• BIST 108.489
  • Altın 151,105
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 13 °C
  • İzmir 19 °C
  • Adana 22 °C
  • Antalya 21 °C

Nurullah Ataç*-1

Nurullah Ataç*-1
'Sanat adamı gerçekle çalışmaktan, eserini gerçekle yoğurmaktan kaçınamaz, çünkü duyu, duygu, düşünce nesi varsa hepsini bu dünyadan (…) almıştır.'

Mehmet ASLAN

 “Ben edebiyatı kendime dert edinmiş bir adamım. Gece gündüz edebiyat düşünürüm, şiir düşünürüm. Sevdiğim bir şiiri tanıdıklarıma okumadığım yahut bir edebiyat sorusu üzerine tartışmaya girişmediğim günler, yaşadım saymam kendimi.” (1)

N.Ataç’ın kitaplarını okuduğumuzda, onun, yazını, yazın sorunlarını kendine dert edindiğini görüyoruz. Türkçeyi yetkin bir biçimde kullandığı yazılarında bu sorunlara ilişkin bakış açısını okuruz. Şimdi bu sorunlara ilişkin Ataç’ın bakışını görelim. Ataç’ı birçok yönden tanımanın en uygun, en güzel yolu bu olsa gerek.

 Sanata, sanatçıya bakışı

Ataç’a göre; “İnsanlar iki türlüdür: kimi kendine verilmiş olanı beğenir, onunla yetinir, kimi de onu düzeltir, kendince daha güzelleştirmek ister. (…) Sanat adamları daha çok düzeltmek, güzelleştirmek isteyenler arasından çıkar.” (2)

Peki, bu sanatçı, konusunu nereden alır.

Ataç’a göre, sanatçı, konusunu gerçekten alır.

 “Sanat adamı gerçekle çalışmaktan, eserini gerçekle yoğurmaktan kaçınamaz, çünkü duyu, duygu, düşünce nesi varsa hepsini bu dünyadan (…) almıştır. Ellerimizin değdiklerini küçümseyip ruhun yüce ağınlarını bildiklerini uman zavallılar bile gene toprağa bağlıdırlar.” (3)

            “Gerçekçi sanat adamı gerçekte ne görüyorsa onun tıpkısını yapmaya kalkan adam değildir, gerçeği bize duyuran adamdır.” (4)

Ataç’a göre sanatçı, konusunu gerçekten alırken, o gerçekliğe uymak, onu olduğu gibi göstermek istediği zamanlarda bile kendisi bilsin bilmesin, onu değiştirir, düzeltir, kendinden bir şeyler katar. “Sanat dediğimiz de işte budur.” der. (5)

“Sanat adamı (…) istese de istemese de kendi kişiliğini katar. Gerçekle yetinmez; gerçeği alır, kendi düşleriyle, düşünceleriyle yoğurur. Bunun içindir ki hiçbir sanat adamı, bir yandan da düş adamı olmaktan kurtulamaz. (…) Sanat adamı gerçeği söylemekten kurtulamayacağı gibi kendini bildirmekten de kaçınamaz.” (6)  Ataç’a göre, “sanat toplumun ürünüdür, her şey toplumun ürünü olduğu gibi.” Toplumun bu ürünü, “özgürlük ister.” (7)

Peki, sanatçının ereği ne olmalıdır?

Ona göre, “sanatçının ereği doğruları güzel bir biçimde yansıtmak”tır. (8)

Bir takım düşünceleri, doğruları bildirmeye çalışmayan, parlak düşüncelere özenen, okuyanların dinleyenlerin inanmalarını değil, afallayıp kendilerinden geçmelerini isteyen yazara, yazına karşı Ataç. (9)

“Bilgiye dayanmıyan içimize bir hoşluk çökertip duygularımızı coşturan, bizi düşünmeye götürmeyip hülyalara daldıran sanat geçicidir, aşağı bir sanattır.” (10)

Ataç ayrıca, yazarın insani yönlerini yitirmemesini ister. (11) Okurun, izleyicinin de yazara, sanatçıya ezbere, körü körüne hayran olmasını doğru bulmaz.

