• BIST 107.202
  • Altın 145,263
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 29 °C
  • İzmir 31 °C
  • Adana 29 °C
  • Antalya 29 °C

Nurullah Ankut: Amacımız, Cervantes’in anlattığı gibi bir doğa bırakmak

Nurullah Ankut: Amacımız, Cervantes’in anlattığı gibi bir doğa bırakmak
HKP Genel Başkanı Nurullah Ankut: “Amacımız, Cervantes’in anlattığı gibi bir doğa bırakmaktır, geleceğe…”

Seçim döneminde adından sıkça söz edilen, Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanı Nurullah Ankut’a konuk oluyoruz. Nurullah Ankut’u ya TRT’deki 10 dakikalık seçim konuşmalarıyla ya da haber sitelerinde, evine otobüsle giderken çekilmiş fotoğraflarıyla tanıdı birçok insan. Taraflı tarafsız birçok insanın ilgisini çeken Nurullah Ankut hakkında bilinmeyenleri; çocukluğunu, gençliğini, ailesini, edebiyat-sanat-kültür konusundaki düşüncelerini, yanı sıra Hikmet Kıvılcımlı’nın yaşamındaki yerini ve ayrıca Halkın Kurtuluş Partisi hakkında bilinmeyenleri göstermek için yapıyoruz bu söyleşiyi.

Halkın Kurtuluş Partisi’nin Fatih’teki yerleşkesindeyiz. İçeri girer girmez çeşitli görevlerde birçok genç arkadaşla tanışıyoruz. Bizim gözlerimizse Nurullah Ankut’u arıyor. TRT konuşmalarındaki sert tavrı hepimizin aklına gelecektir. İçten içe biraz çekiniyoruz. Derken odaların birinden elinde çantasıyla görünüyor. Sıcakkanlı, sevecen, dilinden içtenlik akan bir Anadolu insanı karşımızda beliriyor. İlk dakikadan başlayarak engin bilgi birikimiyle bizi kendisine bağlıyor. Okurlar ayırdına varacaklardır; söyleşi boyunca gerek TRT konuşmalarındaki yumruğunu masaya vuran sert adamdan korkmamızdan, gerekse anlatışındaki akışı bozmak istememizden dolayı soru soramıyor, araya giremiyoruz. Yine de bütünlüklü, yararlı bir söyleşi olduğunu düşünüyoruz. Okurlar bu söyleşide sanattan siyasete, piyasa edebiyatından tarihe, geniş bir yolculuğa çıkacaklar. 

1961.jpgBİR BOZKIR ÇOCUĞUNUN YAŞAM KAVGASI

Emirhan Akman: Daha önce edebiyat ile ilgili röportaj vermiş miydiniz?
Nurullah Ankut: Vermedim.Edebiyat üzerine konuşmadık bugüne dek. Çünkü biz Felsefe okuduk. Bilim insanı olmak üzere İstanbul’a geldik, üniversiteye. Esas amacımız Felsefeyi bitirip, ondan sonra İlahiyat okumaktı. Bu arada Fiziği, Doğa Bilimlerini de okumak istiyorduk. Yani pozitif bilimi de bitirip insanlığın çözemediği sorunlar üzerine kafa yormak, o konuda insanlara ufuk açmak gibi bir amaçla geldik. O yüzden Felsefeye resmen kayıtlı olarak okurken, Fen Fakültesinin Fizik Bölümünde de dışarıdan, kayıt dışı derslere girdim. Fizik, en sevdiğim doğa bilimidir ve çok iyiydi derslerim. Derslere girmeme hocalar da itiraz etmiyordu. Sınavlarına da girecektim bilgi seviyemi ölçmek amacıyla. Ama bu arada devrimci olduk. Artık Felsefe dersleri dışında tüm zamanımızı devrimci faaliyete verdik. Bu sebeple de fizik derslerini takip etmeyi bıraktık.

