• BIST 106.862
  • Altın 145,039
  • Dolar 3,5263
  • Euro 4,1266
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 27 °C
  • Antalya 23 °C

Muhalefetin iktidarla imtihanı

Muhalefetin iktidarla imtihanı
"Muhatabı, kendisinden farklı ya da benzer görmenin ölçütleri bellidir..."

Aydın Tonga
Türk Dil Kurumu muhalif kelimesini  “bir tutuma, bir görüşe, bir davranışa karşı olan, aykırı olan kimse” biçiminde tanımlıyor. Tanıma biraz daha yakından bakarsak “muhalif” olan kimsenin ancak bütünsel bir kimlikle iktidardan ayrılabileceğini görebiliriz. Diğer bir ifadeyle karşıtından duruş, tavır, yetkinlik; dünyaya ve gündelik yaşama bakış açısıyla ayrılmayan; buna karşılık aynı melodiyi farklı enstrümanlardan çıkarmak suretiyle, aynı sözlere farklı sesler veren kimse muhalif kategorisine giremez diye düşünüyorum; o kişi olsa olsa hâkim rengin bir koyusu ya da açığı olabilir. 

Muhatabı, kendisinden farklı ya da benzer görmenin ölçütleri bellidir çünkü. Bu ölçütlerin başında evrensel değerler kümesine olan yakınlığınız ve uzaklığınız vardır. Bu noktada daha “ideolojik ayrımlara” gelmeden kişinin taşımış olduğu dürüstlük, ilkeli olma, mertlik, hakikate bağlılık, haksızlığa karşı çıkma gibi evrensel “etik” değerler, insanlar arasındaki farklılığı ortaya koyar. Daha açık bir ifadeyle insanlar, bu değerlere olan mesafeleri ile kendilerini farklılaştırır ve ayırır. Bu ayrımın unutulduğu noktada ise muhalif olanlar da iktidara dönüşmeye başlar. Zira karşıtına benzeyen her fikir ya tavır ona olan uzaklığını zaman içerisinde yitirir ve bir süre sonra kendisini de onun karşısında değil yanında bulur. 

California Senatörü John Mc Dougall 1861 tarihli bir konuşmasında şöyle seslenir bize: “Yasalar ya da imparator adına işlendi diye soygun daha az soygun değildir”  Fakat gündelik yaşamın sığ sularında maalesef çoğu zaman senatörün işaret ettiği o soygunlar, ya “daha az soygun” suçlamasına maruz kalır ya da o soyguna hiç görülmemiş, duyulmamış bir muamele yapılır. Hal böyle olunca “karşı” tarafı, soygunla, yolsuzluk ya da hırsızlıkla suçlamanız, adalet terazisinde hiç de istenilen ağırlığı yaratmaz. Dahası öyle günler olur ki terazinin bir kefesindeki soygun, diğer kefedeki “dürüstlüğün” ağırlığını geçer. Nitekim “dürüstlük” de ortaya çıkan o hafifliğin arkasında da, kendisine sahip çıkamadığından yok olması, erimesi gerçeği yatar.

    Diğer taraftan şunu da ifade etmemiz gerekiyor: toplu yaşamanın doğal bir sonucu olarak siyasi yapıların yaşama dair farklı “düşler” öngörmesi elbette olası bir durumdur. Bunun pek çok sebebi ve o sebebe dayanak teşkil eden pek çok gerekçesi vardır çünkü. Burada önemli olan nokta ayrışmaların niteliğidir. Öyle ki ayrı olanın akçeli ilişkilerden uzak durarak kirlenmemesi, ırkçılık ve bağnazlık gibi zehirlerden uzak durması ve hakikat vurgusuna olan “saf” bağlılığı onu bir tercih olarak kendiliğinden ön plana çıkaracaktır. Tam bu noktada “muhalifi” anlamlı kılan kılan iki asıl ölçüt ise; İnsanilik/saflık” ve akçeli ilişkiler olan uzaklık/ bağımsızlıktır.

