• BIST 104.142
  • Altın 162,619
  • Dolar 3,9484
  • Euro 4,6313
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 4 °C
  • İzmir 9 °C
  • Adana 18 °C
  • Antalya 13 °C

Mesele 'Basın Özgürlüğü' değil, sen hala anlamadın mı?

Deniz YILDIRIM

Son 3 günün hem dış politikada hem de iç politikada öne çıkan gelişmelerine bakalım.

Önce Suriye sınırında bir Rus savaş uçağı düşürüldü. Türkiye dış politikasını belirleyen “Atlantik” eksenli; Yeni Osmanlı düşlerinin esiri olmuş “Değerli Yalnızlık” stratejisi kaybettikçe; Suriye’de kutuplararası vekalet savaşında Rusya’nın önderlik ettiği bloğa karşı Saray sıcak savaş aşamasına geldi. Rusya neredeyse tüm askeri, ekonomik ve siyasi ilişkileri askıya aldı ve gerilimin artacağı açık.

Ardından, Cumhuriyet Gazetesi’nde “Suriye’ye silah ve mühimmat taşıyan MİT tırları” haberini yayınladıkları için gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül 6 ay sonra apar topar ifadeye çağrıldı ve akşam saatlerinde iki gazeteci de tutuklandı.

Gelişmeler birbirinden kopuk gibi görünse de; böyle olmadığı açık. “Tesadüf” kelimesini rafa kaldıralı çok oldu.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: ülkenin dış politika yönünü de (savaş), iç politika yönünü de (dikta) Saray’ın Suriye siyaseti belirliyor. Dış politika ile iç politika, belirleyicilik bakımından Suriye merkezli olarak kaynaştı. Rus uçağının düşürülmesi ve Rusya ile cepheleşme de; Can Dündar ve Erdem Gül’ün, yani gazetecilerin tutuklanması da bu kapsamda aynı madalyonun iki yüzü; yaşananlar Suriye’de bu siyasetin duvara toslamasının; daha açık ifadeyle, duvara tosladığı ve sorumlu olduğu ortaya çıktıkça Saray’ın saldırganlaşmasının ve çıkış aramasının ürünü.

Erdoğan’ın geçen yıllarda ifade ettiği şekilde son iki gelişmeyi özetleyelim: “Suriye bizim iç meselemiz”. Netleştirelim: Can Dündar ve Erdem Gül; AKP’nin “iç mesele”si olan Suriye siyaseti nedeniyle tutuklandı; Rusya uçağı AKP’nin “iç mesele”si olan gerici Suriye siyaseti duvara tosladığı ve çeteler eliyle yürüyen stratejisi giderek dar bir alanda sıkıştırılıp püskürtüldüğü için düşürüldü.

Bu nedenle ne Rusya uçağının düşürülmesi AKP cephesinin ifade ettiği gibi bir “sınır egemenliği” vakası; ne de Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması bizim muhalif cenahta hemen dolaşıma sokulduğu ve saldırının kapsamını sınırladığı gibi sadece bir “basın özgürlüğü” meselesi. Saldırıyı ana karakteriyle ve arkasındaki nedenlerle okuyalım. Meseleyi “basın özgürlüğü”ne sıkıştırmak; kuru bir liberal muhalefet tarzı.

“Sınır Egemenliği” Derken?

Saray Rejimi bir Rus savaş uçağını apar topar düşürüyor; sonuçlarını, uluslar arası sistem ve dengeler açısından taşıdığı anlamı iyi bilerek. Öyleyse bu basitçe bir “sınır egemenliği” vakası değil; çünkü mesele sadece “sınır egemenliği hassasiyeti” olsa; Türkiye-Suriye sınırı son 5 yıldır hallaç pamuğu gibi atılmazdı. Reyhanlı olmazdı; sınır kapılarına bombalı saldırılar gerçekleşmezdi. Suriye’den ellerini kollarını sallayarak Türkiye’ye geçtiklerine dair haberler gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanan bombacılar Diyarbakır’ı, Suruç’u, Ankara’yı kana bulamazdı; bulayamazdı.