Köyümüz yoksul bir köydü. Yoksul köyün orta halli bir ailesine mensuptuk. Köyümüzde okul yok... Doktor bilinmez... Benim beş kardeşim hep önlenebilir hastalıklardan, zatürre, difteri gibi hastalıklardan dolayı ölüp gittiler. Bir ben kaldım. Babam, şehre gidelim, şu kıran artığı çocuğu okutayım da adam olsun diye göçtü geldi sırf beni okutmak için. Köyümüzde okul olsaydı, göçmeyecektik ama ilkokul yok, bırak ortaokulu...

Konya’nın bir kenar mahallesine geldik. Babamın bildiği, şehirde yapabileceği tek iş hayvancılıktı. Bizim aslımız, kökenimiz Toroslar’ın iç tarafındaki eteklerinde kalan Konya’nın Bozkır ilçesidir. Yörüğüz. O yüzden mütevazı bir ahır yaptık, bir samanlık yaptık. Aile ekonomisi biçiminde, hepimiz çalışırdık, kışları da bir çoban tutardık, hayvancılık yaptı babam, onunla bizi besledi.

Şehre gelince üç kardeşim daha oldu. Onlar doktor yüzü görünce ölmedi, yaşadılar. Biz dört kardeşi hayvancılıkla besledi büyüttü babam. Namerde muhtaç olmadık. Yine yoksul mahalledeyiz tabiî. Babam özgüvenli, atak, cesur, yiğit adamdı; ekmeğini taştan çıkarır cinsten bir adamdı. Öyle olunca orta halli gelire sahip aileydik. Mahalleninse en iyisiydik. Kışları yoksul insanların, tabiî, o zaman fırından ekmek alma imkânı çok zayıf insanların, unu biter. Ne yapsın? Gelir anneme, “Atiye Abla un bitti.” derdi. Bizim unumuz köyden gelirdi. Köydeki tarlaları yarıcıya verdi babam. Oradan da unumuz, bulgurumuz gelirdi. Kavunumuz, karpuzumuz, nohudumuz, fasulyemiz, mercimeğimiz gelirdi. Anam verirdi. Yağı biten gelirdi, nohudu biten gelirdi... Onlarla paylaşmaktan zevk alırdık. Öyle olunca, öyle para pul... Onların peşine hiç koşmadık. Onlara hiç önem vermedik. Tersine insanların acılarını dindirmek, onları mutlu etmek daha çok haz verirdi bize.

Hikmet Kıvılcımlı’yla, Sosyalizmle tanışma

Emirhan: Şimdi sosyoekonomik durum bu… Sizin sosyalizmle tanışmanız nasıl oldu, öyle bir anınız var mı?
Şimdi oraya gelelim tabiî. İlkokulu bitirdim o arkadaşlarla beraber, Karacığan Kiremit Fabrikası’nda yazları çalışmaya başladım. Birinci sene, 1958 yazı, 175 kuruştu günlüğümüz. 1959 yazında 225 kuruşa çıktı günlüğümüz, yevmiyemiz. Çocuk işçiyiz biz. Babam, git çalış, demezdi ve aldığım ücreti de kesinlikle istemezlerdi. Ama onlardan, öyle bir onur, gurur, erdemi edindiğim için para istemek biraz ters gelirdi bana. Yediremezdik kendimize. Zaten ömür boyu hiçbir yoldaşımdan da bir borç isteyememişimdir. Oysa parasız kaldığımız çok dönemler oldu devrimcilik yaptığımız için, ama isteyemezdik, yapamazdık bunu bir türlü. Yani o bakımdan, hep çalıştım liseyi bitirinceye kadar. 15 günlük tatilde bile çalıştım ben inşaatta. İnsanın ruhi şekillenmesi, ahlâki, insani değerler, erdemler sisteminin oluşması o çağlarda oluyor yani. Öyle bir ruh teşekkülümüz, yapımız olduğu için buraya gelince bir anda devrimci düşüncelerle tanıştık. Devrimci düşüncelerle tanışınca mesela Emile Burns adlı bir İngiliz yazarın, “Marksizmin Temel Kitabı” diye bir kitabını okuduk. Bir anda çok etkileyici geldi bana. Kısa bir el kitabı, çarpıldım. Kendi kendime, mutlaka üzerinde uzun uzun düşünmeliyim ve Marks’ı da araştırmak üzere önüme koymalıyım, dedim. Okuma alışkanlığım var yani okumayı severim. Zaten o alışkanlık olmasaydı, bırakalım üniversiteyi, liseyi bile bitiremezdim. Mahallemiz kenar mahalle olduğu için esrar bol. Her türlü kriminal işlerin döndüğü bir mahalle. Arkadaşlarımız arasında, yaşıtlarımız arasında okula gidiyor olmaktan utanırdım. Yani okula gidiyor olmak... E, okuyup da ne olacak? O gözle bakılır yani… Kalem efendisi olacak...

