• BIST 116.879
  • Altın 162,461
  • Dolar 3,8104
  • Euro 4,6449
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara 5 °C
  • İzmir 11 °C
  • Adana 9 °C
  • Antalya 12 °C

Nihat Ziyalan

Sami Günal

İlk aşkımı yazma dürtüsü epeydir içimde depreşiyordu ama bir türlü denk getirememiştim. Sırılsıklam âşık olduğum o genç kız, Yeşilçam’ın sarışın ela gözlü yıldızlarından biriydi. Acımayla karışık eziyet veren bir aşktı benimkisi. Neyse… Bu aşk hikâyemi başka bir yazıya saklayacağım. İlk aşkımı anlatacağım o yazımın sadece başlığını vermekle yetineyim:

“Arzu’ya Âşıkken, Mine’ye Göz Kırpıyordum.”

Hem asıl aşkıma hem de ihanete durup göz kırptığım gizil aşkıma Yeşilçam’da yapılmadık kötülükler kalmamıştı. Kimler yapmadı ki? Güngörmüş iyi aile çocuğu starlardan tutunuz da sinemanın tüm “Kötü Adam”larına kadar... O nedenle Yeşilçam’ın bu “Kötü Adam”larına karşı mesafeli dururum. Filmlerdeki kötü adamlara bir de “Karakter Oyuncusu” demezler mi! Bunlar ne biçim karakterler ki içimi acıtırlardı böyle?

Sonra, bir gün öğrendim ki meğerse benim aşkıma kötülük yapmayan bir “Kötü Adam” varmış! Şöyle anlatıyordu kendisini:

“1980 yılında Yeşilçam’da film çekimi bıçak gibi kesildi. Bunu fırsat bilen kimi yapımcılar seks filmleri çekmeye başladılar. Bir gün telefonum çaldı. Arayan, bir film şirketinde çalışan, Fethi Naci'nin karısı Emel'di. O zamanki karımdan ayrılmış, birdenbire kötü duruma düşmüştüm. Aramızda şöyle bir konuşma geçti: ‘Soyunur musun Nihat?’ ‘Nasıl yani?’ ‘Bizim şirket seks filmleri çekecek. Hemen aklıma sen geldin. Çok para kazanırsın, bütün sıkıntıların biter.’ ‘Yapamam Emel.’ Bu konuşmadan sonra benim için Yeşilçam defterinin kapandığını anladım.”

Ekmek yokluğuna daha fazla dayanamaz ama geri de dönmez. Soyunmayı reddettiği için Yeşilçam’ı bırakıp hamallık yaptığı yıllar bile olmuş. Çaresizlik içinde yurtdışında bulunan kardeşlerini arar ve kendi ifadesiyle kısmetine kangurular ülkesi düşer.

Bu “Kötü Adam”ı çok sevdim. Halen de kötü adam diyorum. Hadi itiraf edelim! Sinemanın “Kötü Adam”larından kaçının adını biliriz? Onlar, zihnimizdeki tüm melanetlerin(!) birer siluetidirler. Benim çocukluğumun geçtiği Anadolu kenti ve çevre illerdeki halkın geliştirdiği sinema edebiyatında “yardımcı” ya da “karakter” oyuncusu diye bir tanımlama yoktu. Halk dilinde bunların topyekûn namı diğer adları: “Silikler” idi. Yanlış bir yakıştırma da değildi hani! Sanatın yükünü çekerken sanat içinde ötelenmeyi, belirsizleşmeyi halk sezgisiyle ifade eder şekilde ad takılmıştı bu emekçilere.

Bu “Kötü Adam” aynı zamanda bir şairdir. Şair kimliğiyle “Kötü Adam” şiirindeki dizelerinde bu acı sıfatlandırmaları şöyle seslendirir:

“Esas oğlan dığıdık dığıdık / Kızı kurtaracak elimden”

Benim ela gözlü aşkıma kötülük yapmamak için terki diyar eyleyen bu “Kötü Adam”a yanaşmamın yüreğimdeki travmanın sağaltımına katkısı olabilirdi. İş edindim, düştüm hayat hikâyesinin peşine.

İsmini öğrendim ki a a, ben bu adamı tanıyorum! Hem de çift tanıyorum. Bir isim benzerliği değilmiş. Tıpa tıp ikisi birmiş. Bu kötü adam bizim bildiğimiz şair, öykücü, romancı, yazar Nihat Ziyalan’ın ta kendisiymiş.

231185_10150180061681356_1684826_n.jpg

Şimdi daha da bir merak saldı beni. Kim bu… Bir gövdedeki iki kişilik?