“Sınır egemenliği hassasiyeti” açıklaması; son 63 yıldır uçağı düşürülmemiş; Ukrayna ve Suriye siyasetinde Atlantik bloğu karşısında mevzi genişletmiş Rusya’ya karşı “NATO üyesi ülke” sıfatıyla açıktan düşmanlık kararı alınmasını açıklamaz; sadece örtüsüdür.

“Türkmen hassasiyeti” meselesine gelince. Bunun iç kamuoyuna dönük kullanıldığı; geçen yazılarda anlattığım şekilde, Saray etrafında gelişen ve şimdi Başkanlık için genişletilmeye çalışılan milliyetçi-muhafazakar ittifakları hedef aldığı açıktır. AKP, “Türkmen” meselesi üzerinden 5 yıllık Suriye siyasetindeki büyük fiyaskoya kılıf aramakta; Suriye’ye, Suriye halklarına düşmanlık, Suriye’nin egemenliğine saldırı ve iç savaş siyasetini “Türkmen” sevgisi üzerinden örtme, gizleme ve hatta fırsata çevirip Başkanlık yolunda yeni ittifaklarını kemikleştirip genişletme amacıyla kullanıyor, kullanacak.

Özetle Türkiye’nin milliyetçilerini Suriye’deki AKP felaketine ortak olmaya çağırmakta; bu çağrısını Türkmen meselesi üzerinden yapmakta. Oysa söylendiği gibi mesele Türkmenler olsaydı; geçen yıl Irak’ta, Telafer, Tuzhurmatu’da onlarca Türkmen IŞİD tarafından katledilirken; Türkmen kadınları tecavüze uğrarken; halk göçe zorlanırken de aynı tepkinin verilmesi beklenirdi. O halde mesele “Türkmen hassasiyeti” de değildir.

O halde sahne önündeki mazeretleri geçersek, açık olan gerçek şu:  Davutoğlu’nun mimarı olduğu, adına “Stratejik Derinlik” denilen ve uygulama sahası olarak Suriye’yi seçen “mezhepçi-emperyal” politik strateji çöktü. Şimdi Suriye’de yeni bir denklem var. AKP’nin sırtını dayadığı Atlantik cephesi Suriye’de kaybeden tarafta.

Denklem değişmiş; Rusya’nın önderlik ettiği cephe Suriye’deki temel sorun öncelikleri listesini (temel sorun Esad değil, IŞİD’dir saptaması) Viyana’da Batı’ya iyi kötü kabul ettirmiştir. Ve Fransa’da yaşanan katliam; Batı’da bu önceliğin kamuoyu desteğinin genişlemesine de yol açmış görünmekte. Nitekim dün Hollande’ın gerçekleştirdiği Rusya ziyareti de bu kapsamda bir yeni döneme işaret ediyor. Dolayısıyla; önce ABD-Fransa-Atlantik eliyle başlatılan, ardından adım adım AKP ve Körfez Monarşileri’ne bağlanan gerici taşeron strateji; Suriye’de mevzi kaybetmekte; AKP çizgisine en yakın duran Atlantik müttefiki Fransa da; Paris saldırıları sonrası yine adım adım Rusya tezlerine yaklaşmakta.

Öyleyse denklem Paris Saldırıları ve Viyana Mutabakatı sonrası değişmektedir; yeni bir “Suriye denklemi” doğmaktadır ve Rusya’nın “yeni mutabakat” kapsamında Suriye’nin bu hale gelmesinin sorumlusu ya da sorumluları meselesini gündeme taşıdığı açık. Putin’in Antalya’da G-20 Zirvesi’nin kapanışında yaptığı “IŞİD’i destekleyen G-20 ülkeleri var, petrol ticareti de yapıyorlar, elimizde belgeleri var” resti; bu kapsamda bir işaretti. Görünen; AKP Rejimi Rusya uçağını düşürerek; Suriye merkezli yeni mutabakata hem kama sokmayı amaçlamış ve meseleyi Türkiye-Rusya çatışması ekseninden çıkarmak için hemen NATO’yu bu nedenle toplantıya çağırmış, hem de Putin’in Antalya’daki çıkışına yanıt vermiştir. “Bana dokunma” uyarısıdır. Dolayısıyla sınırda Rus uçağının düşürülmesi hamlesiyle korunmak istenen Türkiye sınırı ya da egemenliği değil, AKP’nin uluslararası suç dosyasıdır.