Ortam bu, anlayış bu… Kaldı ki, üç kez okulu bıraktım. Hocalarla bir takışmamız olur, bir şey olur lanet olsun dersin bırakırsın...

1967-2-001.jpgSÖYLENTİLERİ YIKAN KİTAP

Okumayı sevdiğim için Marks’ı incelemeye karar verdim. İşte bu arada Hikmet Kıvılcımlı’nın, Usta’mızın, Önderimizin kitabıyla tanıştım: “Tarih Devrim Sosyalizm”.

Daha önce de sol ortama bulaşmışız yani “Marksizmin Temel Kitabını” okuduğumuz için kendimizi artık sosyalist sayıyoruz. Şöyle yaygın bir söylenti dolaşıyor gençler arasında:

“Yahu eskiler var ama onlar bir işe yaramaz artık. Mesela Hikmet Kıvılcımlı diye biri varmış, 22 küsur yıl hapiste yatmış, içeride dengeyi bozmuş. Şimdi artık ne dediğini bilmez hale gelmiş. Evinin bahçesine heykelini dikmiş, her sabah kalkıp heykeline selam veriyormuş. Bunları sol ortamdan temizlemek lazım, bunlarla solculuk falan olmaz.”

Yani böyle bir söylenti dolaşıyor. Biz de o genç içtenliğimizle buna inandık. Arkadaşlar hep söylüyor, demek ki böyle bir gerçeklik var, dedik. Kitabı görünce; Allah Allah, dedim kendi kendime, deli adam demek kitap da yazmış. Hele bir bakayım ne yazmış adam, dedim. Yahu açtım okumaya başladım, daha ilk sayfasından itibaren çarpıldım. Baktım, bırak deli bir insanın yazmasını, son derece mantıklı, tutarlı, sıkı bir mantık ağıyla örülmüş ve derin bir araştırmanın ürünü olduğunu belli eden; yoğun bilgilerle döşeli bir metinle karşılaştım. Bir kez daha çarpıldım. Bir anda o söylentilerin boş olduğunu anladım. Önyargılar yıkıldı kafamda.

Okudukça kitap beni daha da çarptı. Ve ondan sonra anladım ki, insanlığın başından geçenler, bilimin ışığında, bir belgesel gibi çok özenli, usta işi, gerçekten o işin uzmanı, bilimini yapmış insanların yaptığı bir belgesel somutluğunda gözlerimizin önüne seriliyor. O andan itibaren Hikmet Kıvılcımlı’nın diğer kitaplarını da okudum tabiî. O gün bugün önderimizin gösterdiği yolda ve onun açtığı bayrak altında kavgamızı sürdürüyoruz, yürütüyoruz.

Her insan, derim, eğer okuduğunu anlasa... Çünkü insanların bir kısmı okuduğunun, izlediğinin % 5’ini anlar, bir kısmı % 10’unu anlar, bir kısmı % 50’sini anlar. Ama % 100’ünü anlamak çok zordur ve çok enderdir okunanın, izlenenin tamamını anlamak. İçtenlikli olarak ve anlamak için olmak kaydıyla okuduğunu herkes anlayabilse, herkes % 100 sosyalist olur ve onların da tamamı Hikmet Kıvılcımlı’nın bayrağının altında birleşir. Bunu söyleyince ben, biraz abartılı geliyor insanlara. Yahu olur mu, tek Kıvılcımlı mı Türkiye’nin Devrimci Önderi?..