    Yaşadığımız topraklara yukarıda sözünü ettiğimiz “iktidar ve muhalif” tartışması üzerinden bakarsak, bizim toprakların da çoktan kurumaya yüz tuttuğunu, bakımsızlık ve kötü kullanımdan dolayı çölleştiğini ve bağrında biten nice diken ve çalılıktan dolayı ancak nefes alabildiğini görürüz. Usulde ayrışsa bile esas da çoğu zaman benzer görüşleri savunmamız bu anlayışın sonucudur. İktidar tarzı siyasal örgütlenmelerimiz yanı başımızda dururken, “öyle değilmişiz” gibi konuşuyor olmamız; zar zor hayata tutunabilen ellere “dokunmayıp” da, onları “gösteriyor” olmamız da bu halin bir yansımasıdır işte.   

    Hikmet Kıvılcımlı, malum herkesin bildiği bir büyük Türkiye aydınıdır. Gerek örgütlü mücadelesi ile gerekse de temsil ettiği değerlere sadık kalışı ile dünden yarına yansıyan bir ışıktır Kıvılcımlı. Ama işte o büyük aydına en büyük darbeyi ne birazdan aktaracağımız sağlık sorunları ne de yaşadığı diğer meseleler vurur. Kıvılcımlı en büyük darbeyi “yoldaş” bildiği kimselerden yer. Çünkü o “yoldaşları” Kıvılcımlı adeta can çekişirken onu can evinden vururlar; partiden atarlar. Bakın o günlerde Kıvılcımlı neler yaşamaktadır: “Bir yıldır kanıyorum. 13 sondalı, bıçaklı müdahale geçirdim. Bunlardan 4'ü narkoz altında, 9'u uyutulmadan tam işkence olarak geçti. '1. Şube bıraktı, prostat aldı işkenceyi' diyorum, gülerek acı acı. Demek bir alınyazısı olsa, benimki ömür boyu işkence yazılmış..."

Kıvılcımlı bu haldeyken, yurt dışında kurulan Türkiye Komünist Partisi tarafından ihbar edilir ve Hikmet Kıvılcımlı bu ihbar üzerine tedavi için dahi olsa hiçbir sosyalist ülkeye sokulmaz. Bu insanlık dışı, hoyrat ve korkunç tavır elbet değerli aydınımızda derin yaralar açar. Dilerseniz bu halin Kıvılcımlı’da yarattığı acı tesiri bizatihi O’nun kaleminden okuyalım:  : "1921'lerden 1971'e dek Türkiye'de hiç aralıksız Marksist-Leninist olarak teorik ve pratik savaş verdim. 50 yıldır Türkiye burjuvazisi beni 'Azılı komünist' diye boyuna kovuşturup mahkûm etti. 40 yıla yakın mahkûmiyet hükmünü 'Komünistlik' suçundan giydim. 22 yıl cezaevlerinde 'Komünist' diye yattım.

1971 Haziranı Sofya'da, -bana değil, yanımdakilere- benim Türkiye Komünist Partisi'nden atıldığım söylendi.
O güne dek, 'Parti' adına hiç kimse bana özel yaşantım veya ideolojim açısından en ufak bir eleştiride yahut bildirimde bulunmadı. Düşünce ve davranışlarıma karşı, yalnız 'saygı' gösterileri duydum.
O nedenle Sofya ve Berlin'den Moskova emriyle kovuldum.

Şimdi üç ölüm cezası ile mahkûm bulunuyorum:

1- Prostat Adeno Karsinom başlangıcı. Yetmişinde insan için tabii idam hükmüdür. Ona bir diyeceğim yok. Ondan kaçamam.

2-Türkiye'de Sıkı Yönetim Mahkemesi, 'Yılanın başı', 'Azılı komünist' olarak idam cezasıyla tevkifime karar verdi. Bunu da sosyal ve politik bakımdan 'tabii' sayıyorum. Bundan kaçtım.

3-Nerede ve hangisi olduğunu bilmediğim bir 'Türkiye Komünist Partisi', beni bu sırada Parti'den atmış. Bu moral 'idam' kararını artık 'tabii' bulamıyorum. Ve kaçamıyorum. ve 2. ölüm cezaları olacağına varır. 3. ölüm cezasına karşı hiç değilse burjuva mahkemelerindeki kadar savunma hakkımı kullanmazsam, bu savaş dünyasından giderayak, son görevimi yapmamış olurum.”

