• BIST 102.258
  • Altın 190,240
  • Dolar 4,5876
  • Euro 5,3980
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 20 °C
  • İzmir 31 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 26 °C

Nasıl kaybederiz?

Deniz YILDIRIM

Şu ana kadar bu köşede “Nasıl Kazanırız?” sorusuna dönük yanıtlar aradım. Bugün farklı bir sorudan hareket edelim. “Hangi hataları yaparsak kaybederiz?” sorusuyla ilgilenelim. Çünkü bu soru da, “Nasıl Kazanırız?”ın bir parçası.

Bunu yaparken de yine dünya sisteminin geçirdiği dönüşüm ve kriz aşamasına uygun olarak yükselen eğilimler içinden bakmayı öneriyorum.

Neden? Çünkü dünya sisteminin bir parçasıyız. Bir yanda kapitalist sistemin krizinin liberalizmin krizine dönüştüğü Batılı merkezlere; diğer yandan kuvvet dengesinin giderek kaymaya başladığı Asya coğrafyasına yakınız. Büyük kırılma ve geçiş süreçlerinin dünya genelindeki tüm iktisadi, jeopolitik ve siyasal etkilerine açığız. Ve ayrıca dünyada yükselen dalgayı hep okuyan, hep buna göre pozisyon güncelleyen; bu genel siyasal eğilimle hep atbaşı giden bir iktidar bloğu ile karşı karşıyayız.

Referandumla ilgisi? Her referandum eninde sonunda sadece Evet ile Hayır arasındaki iki basit tercih gibi gösterilse de, bunun ötesindedir. İki farklı politik stratejinin, ideolojik pozisyonun karşı karşıya gelmesi ve bunlardan birinin kendi stratejisini diğeri karşısında genişletmesi ya da karşı tarafı siyasetsiz-stratejisiz mindere göndererek zaferini ilan etmesidir sözkonusu olan. Öyleyse dünya sistemindeki kırılmanın siyasal etkilerini referandumlar üzerinden okuyalım; sonuçlar çıkarmaya çalışalım.

4 Referandum Tek Sonuç

Bu çerçevede 2016 yılında gerçekleşen 4 kritik referanduma bakalım; önce rüzgarı doğru saptayalım. İlk referandum 6 Nisan 2016’da Hollanda’da gerçekleştirildi. Halka “AB ile Ukrayna arasında Bir Ortaklık Anlaşması Yapılsın mı?” sorusu soruldu. Sonuçta, şu anda anketlerde Trump rüzgarını da arkasına alarak birinci görünen sağ popülist Özgürlük Partisi tarafından referandum minderi kuruldu. Ana zıtlık stratejisi sağ popülist strateji ekseninde göçmen karşıtlığı, ulusüstü yapılanma olarak da AB karşıtlığı üzerinden belirlendi. Hayır oyu bu çerçeveyle özdeşleştirildi. Evet cephesi apolitikleştirildi; kararsızlar sandıktan uzaklaştırıldı. Katılım düşük de olsa sandıktan yüzde 61 oranında Hayır çıktı. Özeti; sağ popülistler kendi tezlerinin Hayır etrafında görünürleşmesini sağladı; kısmi özellikler taşıyan bir soruyu, kendi genel stratejisi içerisinde anlamlandırdı.

İkinci referandum 23 Haziran 2016’da Birleşik Krallık’ta gerçekleştirildi. Brexit referandumu olarak bilinen bu oylamada “Britanya AB üyesi olarak kalsın mı, kalmasın mı?” sorusu soruldu. Anaakım merkez siyasal partilerin giderek birbirine benzediği Ada’da “çıkalım” cephesinin öncülüğünü sağ milliyetçi popülist Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) neredeyse tek başına ele geçirdi ve seçimlerde elde ettiği sonucun çok daha ötesine geçen bir siyasal pozisyona doğru etki alanını genişletti. UKIP çözülen merkezi, liberal uzlaşmanın aşınmasını fırsata çevirdi; yükselen memnuniyetsizlikleri AB projesi üstünden liberalizme, kozmopolit-ulusüstü ideoloji ve yapılanmalara doğru öfkeye çevirdi. Ve kazanan “sürpriz” şekilde “Çıkalım” cephesi oldu. Yüzde 52 destekle.