250px-hkp_genel_baskani.jpgO yüzden ben hep şunu diyorum; Kıvılcımlı’yı tanımamak, “Tarih Devrim Sosyalizm”i bilmemek, sadece devrimci açıdan büyük bir kayıp değil, insani ve entelektüel açıdan da çok büyük bir kayıptır. Kıvılcımlı’yı bilmeden bugünkü toplumu kavrayamazsınız. Böylesine güçlü bir ışık düşürüyor önümüze önderimiz. Ve İbn-i Haldun’dan, Marks’tan, Engels’ten, Lenin’den sonra dünyanın en büyük sosyal bilim insanıdır Kıvılcımlı. Ama bunu bizim küçük burjuva aydınlarımıza kavratamadık. Kavramazlar, anlayamazlar. İçtenlik olması gerekir kavramaları için ve sadece doğruyu bulma, araştırma, onu ortaya çıkarma, onu benimseme isteklerinin olması gerekir. O olmayınca göremezler. Okusa da anlamaz. Ben hep onu diyorum; bazıları okur % 5’ini ancak anlar. İşte o yüzden iddialıyız biz.

DEVRİMCİNİN SANAT VE EDEBİYATLA İLİŞKİSİ

Ubeydullah Günel: Burada devrimciyle edebiyat ilişkisine gelelim isterseniz.
Her şey gibi edebi eserlerin de bir biçimi vardır, bir de içeriği vardır.

Biçimi nedir? Bir edebi eserin biçimi, onun nasıl yapıldığının ortaya konmasıdır. Nasıl yapıldığıdır biçimini belirleyen. Özünü belirleyense; o edebi yapıtta, eserde ne anlatıldığıdır. Biçimle öz ikisi birleşir her şeyde. Bu bir müzik eserinde de, bir şiirde de, bir romanda da, bir hikâyede de böyledir, felsefede de böyledir.

Ben devrimciyim, biz devrimciyiz, içeriği konusunda konuşuruz. Çünkü içeriği nedir? Bir yerde bir eser nasıl meydana gelir? Herkes der ki, bu edebi eser benim ürünüm. Hayır, orada anlatılan içerik tümüyle size ait değildir. Orada anlatılan içerik... Toplumdan ve orada yaşadığınız, tanık olduğunuz, okuduğunuz, duyduğunuz, gördüğünüz olayların sizde bıraktığı izlenimleri siz ne yapıyorsunuz? Toplumdaki konumunuzdan kaynaklanan, yani hangi işi yapıyorsunuz, hangi statüye sahipsiniz, geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz, bir insanın konumunu bunlar belirler, işte, o konumunuzdan kaynaklanan dünya görüşünüzün ışığında süzgeçten geçiriyorsunuz. Yani tümüyle toplumdan edindiğiniz bilgileri, izlenimleri o süzgeçten geçirdikten sonra, onları estetik kurallar içinde ya da kalıplar içinde duygu yoğunluğuyla birlikte okuyanlara estetik haz verecek bir yapıda ortaya koyuyorsunuz. Edebiyat eseri budur.

"Sanat eserleri, insanın topluma bir tepkisidir."

İşte sanatçı, toplumda bu durduğu yere bağlı olarak oluşan dünya görüşüne uygun, toplumdan edindiği izlenimleri sanat formunda eserine döker ve bütün edebi eserlerde ve bütün sanat eserlerinde mutlaka topluma bir mesaj verilir. Orada savunulan bir dünya görüşü, bir ekonomik sistem, bir sosyal düzen vardır. Orada savunulan bir ahlâk sistemi vardır. Çünkü ahlâk da sınıflara göre farklılık gösterir. Ayrıca toplumdaki ahlâk da değişir süreç içinde toplumların değişimiyle paralel olarak. Ben tarafsızım, der bazı sanatçılar. O, ya hiçbir şey bilmediğinden böyle diyordur ya da içtensizliğinden. Mevcut egemen düzenle bir şekilde ilişkide olduğundandır. Ben tarafsızım dediğiniz anda ne oluyorsunuz? mevcut egemen sistemi tümüyle benimsiyorum, benim ona bir itirazım yok demiş oluyorsunuz.