Tümden sanatçı bir adam bu! Adanalı bir şalgamcının oğludur. Kıtlık yıllarının çocuğudur. O yılları bana, “Kıbrıs Savaşı” günlerinin güney kentlerimizdeki atmosferini anımsattı. Çocukluk yılları; Hitler’in gazabına uğramış olan ülkelerden gelen haberlerin korkusuyla gaz lambalarının kısıldığı, pencerelerin bezlenerek karartmaların yapıldığı yıllara denk gelir. O kıtlık günlerinde, güneyin hayatlı (avlu) dediğimiz geniş ortamlı evlerinde Kürt, Ermeni, Arap komşularla paylaşımın ne olduğunun hazzına vararak büyümüştür. Kendisi zaten çok kültürlü bir aile ortamında dünyaya gelmiştir. Çerkez bir baba, Kürt anne… Anadolu Devrimi’nin kültürüne bağlı olarak gelişen kişilikli bir yaşam!

Gençlik yıllarına gelecek olursak… O da “Bereketli Topraklar Üzerinde” bağımsız bir başaktır diğerleri gibi. Üç başak bir aradadır. İleride katılacağı sinemada kendine has cumhuriyetini oluşturma yeteneğini taşıyan Yılmaz Güney; “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan” Anadolu’nun bin yıllık demlenmiş bilge adamlarından şair, yazar, düşünür Özdemir İnce ve tabii o.

Yılmaz Güney’in dostluğunu, Kanal Köprü’de çocuklar çimerken (yıkanmak) devşirmeye (tanışıklığa) başlar. Okuldan kaçıp Kanal Köprü’de suyun akışına bakarak yağlıboya resim yapmaya çalışırken karşıdaki grup içinde birine gözü takılır takılmaz spontane selamlaşırlar. O çocuk yanına gelir. Isırdığı hıyardan Yılmaz’a da verir. Dostluk o dostluk!

Şiirde “İkinci Yeni" akımının başladığı zamanlar liseye ulaştıkları zamana denk gelir. Mersin’de, Özdemir İnce diye bir genç ses yükselmeye başlar. Özdemir’i görmeye gider. Kolunun altında Rimbaud’un, Sartre’ın hem de Fransızca olan kitapları ve ağzında piposu eksik olmayan gepegenç bir şairle karşılaşır. Kendilerine has üsluplarıyla birazcık ayrıksı oldukları için “İkinci Yeni” içine alınmazlar ama İkinci Yeni’yi özümseyerek kendi şiirlerini sürdürmeye devam ederler. Nihat, Özdemir İnce’nin sanatına karşı aşırı güven ve iltifat göstermektedir. Onu dünyanın sayılı şairlerinden biri olarak görür. Madem öyle yeri gelmişken Özdemir İnce’nin geçtiğimiz günlerde yayınlanan ve “Benim 80 yaşımda kendime armağan ettiğim şiir kitabım.” dediği “Opera Kahkahası” kitabından iki dize alalım dimağımıza estetik bir gedik açmak için.

“Önümden çok geyikler geçti yavrularıyla birlikte / Gözlerimle bile nişan almadım hiçbirine”

Bu derin imgeleme karşısında şapkamı çıkarttım bile bu bilge adama.

Kan kardeş olup o derece kaynaşan bu üç adam, kıyasıya sanatsal tartışma ve eleştirilere girerler birbirlerini tamamlayıp geliştirmek için.

Bir gün bu üç kan kardeş, o lise çağlarında Adana’daki bir kebapçıda şarap eşliğinde tikeleri yuvarlarken içlerinden birisi, “On yıl sonra bizi bütün Türkiye, yirmi yıl sonra bütün dünya tanıyacak." der ve şerefe kadeh kaldırırlar. Yan masada, “Gençlik böbürlenmesi işte!” diyen ehlikeyif adam ileriki yıllarda yanılacağını nereden bilsindi?

Sanat yaşamına hepten geçebiliriz artık... Yılmaz Güney, kendi cumhuriyetini kurmak üzere Yeşilçam’a geçer. İyice ünlenmiştir. Dayanışmacılık ruhunun tezahürüyle can arkadaşının zorlaması sonucu Nihat da artık sinema sanatının içindedir. Yılmaz, Nihat’ın bir star olmasını çok arzulamaktadır. Kendisi de ister elbette! Yılmaz, Nihat’ın ilk filmi olan “At Hırsızı”nda ona çok güzel bir rol yazar. Şans bu ya attan düşerek kolunu kırar. Nihat’ın deyimiyle, “Böylece daha başlangıçtayken starlığının kolu kanadı kırılmış olur.”

nihat-ziyalan-yilmaz-guney-sinematik.jpg

Yeşilçam prodüksiyonunda ve Türk izleyicisinin zihninde yazılmamış bir kural var. Aktörün, çok çeşitleme bir kişilik olduğu düşünülemez. İyi hep iyi; kötü hep kötü. Komiklerin hep komik olmasının beklenildiği gibi. “Kötü Adam”ı oynadıktan sonra “İyi Adam”a geçmek çok zordu. “İyi Adam” olamadı. Çünkü açlık ağır basmıştı ve aceleyle “Kötü Adam”ı oynamak zorunda kalmıştı. “Kötü Adam” olarak çoğunlukla Yılmaz Güney’in filmlerinde oynamıştı. Sinemanın krize girmesiyle birlikte 150 filimden sonra aktörlük hayatını, girişte kendisini tanımama yol açan aktardığım o beyanı üzere bitirir.