Üçüncü referandum: kendisine rol-model olarak Putin’i alan Macaristan Başbakanı Orban Avrupa Birliği’nin üye ülkelere yerleştirilecek göçmen sayılarını belirlemesine/kota uygulamasına karşı ülkeyi 2 Ekim 2016’da referanduma götürdü. Soru özünde “AB, Macar Parlamentosu’nda onaylanmadan Macaristan vatandaşı olmayan kişilerin Macaristan’a yerleştirilmesine karar versin mi?”ye dönüştürüldü. İktidar partisi göçmenler üstünden memnuniyetsizliği sağdan, yine milliyetçi seferberlikle popülerleştirdi ve politikleştirdi. Göçmen sorununu Avrupa Birliği, liberalizm ve ulusüstü küreselleşme modeline karşı pozisyonunu genişletecek bir stratejinin içine yerleştirerek sandığa taşıdı ve bekleneceği üzere yüzde 98 Hayır oyu çıktı; yani “AB karar vermesin”. Bu plebisit görünümlü referandum, iktidardaki milliyetçi popülist bloğun hegemonya sahasını genişletmesi için biçilmiş kaftandı; sonuç istedikleri gibi oldu; katılım düşük olsa da.

Söz edeceğimiz son referandum Aralık ayında İtalya’da gerçekleşti. İktidardaki merkez sol Demokrat Parti’nin lideri Renzi bir anayasa değişikliği teklifini gündeme getirdi. Paket, “krizden sonra daha hızlı karar vermeliyiz; yasama organının bazı yetkilerini budayalım ve yürütmeye devredelim” şeklinde özetlenebilecek bir anayasa değişikliği öneriyordu. Renzi “Hayır” çıkarsa görevi bırakacağını söyleyerek siyasal kariyerini bu referanduma bağlayan bir stratejiyle ülkeyi sandığa götürdü. Kuzey Ligi, Berlusconi’nin partisi, yükselen popülist parti 5 Yıldız Hareketi Hayır kampanyasını örgütledi. Solun etkisi olsa bile; referandum minderi açık şekilde popülist parti ve hareketler tarafından belirlendi ve sonuçta yüzde 59’luk oy oranıyla Hayır seçeneği kazandı; Renzi görevi bıraktı.

4 referandum, Batılı merkezlerde ekonomik krizle siyasal krizin içiçe geçmeye başladığının göstergesiydi. Merkezi tutan iktidar bloğunun ideolojik harcı olarak liberalizm gerilemekte; ulusüstücülük, küreselcilik dalgası geri çekilmekte ve karşısında çoğu zaman ırkçı milliyetçilikle de içiçe geçen bir sağ popülist strateji yükselmekte. Bu dalgaya Trump’ın ABD Başkanı olarak göreve başlamasıyla birlikte 2 haftada yaptıklarını da eklemek mümkün.

Öyleyse sadeleştirerek şunu söyleyebiliriz: Geçtiğimiz yılın referandumlarına bakarak bile yükselen eğilimi saptayabiliriz.

Türkiye’ye Etkisi

Buradan şimdi bize gelelim. Bizdeki referandum sürecine.

Baştaki soruyu tekrar sorarak: İçine yerleştirerek okumayı önerdiğimiz çerçeveden tekrar bakarsak, nasıl kaybederiz?

Soruya yanıt için yükselen “milliyetçi popülist” dalganın bizdeki siyasal süreçlere nasıl yansıdığını saptayalım.

Referanduma bizi taşıyan iki parti var: Ağırlığını Saray merkezli AKP oluşturuyor; diğer yanını Bahçeli’nin MHP’si. Bir süredir yazılarda anlattığımız üzere, iktidar bloğunun hakim ideolojik tutkalı İslamcı dozu daha da belirginleşmiş bir milliyetçilik ideolojisi.