Hâlbuki bütün sanat eserleri, insanın topluma bir tepkisidir. Biz devamlı, şu anda da, yolda yürürken de, bir otobüsteyken de, dolmuştayken de, işyerimizdeyken de sürekli dışarıdan etkiler alırız ve ona tepkilerde bulunuruz. Her an biz yürüyüşümüzle, duruşumuzla, giyinişimizle, kıyafetimizle, saçımızla, sakalımızla, bıyığımızla toplumdan aldığımız izlenimlerimizi kendi değerlerimizin süzgecinden geçirir ve yansıtırız topluma. Bir anlamda da hep kendi kişiliğimizi yansıtırız, ortaya koyarız.

Edebiyat eseri, kişinin ruhiyatının, değerler sisteminin, beğeniler sisteminin örtüsünü kaldırır, ortaya çıkmasını, görülmesini, anlaşılmasını, bilinmesini sağlar yani onu üretenin ne olduğunun, kim olduğunun ortaya çıkmasını sağlar. Tabiî bu ortaya çıkış bazen çok açık, bazen gizli, bazen dolaylı olur. Hani edebi eserlerde sözcükler, cümleler anlam katmanlarıyla yüklü olur. Onu okuyan da kendi ruhiyatına uygun şekilde anlar eserin vermek istediği mesajı.

Tabiî bütün bu dediklerimiz, yazarın içtenlikli olması kaydıyla geçerlidir. Yani ısmarlama eser ortaya koymamış olması şartıyla geçerlidir. Herhangi bir kişi ya da kuruma mesaj vermek, ona şirin görünmek arzusuyla eser vermemiş olması kaydıyla geçerlidir.

Eserinde dolaylı ya da dolaysız ortaya koyduğu her düşüncenin, kendisinin içtenlikle benimsediği öz düşüncesi olması kaydıyla geçerlidir. Bu tutum, yazarın fikir namusunun olmasını gerektirir. Sanatçının, eğer gerçek sanatçı olmak iddiasındaysa, olmazsa olmazı budur. Sanatta riyakârlık, ikiyüzlülük olmaz. Onu yapmak isteyenler gerçek anlamda sanatçı da, insan da sayılmazlar, sayılmamalıdırlar.

Bizim bu dünya görüşümüz, siyasi, sosyal, felsefi, dinsel anlayışımız hatta dilimiz, şivemiz hep nereden gelir? Hepsi bize toplumdan gelir.

O bakımdan, sanatçının tümünün kendisine ait veriler yoktur eserlerinde. Toplumdan aldığı izlenimleri, verileri, kendi dünya görüşünün süzgecinden geçirir; duygu yoğunluklu olarak, estetik kalıplar içinde, kurallar içinde ortaya koyar. O bakımdan sanat eserleri, sanatçının toplumdan aldığını kendi süzgecinden geçirip, kendi kalıbında yoğurup, kendi kalıbına döküp topluma geri vermesidir.

İşte Marks da aynen şunu der:

“İhtiyaçlarımızın ve zevklerimizin kaynağı toplumdur.” Devrimci edebiyat dedik… İşte ezilenden yana bir statüdeyse sanatçı, ister istemez, öyle bir amaç, öyle bir devrimci mesaj vermek istemese bile, toplumu öyle görüp, öyle değerlendirip ezilenlerin, çalışanların, alın teriyle geçim sağlayanların çıkarlarına, hak ve menfaatlerine uygun bir kalıba dökecektir, süzgeçten geçirecektir düşüncelerini, dolayısıyla da ortaya koyduğu eserini. Çünkü onun değerler skalası öyle bir şeyi emreder ve bizim toplumsal gerçekçi ya da devrimci eserler dediğimiz eserler ortaya koyacaktır. Ama gericilerin, asalakların, ezenlerin, sömürenlerin dünya görüşüne yakınsa, çünkü maddi hayatını öyle bir yer edinerek kazanmışsa, ister istemez o sanat da ne olacaktır, Gerici bir sanat olacaktır.

