içinde tükendi. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin bir sonraki sayıyı altı binin üzerinde basmaya karar verdiler. Dağıtıcılar durumdan haberdar olmuş, derginin yazıhanesinin önünde kuyruk oluşturmuşlardı. İçi içine sığmıyordu Sabahattin’in.

…Markopaşa, her açıdan bir bomba tesiri yaratmıştı.  Hükümete muhalif olanlar dergiyi çok beğenmiş, neredeyse kapışmışlardı.  Hükümet yanlıları ise hop oturuyor hop kalkıyor, Sabahattin ve Aziz’in şiddetle cezalandırılması gerektiğini söylüyorlardı.  İki ortağın, ikinci sayının baskı adedi konusunda düşünceleri farklıydı. Aziz Nesin derginin baskı sayısını altı binden on beş bine çıkartılmasını isterken, Sabahattin Ali on bin tane basılmasında diretiyordu.

… Markopaşa’nın ikinci sayısı on bin basıldı. On bin derginin hepsi birkaç gün içinde tükendi.

…Markopaşa almış başını gidiyordu. Hem muhalif çevreler hem de iktidar şaşkınlık içinde izliyordu Markopaşa’nın yükselişini. Sabahattin, derginin üçüncü sayısının on beş bin basılmasını bu kez mırın kırın etmeden kabul etti. Gerçekten de inanılmaz bir durum söz konusuydu. On beş bin dergi, daha piyasaya çıkar çıkmaz tükenmişti. Dağıtıcı “Daha fazla basın şunu” diyordu. Markopaşa’nın üçüncü sayısı yirmi beş bin adet basıldı ve dağıtıldı.

Satış sayısı yükseldikçe, tesiri de artıyordu Markopaşa’nın. Bu da malum çevrelerin canını ziyadesiyle sıkıyordu.

Türkiye’nin siyasi durumu bir hayli karışıktı. Markopaşa, alaycı üslubuyla insanları güldürmeye, düşündürmeye devam ediyor, tabiatıyla birilerini de fena halde kızdırıyordu. Çok iyi bir damar yakalamıştı iki ortak. Bu arada hiç de hoş olmayan gelişmeler oluyordu.

Sabahattin’in iki yazısına dava açıldığı öğrenilmiş, gelecekteki sayılarda da bu tür davaların devam edeceği belli olmuştu.

…Derginin dördüncü sayısının basımı tehlikeye girmişti. Tan matbaasının sahipleri, tesisleri daha önce de yakılıp yıkıldığı için, gericilerin baskınına uğramaktan fena halde korkmaya başlamışlardı. Bir sabah dostça “Bizden bu kadar, kendimizi düşünmek zorundayız” dediler. Çaresiz bir şekilde öteki matbaaları araştıran iki ortak, ne hikmetse bütün matbaalardan olumsuz cevap aldı. Hakkında her yerde, ya çok olumlu ya da çok olumsuz ama mutlaka konuşulan Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’in Markopaşa’sını, işsiz matbaalar bile basmaya yanaşmıyordu. Sabahattin ve Aziz, sokaklara asılan afişlerin, görünmeyen bir takım eller tarafından anında yırtılıp yok edilmesinden de büyük üzüntü duyuyordu. Tüm yaşananlara karşılık, ne olursa olsun duramaz, hatta duraklayamazlardı bile.

Derginin basımına ve dağıtımına dair cadı kazanları kaynaya dursun, siyasi şubeye mensup sivil polisler de hep peşindeydi Sabahattin’in. Aralıksız takip ediliyordu. Nereye gitse, peşinde birileri mutlaka oluyordu. Aslında, kanıksamıştı durumu Sabahattin. Takip edildiği günlerden birinde, arkadaşı Niyazi Ağırnaslı ile İstanbul’da Tünel’de buluştu. Aziz’in gayretiyle, güç bela da olsa bir matbaa bulundu Markopaşa için. Bu kez de bulunan bu yeni matbaaya mektuplar gelmeye, insanlar uğrayıp matbaacılara ayaklarını denk almaları söylenmeye başladı.

Bütün tehditlere rağmen dergi basıldı. Matbaanın riskini azaltmak için, sayfalar çabucak derginin yazıhanesine taşındı. Sayfaların kırım işlemi gerçekleştirilecekti. Bu arada baskı sayısı yirmi beş bine çıkartılmıştı ve yapılacak iş hiç de kolay değildi. Dergi yayınevinde bayilere ulaştırılmaya hazır hale getirilirken, polisler bastı yayınevini, Aziz Nesin’i alıp götürdüler. Hemen ardından, Sabahattin de Rasih Nuri İleri’nin çoktan açığa çıkmış Nişantaşı’ndaki evinden alındı.

…Sabahattin ve Aziz’in ardından iki yüze yakın sosyalist tutuklandı, tartaklandı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü siyasi otoritenin isteğini yerine getirmiş, muhalifleri bu kez de Markopaşa’yı bahane ederek göz altına alıp işkenceden geçirmişti.

Sabahattin Ali ve Aziz Nesin sorgudan çıktıktan sonra bir araya gelip, kaldıkları yerden devam etmeye karar verdiler. Bu arada Aziz Nesin İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir’e kendine işkence yaptığı için dava da açtı. Markopaşa’nın yeni sayısı hazırlanmaya başlanırken, Ahmet Demir’in derginin en önemli yazı çizi konusu olacağı belli olmuştu. Markopaşa, İstanbul Emniyet Müdürü’nün üzerine oynamak konusunda kararlı bir davranış içine girdi.  Dergi artık, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bile lafı edilen bir yayın halini almıştı.

Markopaşa geleneği bozmuyor, her sayısını daha fazla basıyordu. Baskı rakamı altmış bini bulmuştu. Böyle olunca, Türkiye’nin en çok satan muhalif yayın organı haline gelmişti.  Bu arada polis de yayıncılarının peşi sıra dolaşıp, dergiyi basan matbaaları denetim altına alıyor, sahiplerini sıkılıyordu. Dergiyi basan matbaacılar o kadar korkutuluyordu ki, bir kez basan bir daha katiyetle basmıyordu.

İki arkadaş, korku içinde yaşıyor ama düşünce ve davranışlarından taviz vermiyorlardı.”

İşte böyle. Türk aydınına bu dönemlerde ne kadar iş düştüğünü bir kez daha hatırlatmak istedim.

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)