Popülizm unsuruna gelince. AKP’nin kuruluş ve iktidara geliş süreci bu popülist pozisyonu anlamak için ideal. 2001 Krizi sonrası çözülen merkezdeki boşluğa doğru yürümek isteyen Siyasal İslamcı hareketin ABD desteğini arkasına alarak içeride sağ popülist strateji geliştirdiğini biliyoruz. Popülist strateji kriz dönemlerinde güçlenir; AKP bunu iyi kullandı. İktidar bloğundaki sarsılma ve çatlaklardan yararlanarak kendisini “Halk”ın temsilciliğine yerleştirdi; “bürokratik vesayet”e, “statüko”ya karşı “Halk”ın sözcüsü olarak iktidardayken bile bir muhalefet partisi gibi konuşmayı sürdürdü. Sonuç olarak hedefinde, iktidar bloğundan dışlanmış sermaye fraksiyonlarının “Halk”ı arkasına alarak iktidar bloğunu zorlaması ve krizle birlikte sarsılmış blokta kendisine yer açması vardı. Adım adım gitti; başardı. Popülist strateji; AKP’yi İslamcı tabanın çok daha ötesinde bir siyasal destek oranına doğru genişletti. AKP bu destekle iktidar bloğunun merkezine yerleşti. Kendisi statüko oldu.

Şimdi popülist unsurlar belirleyici olsa da, bugün AKP’yi ve ittifaklarını birleştiren ana ideolojik maya, artık “Devlet”e, Statüko’ya karşı “Halk” değil, “Halk”a karşı “Devlet-Statüko” stratejisiyle biçimleniyor. Diğer bir ifadeyle; iktidara gelip yerleşmeye çalıştığı dönemde popülist strateji, AKP’nin hakim güç/iktidar bloğuna karşı “Halk”a yaslanarak kendisine iktidarda yer açma arayışının ürünüydü. Oysa şimdiki arayışı, artık merkezine yerleştiği devletleşmiş iktidar bloğunu birarada tutmak; bu bloğu muhafaza etmek. Devletleşme aşamasının doğal sonucu bu. Tam da bu nedenle artık iktidar bloğunun ideolojik tutkalı milliyetçilik. Ana stratejisini de buradan kuruyor. Devletleşmeden önce “bürokratik devlet” iktidarına karşı “Halk”ın sözcüsü. Devletleştikten sonra “milliyetçi stratejinin dışında kalan terör, şer odakları”na karşı “Milli Cephe”nin liderliği. Bu bir yanıyla iktidara tüm sorunları kendi dışındaki aktörlere yükleme; sorunları “iç ve dış düşman”lara yıkarak kendini aklama ve bu sayede de oluşturduğu minderi “Yeni İstiklal Savaşı ittifakı” olarak sunma şansı veriyor. Popülist mi, İslamcı mı, milliyetçi mi? İktidar bloğunun şu an harcı açık ki Milliyetçilik.

Artık popülist dinamik sadece liderin doğrudan Halk’a seslenmesi ve önerilen anayasa değişikliğiyle birlikte topyekün bütün Halk’ın egemenliğinin tek bir kişinin bedeninde cisimleşmesi önerisinde görülebiliyor. Ancak ana antagonizma/zıtlık minderinin artık AKP’nin başını çektiği şekilde “Halk” ve bunun karşısındaki “Statüko” zemininde kurulmadığı açık. Ve hatta şimdi minder tam tersi konumlanıyor. Evet tutumu her kademesinden memurun, kaymakamından rektörüne yöneticinin, devlet kadrolarının; yani “statüko”nun görüşüyle özdeşleşirken; Hayır tutumunun bu boşlukta “Halk”ın pozisyonuyla özdeşleşmesi için yeni bir kapı açılıyor. Evet “statüko”, Hayır “halk” tercihi. Evet “egemenliği tek kişiye devretme”; Hayır “egemenliğin Halk’ta olması” tercihi. Sağ’ın popülist damarının devletleştiği bu ortamda; ilerici yeni bir Halkçı stratejinin imkanlarının doğduğunu ve yaklaşan krizlere bu stratejiyle hazırlanmak gerektiğini uzun süredir yazıyorum. Bu referandumu bu bakışla okumazsak; referandum sonrasında Evet de çıksa Hayır da çıksa karşı taraf yine pozisyonunu politik olarak tahkim edebilecek. Siyasal bir alternatifi güçlendirmeden, görünürleştirmeden sağlanan her kazanım; 7 Haziran’ın nasıl olup da 1 Kasım’a dönüştüğünü unutmak anlamına gelir.