Devrimci ve gerici sanatların oluşmasının temeli budur. Buradan kaynaklanır.

Biz tabiî ki devrimci olarak, devrimci sanatı savunacağız. Ama devrimci sanat dediğimiz zaman bu, bizim eylemlerimizde yaptığımız, konuşmalarımızda yaptığımız gibi sloganlar atan bir sanat olmaz tabiî. Öyle olursa duygular orada güme gider. Estetik değerler güme gider. Engels diyor ki buna:

“Devrimci ruh, sanat eserinde elmadaki koku gibi olacak.”

1989-001.jpg

Ubeydullah: Çok güzel.
Öylesine sinecek ki her tarafına eserin... O çığlık atmayacak, slogan atmayacak, bağırmayacak. Ama onu estetik bir haz alarak izleyen her kişi, o devrimci mesajı ruhunda hissedecek.

İnsan dediğimiz zaman... Bir akıl varlığıdır insan değil mi? Bir de insanın bir yönü daha vardır; duygu varlığıdır aynı zamanda insan. Sadece akıl varlığı değil…

Ubeydullah: Yine buradan… Sanatçıda ve edebi eserde bulunması gereken özellikleri de çıkarabiliriz öyleyse…
Bir edebi eserin kaliteli olabilmesi için şu üç özelliği en üst düzeyde barındırması gerekir:

- Sanatçının topluma, dünyaya, yaşama ve insana dair temel gerçeklerin ayrımında olması, onları derinden kavramış olması gerekir.

- Bu gerçekleri yürekten gelen duygularla yoğurması, harmanlaması gerekir.

- Ortaya çıkan edebi malzemenin, çok yetkin bir dille, üslupla, bir başka bir deyişle güçlü bir özgün anlatımla ortaya konması, maddeleştirilmesi gerekir. Kalıba dökülmesi gerekir.

Marksist-Leninist olduğumuz için sanat eserinin içeriğini bir eleştirmenden daha iyi okuyabiliriz

Ubeydullah: Peki, ya okurun niteliğine değinecek olursak… Nitelikli yapıttan okur anlamayabilir sonuçta, hele mevcut düzende… Çünkü estetik bilinci, eleştiri düzeyi dumura uğramış…
Sanat eserinin içeriğini okumakta iddialıyız. Her sanat eserinin içeriğini yani ne diyelim; en bilinen, en ünlü, en iddialı edebiyat yorumcusundan, edebiyat araştırmacısından, edebiyat eleştirmeninden daha iyi okuyacak durumdayız. O da neden kaynaklanır? Soyut, kuru bir iddia değil. Çünkü insanlığın başından geçenleri, toplumu tümden bilmeden, o sanatçının öyle bir eseri, eserinde verdiği mesajı, tam olarak algılayamazsınız, anlayamazsınız sanatçının mesajını. İşte biz de bunu Türkiye’de, bir anlamda diyelim, dünyada en iyi bilen, bilecek bir teoriye sahibiz: Marksizm-Leninizm... Biz buna İşçi Sınıfının Kurtuluş Bilimi diyoruz. Bunun bir adı Tarihsel Materyalizm, bir adı Diyalektik Materyalizm. Bunu en iyi bilme iddiasında bulunan insanlarız. O bakımdan sanat eserlerinin içeriğini, mesajını da çok iyi kavrarız. Tabiî yanlışlık, hatalar insana özgü bir şey. Yanılmaz insan yok. Marks ne der:

“Mükemmel insan ölmüş insandır.”

Yaşayan insan mutlaka hata yapar.

Hz. Muhammed ne der:

“Her gün 70 defa Allah’ımdan af dilerim, tövbe ederim.”