Tarih böyle sarsıcı ve ibretlik vakalarla doludur işte. Hiç şüphesiz bu büyük çelişkilere yol açan durumlardan biri de her daim yanımızda taşıdığımız “söylem birliği” ve her türlü kötülüğümüzü gizleyen “tumturaklı” sloganlar olmuştur. “Söylemin Zehiri” olarak ifade edebileceğimiz bu sözlerle “tarafımıza” şirin gözükür, bir çırpıda onların desteğini alırız. Böylesi bir durumda ne sahtekârlığımız, ne iki yüzlülüğümüz ne de yalancı ve riyakar olmamızın bir anlamı kalır: “Söylem” aynı olduktan sonra, her şey bir anda küçücük bir damlaya dönüşür ve o damla da kirlilik denizine doğru akmaya başlar.

***

Ahir ömrümde “karşıt” gördüğüm kimselerde ve “yanımda” bulunduğunu düşündüğüm her seste, yazı boyunca sıralamaya çalıştığım insani değerleri duymaya çalıştım hep. Fikirlerimiz de ortaya çıkan ayrılık baki olabilirdi elbet lakin bizim aynılığımız “masumluğumuzdu”. Masumiyete olan bağlılığımız ve temel insani değerlere, hakikate olan vurgumuz da “benzerliğimizdi”. Bu açıdan bir söyleşi daveti üzerine tanıma fırsatı bulduğum Eğitim İş Antalya Kaş Temsilcisi Umut Değirmenci’yi özellikle anmak isterim. Zira Değirmenci, “Laikliğin Güncel Sorunları” başlıklı söyleşiye o kadar içten ve samimi bir biçimde hazırlanmıştı ki, yazar arkadaşım Mustafa Solak ile Kaş’a gelmeden sevgili Umut şehrin dört bir tarafını söyleşi afişleri ile donatmış, ilgili bütün kurumlara davet göndermiş dahası söyleşi ile ilgili takdire şayan bir emek harcayarak, emeğe, bilime ve sorumluluk bilincine olan bağlılığını en net bir biçimde ortaya koymuştu. Söyleşi afişlerini eli ile dağıtacak kadar özveri sahibi olan sevgili Umut Değirmenci’nin geçtiğimiz haftalarda yeni seçilen Eğitim İş Genel Merkezi tarafından görevden alındığını ise üzülerek öğrendim.

   Eğitim İş Sendikası’nın yeni genel Başkanı ve Antalya Eğitim İş eski Şube başkanı Mehmet Balık imzasıyla görevden alınan Umut Değirmenci’nin, neden böyle bir durumla karşı karşıya kaldığını bilmiyorum. Fakat bildiğim şu ki kısa bir sürede olsa Umut Değrimenci’nin ruhuna, aklına, sinen o büyük çalışkanlığı, sorumluluk bilincine dair verdiği o güzel sınavı; bütün anına hükmeden o değerli tevazu halini, bizatihi yaşayarak gördüm ben. İnanın bu cümlelerde en küçük bir abartı payı bile yok. Bu cümlelerin arkasında belki “söylemi” bir yana bırakıp hayata tıpkı Jiddu Krishnamurti gibi “sezgi” penceresinden bakmanın bir payı olabilir. Çünkü ben sevgili Umut Değirmenci’yi hayatımda ikinci kez gören biri bile değilim. Bu açıdan değerli eğitim emekçisi Umut Değirmenci’nin görevden alınmasını büyük bir talihsizlik olarak gördüğümü belirtmek isterim.

***

    Yazıya, “muhalif” olmanın ancak belirli niteliklere haiz olunduğunda gerçekleşebilecek bir duruş olduğunu ifade ederek başlamıştık. Öyle de bitirelim diyorum. İnanın bugün ortalıkta “muhalif” diye dolaşan onca insan var ki; tek dertleri ihale kapmak, mevki, makam edinmek, güç kazanmak. Yoksa “hakikat” iğne ucu kadar umurlarında değil onların. Zaten yazarın dediği hakikate en çok yaklaşan çocuklarla, deliler değil midir? İzin verirseniz son sözü her seslenişinde ılık bir bahar havası gibi yüreğimizi ferahlatan Hasan Ali Toptaş’a bırakmak istiyorum.  “Hakikat diye bir şey varsa ona en çok yaklaşabilenler delilerle çocuklardır. Masumiyetlerini kaybetmemişlerdir çünkü bilgiyle kirlenmemiş, kendilerini kendilerine akıl ipiyle bağlamamışlardır. Delilerle çocukların dışında kalanlar, hakikatin kilometrelerce uzağında döner dururlar.”    

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)