Bir avantajdan söz ettik önce. Toparlayalım: Dünya genelinde kriz dinamikleri merkezi, merkez siyasetleri, tutumları ve liberal uzlaşmayı sarsıyor. Bu sarsılmadan en çok yararlanan siyasal strateji ise, ilerici-halkçı sol seçeneklerin kendi minderlerini kuramayacak kadar zayıfladığı koşullarda, kendisini çözülen iktidar bloğuna karşı “Halk”ın sözcüsü konumuna yerleştiren sağ popülizm oluyor. Milliyetçi dozu oldukça güçlü olan bu popülist strateji 4 referandumdan da galip çıktı. Bizdeki referanduma yansıması? Bizde bu pozisyonu (Milliyetçi Popülizm) iktidar bloğu temsil ediyor; avantajlılar. Diğer yandan bu pozisyon içinde Popülizm damarı giderek zayıflarken; Milliyetçi tasarım giderek güçleniyor. Millet tasarımını tek bir kişide cisimleştirme projesine dönüşen bu strateji artık popülizmden çok faşizmle yakın bir mesafede. Bu da iki avantaj doğuruyor: Bir; boşalan popülist strateji alanına, yaklaşan ekonomik-siyasal krizler dalgasını düşünerek, ilerici bir hamleyle bugünden, bu referandumda “Hayır” ile “Halk”ın çıkarlarını özdeş kılacak bir kampanya ile yerleşmeye başlamak. İki; giderek faşizm özellikleri taşımaya başlayan siyasal rejimin Halk’ın sosyal çıkarlarına, Halk egemenliğine karşı pozisyonunu görünürleştirmek. Mümkün mü? Mümkün. Zamlar, işsizlik, hayat pahalılığı üstünden Hayır’ı sosyal alanda “Seçkinler”e karşı “Halk”ın tercihiyle özdeşleştirerek; Hayır’ı siyasal alanda “tek kişi”nin egemenliğine karşı “Halk egemenliği”yle özdeşleştirerek; Hayır’ı İstiklal Savaşı veren 1920’nin Güçlü Meclis’iyle ve oradaki birliktelikle özdeşleştirerek. Özetle; parçayı bütün yapacak; kazansak da kaybetsek de siyasal güç biriktireceğimiz; kuvvet dengesini sarsabilecek yeni bir strateji. İktidarın devletleşmesine, elindeki tüm imkanlarına rağmen bu sarsıntı mümkün.

“İyi de; yine ‘Nasıl Kazanırız?’ı anlattın; soru bu değildi”. Şimdi oraya gelelim. Bırakalım karşı tarafın ne yapacağına göre hesabı; asıl biz hangi stratejik hatayı yaparsak kaybederiz bütün bu imkanlar içinde?

Apolitizm ve Liberalizm

Çok açık. Apolitizm ve Liberalizm baskın gelirse kaybederiz.

Açalım: Gördüğüm ve sezdiğim kadarıyla iki ana damar özellikle riskli. Böyle fırtınalı, krizli dönemler halkın alternatifsizlik karşısında yine “mevcudu” güçlendirmeye yönelebildiği dönemler. Apolitizm, yani siyasetsiz bir HAYIR stratejisi düşünülenin aksine bu referandumun son aşamalarına doğru Saray’ın en büyük avantajına dönüşecek. Neden?

Evet cephesi de “ülkenin kötüye gittiği” tezini işliyor. Fakat bu kötüye gidiş karşısında bir önerisi var: “verin diktatörlüğü, çözelim” diyorlar. Sorunların “demokrasi”yle çözülemeyeceği; kaldı ki bu yolla çözebileceğini söyleyenlerin yakın vadede iktidar olmasının mümkün olmadığı algısının referandum sandığı yaklaşırken pekiştirilmesine dönük bir stratejileri mutlaka olacaktır. 7 Haziran’ın nasıl 1 Kasım’a dönüştüğünü tekrar hatırlayalım. Bu yüzden; seçmen gözünde Evet “en kötü politik öneri, politikasızlıktan iyidir”e doğru evrilir ve yine Evet, iyi kötü Politik bir Çıkış Rotası’yla, Hayır ise siyasetsizlik ile özdeşleşebilir. Böylece tersine dönmeye başladığını belirttiğim “Statüko” ile “Halk” zıtlığı yeniden iktidar bloğu eliyle tesis edilir; “Hayır” ile “Statüko”; kötüye gidiş karşısında mevcudu olduğu gibi muhafaza etme görüntüsü üst üste biner. Kesin kaybederiz. Bu bir.