Ben bile 70 kez tövbe ettirecek, kendimi affettirecek hatalar işliyorum, diyor. Siz asla mükemmel olamazsınız, diyor.

“DON KİŞOT, İNSANLIĞIN, KAYBETMİŞ OLDUĞU CENNETİNE YAKILAN BİR AĞITTIR”

Emirhan Akman: Burada sizin için kült eserlere gelelim...
Hepinizin de aklına gelebileceği gibi Cervantes’in “Don Kişot”u bunlardan biri değil mi? Hiçbir gerçek edebiyat dostu es geçemez, ıskalayamaz Don Kişot’u. Zaten modern romanın da…

Emirhan: Başlangıcı.
Başlangıcı ve babası yahut anası değil mi Don Kişot gerçekten de?

Hatta bazı edebiyat eleştirmenlerine göre, Don Kişot hâlâ aşılamamış. Bugün bile aşılamadığı iddiasında olan edebiyat otoriteleri var. Şimdi neden acaba Don Kişot denli güçlü bir eser ortaya kondu? Neden bu kadar çağlar boyunca, bak 1605’de basıldı Don Kişot. Kaç yüz yıl geçmiş?..

Ubeydullah: Shakespeare için de öyle deniliyor.
Shakespeare için de öyle. Ona geleceğim, Shakespeare’e de geleceğim. Şimdi dedim ya ben, insanlık bir milyon sekiz yüz bin yıl İlkel Sosyalist Toplumda yaşadı. Buna Komünal Toplum diyoruz biz. İlkel Komünal Toplum dememiz, onun ilkellik, kötüleyici hani Fransızlar pejoratif diyorlar ya...

Emirhan: Düşürücü anlamda değil.
O anlamda değil. Onun bugünkü sosyalist toplumdan ayrımını belirtmek için ilkel diyoruz. Yani doğal sosyalizm anlamında kullanıyoruz. İnsanlığın doğar doğmaz kendini içinde bulduğu sosyalizm anlamında. Bugünkü Sosyalizmi ise bilincimize çıkartarak kurmuşuz, Modern Sosyalizmdir bugün savunduğumuz.

Bunu herkes okur. Mesela Don Kişot’u okumayan mı var? Ama şurada neler anlattığını, anlatıldığını bizim dışımızda hiç kimse bizim gibi anlayamaz.

Cervantes… İlkel Komünal Toplumun ve onun değerlerinin savunucusu. Gönlünde o yatıyor ve bu şövalyesine, Don Kişot’una, o değerleri savundurtmak istiyor. Ama insanlık ne olmuş, nereye gelmiş?

Şövalye, bizim tarihimizdeki Alp, Gazi anlamındadır. İlkel Komünal Toplumun yiğit savaşçısı yani. Adaleti korumakla, gerçekleştirmekle görevli savaşçısı, Bahadırdır. Batıdaki Şövalyenin anlamı budur. Yani şövalyesine o değerleri savundurtmak istiyor ama feodal topluma girilmiş artık, şövalye değerlerini savunmak imkânsızlaşmış. Şövalyemiz de bu yüzden gülünçleşmiş yani her gittiği yerde insanları güldürmekten öte, alay konusu olmaktan öte bir şey yapamaz olmuş. Çünkü çağ değişmiş, toplum değişmiş. Yani Cervantes bunu anlatıyor. Yani İlkel Komünal Toplumdan, Feodal Topluma geçtiğini anlatıyor İspanyol toplumunun ve bu değişikliği anlatıyor, bu altüstlüğü, bu zıddına dönüşümü anlatıyor. Toplumu bu denli derinden kavrıyor Cervantes. O yüzden böylesine güçlü bir eser verebiliyor, sırrı burada.

Şimdi sıradan bir edebiyat eleştiricisinin, bu eseri bilmeyen bir edebiyat eleştiricisinin Don Kişot’un bu ruhunu kavramasına imkân yok.