 Güdümlü sanata bakışı

Ataç’a göre, kişi, belli bir düşüncenin güdümümde olmamalı, değişmez, mutlak bir duyguyu bulmuş gibi davranmamalı, birisinden öğrendiğini başkasına benimsetmeye kalkışmamalı.

Şöyle der Ataç; “iki türlü insan var bu ülkede, ikisi de ancak kendi dediklerinin doğru, ötekinin dediklerinin baştan başa saçma olduğunu ileri sürüyor. (…) biri: ‘sanat toplumun işlerine karışmaz, hayatla uğraşmaz, yalnız güzellikler yaratmaya özenir’ diyor. (…) Siz onu insafa çağırıyorsunuz: ‘Ne demek. Bütün insanlığın övüneceği birçok şairler, hikayeciler, örneğin Aristophanes, Dante, Milton, Hugo, Balzak, Stendhal toplum işlerine karışmamış, şiirlerinde, hikayelerinde düşüncelerini de yaymağa çalışmışlar’ diyorsunuz. (…) başka biri çıkıyor, o da sanatın ille toplum işlerile uğraşmasını istiyor, şairin, hikayecinin bildiği gibi bir alem yaratıp onu söylemesini yasak etmeye kalkıyor. İkisi de sanat adamını rahat bırakmıyor, ikisi de onu aydınlatmağa, ona yol göstermeğe, onu güdüm altına almağa kalkıyor.” (12)

 Şaire bakışı

Ataç’a göre; “şaire, sanat adamına düşen (…) toplumun (…) istediği yeniliği bulup yaratmasıdır.” (13)

Gerçek “şair, (…) ötedenberi alışılmış sözleri ötedenberi alışılmış kalıplara dökmekle yetinmez, yeni yeni duygular, yeni yeni düşünceler getirir, yaygın olanları almaz, kendi bulduklarını yaymağa çalışır, kalıpları kendi yaratır, kelimelerine kadar her şeyi kendi yaratır (…) her büyük şair yenidir, yenilikler getirir, yeni biçimler yaratır, kendinden öncekilerin çizdiği yoldan yürümez, kendi yeni yol açar.” (14) 

“Yalnız kendi geleneğin sınırları içinde kapalı kalan, dışarıyı merak etmiyen şair geleneğin tutsağıdır, bir şey yaratmaz, hep söylenmiş olanlardan başka bir şey söyliyemez.” (15)

Okur, okuma sorunu

“Bir gelenek değil bizde okumak.” der Ataç. Ona göre, “çocuk babasının, amcasının okuduğunu görmemiş ki kendi de özenip okusun.” Dahası, “okuma yazma öğrenmekle okur olmuyor kişi” Ataç’a göre. (16)

Sanat kim için

Ataç’a göre sanat, toplum içindir, herkes içindir.

“Düşünce konularından hangisini alırsanız alın, görürsünüz ki toplumla ilgilidir, toplum içindir. Birey (fert) için sanat olmaz, din olmaz, bilim olmaz.” der. (17)

Ona göre: “Bir insanın yarattığı her güzellikte bütün insanların hakkı vardır, hepsinin onu tadabilmeleri gerektir, insanlık buna doğru yürümektedir.” (18)

“Bence halk için sanat olmaz, sanat herkes içindir. Sanat eri çalışır, bir eser kor ortaya, onun güzel olduğuna inanır, o güzelliği herkesin anlamasını, kavramasını ister. Kimse anlamasın diye yaratmaz, herkes anlayabilsin diye de yolundan şaşmaz.” (19)

Romana, romancıya bakışı

Ataç’a göre: “Romancı, kendi dışında da yaşıyan bir takım kişiler yaratabilen kimsedir. Romancı, düşünde kurduğu bir çevrenin yaşadığını, gerçekte varmış gibi yaşadığını gören, bize de gösterebilen adamdır.” (20) 

            Peki, romancı, çevresinde gördüğü insanları birebir anlatmakla onların romanını yazmış, yaşıyan bir takım kişiler yaratmış olur mu?