Sadece “Basın Özgürlüğü” Meselesi mi?

Gelelim hemen ardından Can Dündar’ın ve Erdem Gül’ün tutuklanmasına. Tesadüf yok; haber yapılalı 6 ay olmuş. Ama savcılık; Rus uçağının düşürülmesinin ertesi günü gazetecileri ifade vermeye çağırıyor ve yargı, “peşini bırakmam” diyen Erdoğan’ın sözlerinin izinde, gazetecileri tutukluyor.

Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarına yol açan konjonktüre bu bağlantı içinden bakalım. Belirleyici olan AKP’nin “basın özgürlüğü” düşmanlığı değil. AKP zaten basın özgürlüğüne düşman. Bunu 2007 sonrası Silivri kumpas davalarında arka arkaya gazeteciler içeri alınırken anlamayıp şimdi anlayanlar varsa; bu yazı onlar için değil zaten. “Temiz, saf” dünyalarında yaşamayı sürdürsünler.

O halde haberin yapılmasından 6 ay sonra; sınırda Rusya uçağının düşürülmesinin hemen ardından gazetecilerin tutuklanmasında belirleyici olan nedir? Net ifade edelim: AKP’nin Suriye siyasetidir. AKP’nin Suriye’nin bu hale gelmesindeki rolünün artık gizlenemeyecek düzeyde ortaya çıkmasıdır. AKP Rusya uçağını düşürerek de; bu haberleri kamuoyuyla paylaşan gazetecileri tutuklatarak da aynı şeyi hedeflemektedir: Suriye’de kaybeden stratejisinin deşifresine karşı; Suriye’de stratejisinin adım adım geriletilmesine karşı içeride ve dışarıda savaş kararı. Ve bunun için Türkiye sağının geleneksel düşmanı olarak “Moskof” imgesini kullanmak; sağı bu temelde bir “uçak düşürdük” zaferi etrafında kendisinde havuzlamak ve “Türkmenler’e giden yardımları deşifre ettiler” teziyle Türkiye’de AKP’nin Suriye siyasetine karşı barış pozisyonu alanların üzerine bu “milliyetçi” zeminde yeni bir saldırı dalgası başlatmak da hedefleri arasındadır.

Şimdi bu saldırının dikta sürecinin 1 Kasım sonrasındaki yeni “milliyetçi-faşizan” ittifakları temelinde geliştireceği saldırılara dair bir işaret olduğu da kesin. Meselenin anlaşılması için; sorunun basitçe “basın özgürlüğü” olmadığını anlamak için; aynı gerekçelerle önümüzdeki günlerde gazeteci olmayanlara da yönelecek baskıların görülmesi midir beklenen?

Öyleyse mesele “basın özgürlüğü” meselesi değil; mesele diktatörlükle demokrasi arasında; mesele savaşla barış arasında; mesele cihatçı çetelerle laik bir yaşam arasındadır. Bugün laik, demokratik, barışçıl bir Suriye’yi savunmakla Türkiye’de diktatörlüğe karşı gelmek artık birbirinden ayrılamayacak iki görevdir. Suriye’de Arap, Kürt, Türkmen’le laik barış Türkiye’de demokrasiye; Türkiye’de Türk’ü ve Kürdüyle demokrasi ve barış; Suriye’nin de kurtuluşuna hizmet edecek.

O halde söyleyelim: “kınayan”, “saptama yapan”, “basın özgür mü?” sorularıyla geçiştiren bir muhalefet; muhalefet değildir. Emekten, özgürlüklerden, laiklikten, bağımsızlıktan, içeride ve dışarıda barıştan yana geniş bir siyasal-toplumsal ittifak; eksik halka hala bu.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)