16939429_10154174270601356_2240532333086275124_n.jpg

Edebiyata tümden yöneliş… Yukarılarda belirttiğimiz gibi Nihat aslında aktörlüğünden önce şairdir. İlk şiirini daha 17 yaşındayken Dumlupınar Denizaltısı faciası nedeniyle yazar. O arada da aktörlüğe soyunur.  Adana Şehir Tiyatrosu ve Ankara Sanat Tiyatrosu'ndan sonra çocukluk arkadaşı Yılmaz Güney’in teşvikiyle sinemaya başlar. Tekrar belirtelim ki tam da sinemayla düşünmeyi öğrenmeye başlamışken kendisini sevmeme neden olan yukarıdaki o beyanıyla sinemaya veda eder.

Avusturalya’ya gidişi ekmek kaygısı temelliyken sadece karın doyurmanın insanı var etmeye yetmeyeceğini düşünür ki içindeki ses ona, “Yazacaksın ve anadiline yapışacaksın.” der. Anadiline o kadar bağlılık gösterir ki İngilizce yazmamak için İngilizceyi çok iyi öğrenmek istemez. Anadiliyle var olmayı seçer. Kaldı ki özünü hep diri tutmak için evinde bir Adanalı gibi yaşamaktadır. Adana yemekleri, şalgam, şalvar eşliğinde... Duygularını ancak anadille dile getireceğine inanmaktadır.

Yaşamı ve sanatını sürdürmesi için talih ona İstanbul’da olduğu gibi yine Avustralya’da da -tren yollarında- hamallık verir. Avusturalya’ya minnettardır. Hem sanatını sürdürmesine hem de “geldiği yeri içinde yaşatmasına” engel olmadığı için. Şiirler, öyküler, romanlar üreterek halen sanatını devam ettirmektedir. Aktörlüğünden ziyade yazdıklarının “kendisi” olduğunu ifade etmektedir. Sanatı, “hayatın kırışıklıklarını biraz olsun katlanır kılmak” için yürütülen bir faaliyet olarak görmektedir. Sanatını yaparken halkçılığı ön planda tutar. O kadar ki sırf “seçkinler” için yazmayı suç kategorisine alacak kadar keskin yaklaşımlar sergiler.

Rıfat Ilgaz’ın, yaşamın anlamını ve tadını sürekli kılan, umutsuzluğa yer bırakmayan “Dört Mevsim” şiiri var:

“Yüzyılımı dörde böldüm / Her bölümü bir mevsim / Biri kaldı, üçü gitti / Yazı gitti, güzü gitti / Karlı, tipili kışı gitti / Yemyeşil bir bahar kaldı”

Benzer bir umut havası taşımayı Nihat Ziyalan’ın şiir sanatında da buluruz. Hem de ne bulma! Aşk olsun!

“Şiirimle / yaşlanmayı gençleştiriyorum”

Zamanın daralmışlığına, acımasızlığına vurgu yaparken aslında atalete sırt çevirmeyi; umuda ve yeniden her daim tazeliğe, zindeliğe gönderme yapmaktadır. “Yazan” olarak bu benim algımdır. Zira, şiiri adlandırmak/anlamlandırmak okuyucuya aittir. Devamla:

“Yapacak çok işim var / Şunun şurasında / Bahara ne kaldı”

Çukurova’nın bol ve engin manzarası ve geniş ağızları içinde bolca dimağ birikimleri yaparken, yazarlığı; tıpkı “Kısa Pantolonlu Sevda”da olduğu gibi şiirden öyküye, öyküden daha da derine ve tatlılaşmaya evrilen bir dille gide gide romanların içine yuvalanmıştır.

dsc01202.jpg

Evet, Nihat Ziyalan’ın özellikle çocukluk ve ilk gençlik hayatı yoksulluk ve yoksunluk içinde geçmiştir ama o yoksulluk ve yoksunluklar içerisinde “zenginlikler” çıkartan bir sanat kişiliğini doğurtabilmiştir.

Eh, tanımayanlarımız da tanımıştır artık Nihat Ziyalan’ı. Ha şiir, ha öykü, ha roman, ne fark eder artık, elinize hangisini alırsanız… En iyisi kendinize “Menekşeli Konak*” içerisinde bir oda ayırtarak hem yoldan gelip geçen “Kısa Pantolonlu Sevda*” heveslilerini izleyin, hem de ara sıra “Çapkın Çiçekli*” dizeler mırıldanın.

(*) Roman-Öykü-Şiir kitaplarının birer örnek isimleridir.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)