1968-7.jpg

Şu kitap geçenlerde yayımlandı. Bu da Don Kişot’un öncülü. 1554’de yayımlanıyor. Pikareks denilen roman türünün öncüsü: “Tormesli Lazarillo”. Bunu da okuduğumuz zaman, biz o günkü feodal toplumun adeta panoramasını görüyoruz. Mesela edebiyat eserlerinin Tarihle, sosyolojiyle yakından ilgisi var. Edebiyatla iç içeler değil mi? Ama edebi eserlerin estetik yapısı, estetik anlayışı ve duygu yönü daha ağırdır. Tarihte böyle değil tabiî. Sosyolojide böyle değil. Orada bilgi yönü ağırdır, fark buradan gelir.

Lazarillo romanın başlangıcında bir çocuk. Eserin gelişimiyle, olayların akışı içinde büyüyor; delikanlılık çağına geliyor. İspanyol toplumu Feodaliteye geçmiş, Sınıflı Topluma geçmiş. İşte aynı Don Kişot gibi şövalyelik ruhunu taşıyan soylular iflas etmiş, villalarını kaybetmişler. Borçlandırmış sınıflı toplumun Parababaları. Soyulmuşlar, yokluk içindeler yani. Günlük, boğazlarını bile doyuracak durumda değiller ama yine de o değerlerine sahip çıkmaya çalışıyorlar. Yani şövalyelerin acıklı durumunu koyuyor. Ve devlet kurumlarının çürümüşlüğünü koyuyor burada. Ve kilisenin çürümüşlüğünü koyuyor.

Ortaçağda biliyorsunuz yine, kült eserler dediniz, Giovanni Boccaccio’nun Decameron’u var değil mi? Biz üniversitede öğrenciyken aldık okuduk Decameron’u. Orada da tüm toplumla birlikte, özellikle de feodal sınıfın ve onun kurumlarının çürümesiyle birlikte kilisenin de aynı biçimde çürüdüğünü; orada dönen ahlâksızlıkları, özellikle cinsel ağırlıklı ahlâksızlıkları, düzensizlikleri, çürümeyi anlatıyor.

Burada, Tormesli Lazarillo romanında da toplumun bütün katmanlarıyla birlikte rahiplerin de çürümesini anlatıyor. Lazarillo yoksul bir ailenin çocuğu, bir dilencinin yanına çırak veriliyor, başka birilerinin yanına çırak veriliyor. Papazın yanına çırak veriliyor. Ama o kadar akıllı, zeki, bizim fırlama dediğimiz bir tip, yani cin gibi bir tip olmasına rağmen, en sonunda kilisede çalışan ve bir rahibin suiistimal ettiği kadınla evlenmek zorunda kalıyor, onu sineye çekmek zorunda kalıyor. Yani toplumun, Feodal Toplumun insanları nasıl çürüttüğünü anlatıyor. Ama burada, arka kapağında kitabı tanıtmışlar, kitabın özüyle hiç ilgisi yok. Kavrayamazlar ki... Yani editörlerin bunu kavramasına imkân yok ki. Hâlbuki çok kitap basan bir yayınevi (Can) değil mi?

1966.jpg

Ubeydullah: Şu an tekel konumunda.
Tekel kurmuş durumda, edebiyatın tekellerinden. Türkiye yayınevlerinin tekellerinden… Ama buna rağmen, bunların da hepsi eğitimlidir, belki doktora yapmış editörleri vardır, şu kitabın özünü kavramaları mümkün değil.

Toplumun tüm kurumlarının, kilise dâhil, çürümüşlüğünü anlatıyor. Şimdi bunu göremezler. İnsanların başından geçenleri bilimin ışığında, gerçek sosyal bilimdir Marksizm-Leninizm, onun ışığında göremediğiniz zaman, hiçbir edebi eserin içeriğini de tam olarak, layıkıyla kavrayamazsınız. Onun çağının ne olduğunu, hangi çağda yaşadığını anlayamazsınız.

DEVAM EDECEK...

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      İlgili Haberler
      Diğer Haberler
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)