İkinci nokta; liberalizm. Liberalizm antagonizmaların; yani siyaseti belirleyen sosyal, siyasal zıtlık zeminlerinin askıya alınmasıdır. “Herkese seslenme” stratejisiyle, hiç kimseye seslenememe hali de diyebiliriz. Ve yazı boyunca anlattığım üzere; bu zemin tüm dünyada sarsılıyor. Önerdiğim ilerici popülist strateji ise; Halk’ı birleştirirken bir boyutuyla da bir kesimi dışlamaya dayanır. Sağ popülizm bunu göçmenlere, Müslümanlara karşı gerici bir içerikle yapıyor. İlerici popülizm ise Halk’ı Hayır’da birleştirirken bunun karşısına mutlaka başka bir dışlayıcı içerik koymak; örneğin Evet’i elitlerin, tuzukuruların, ihale zenginlerinin, reklam ve transfer baronlarının, halk egemenliğine karşı gelenlerin pozisyonuyla özdeşleştirici bir dışarı yaratmak zorunda. Aksi durumda referandumun zıtlık minderini, elindeki kuvvetli devlet imkanlarının da yardımıyla yine iktidar bloğu alacak (Evet’i çıkış, değişim, kurtuluş ile; Hayır’ı terör, darbe, kriz ile özdeş kılacaklar) ve üzülerek söylüyorum ki, anketlerde bugün HAYIR önde gözükse de Evet kazanacak.

Diğer yandan sadece “diktatörlük, tek adamlık geliyor” diyerek geliştirilecek bir liberal strateji de kaybettirir. Karşısındaki milliyetçilikle tahkim edilmiş iktidar bloğuna kazandırır. Demokrasi, kuvvetler ayrılığı, temel hak ve özgürlükler değil kastettiğim; bir ideoloji ve strateji olarak liberalizm. Liberalizm ile demokrasi özdeşliği tüm dünyada sarsılıyor. Ekonomik kriz dinamiklerinin tetiklediği; bizde de yavaş yavaş uç vermeye başlayan bu sarsıntı iktidar bloğunu faşizme benzer bir model etrafında sınırlı liberal demokrasiyi yıkmaya götürüyor. Ve bu sayede kendisini “kötüye giden, mevcut halden memnuniyetsizliğin arttığı” bir ortamda yine “değişimci” olarak yansıtabiliyor. Öyleyse?

Hayır kampanyası boyunca, bu kampanyanın örgütlenme şekliyle, meclisleriyle, platformlarıyla, halkı birleştiren stratejileriyle başka bir yönetim şeklinin, alternatif program ve iktidar seçeneğinin mümkün olduğunu göstermeyen; halkı en geniş zeminde birleştirirken Hayır etrafında diktaya karşı başka bir siyasal modelin olanaklarını inşa etmeyen her strateji eninde sonunda kaybeder.

Özetle; iyi kötü bir politik reçetesi olan iktidar bloğuna karşı apolitik bir HAYIR örgütlersek kaybedeceğiz. Kötüye gidişe karşı bir değişim reçetesi olan iktidar bloğuna karşı Hayır diyerek sadece kötüyle özdeşleşmeye başlayan mevcudu savunmaya başlarsak kaybedeceğiz. Liberalizm ekonomide ve siyasette çözülürken liberal strateji yerine ilerici-Halkçı bir demokratik model geliştirmezsek kaybedeceğiz.

Baştaki sorunun yanıtı bu. 4 Avrupa referandumundan çıkan ders budur. Bu referandumlarda oluşan genel siyasal çizginin 2017’de Türkiye ile devam etmesi olasılığına karşı yazmak görevdir.

Deniz Yıldırım - @denizyildirim79

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      1234567
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)