Bu soruya Ataç şöyle yanıt verir. “O gerçekte olan insanları romanlarında anlatacak olursa onları yaşatabileceğini sanıyor. İşte burada yanılıyor. (…) gördüğümüz insanların nasıl yaşadıklarını söylemekle onların romanını yazmış olmazsınız.” (21)

Ataç’a göre; “bir yazarın” romanında “bir ülkeyi, bir takım insanları anlatabilmek için o ülkeyi gezmesi, o insanlarla düşüp kalkması” gerekmez. “Bir romanın geçtiği yerler, bir romanda yaşayışları anlatılan kişiler önce romancının kafasında yaşarlar, sonra da okurun kafasında.” (22)

Ataç, kişileri, “roman okumağı sevenlerle roman okumağı sevmiyenler” diye ikiye ayırır. Roman okumağı sevmiyenlerden hayır gelse de pek hoşlanmaz onlardan. Neden mi? Çünkü ona göre roman okumağı sevmiyenler: “Kendilerinden çıkamaz, başlarından geçmemiş şeyleri geçmiş sayamaz, kendilerini başka kimsenin yerine koyamazlar. Bir tek yaşayışları vardır, ömürlerine bin bir kişinin yaşayışını sıkıştıramazlar. (…) kişioğlunun karşısında bir anlayışsızlıkları vardır.” (23)

“Roman (…) gerçekten uzaklaşmaz, hep gerçeği kavramağa, hep gerçeği anlatmağa çalışır. Romanlardaki kişiler de bizleri yöneten yasalara uymak zorundadırlar, onlar da bizim gibi, ancak bizim gibi birer kişidir, gerçeğin çocuklarıdır. Roman okumağı sevmiyenler gerçeğe bakmaktan kaçınırlar demiyeceğim; çoğu ancak gerçeğe ilgi gösterdikleri için romanları sevmediklerini söylerler. Ancak onların ilgi gösterdikleri gerçek yalnız kendi gerçekleridir, yalnız kendileridir. Onlar için gerçeğin, doğrunun tek yüzü vardır; onu görmek, onu bilmek yeter onlara. Gerçeğin daha birçok yüzleri olabileceğini düşünmek bile akıllarından geçmez.”der. (24)

Eleştiriye, eleştirmene bakışı

Ataç’a göre, eleştirmen yapıcı değil yıkıcı olmalı. Bu konuda şöyle der. “Bir zamanlar müsbet adam, menfi adam derlerdi; şimdi unuttular o sözleri, yerine yapıcı, yıkıcı çıktı. Müsbet adam, yapıcı adam her emeğin değerini bilen, bunun için de ortaya konan her şeye hoşgörürlükle bakan adamdır. (…) Ortaya konanda kusur ararsanız, kusur bulursanız, o zaman menfi adamsınız, yıkıcı adamsınız…

Ben size bir şey söyliyeyim mi? Müsbet adam olmak, yapıcı adam olmak gerçekten bir şey kurulmasına, şöyle çabucak geçmiyecek, zamana dayanacak bir şey kurulmasına çalışmaksa, asıl müsbet adam, asıl yapıcı adam onların menfi adam, yıkıcı adam dedikleridir. Edebiyat alanı, düşünce alanı, belki her alandan çok, gerçek inanma ister.(…) İnanan için şunun bunun emeği yoktur, şunun bunun hatırı yoktur, (…) Okuduğu kitapta inandığı güzelliği bulamıyorsa, (…) söyler onun değersiz olduğunu, söyler onun kusurlarını. Susmaz, susamaz.” (25) 

Eleştirmenlere, eleştirmen adaylarına: “Övecekseniz de yerecekseniz de elinize aldığınız eserin özelliklerini göstererek övün, yerin. Sözünüzün güzel olması yetmez, doğru olması gerektir.” (26) Der.

Eleştiri konusunda ise şöyle der Ataç; “eleştirme; bir eserin özelliklerini görmek, onları göstermektir.” (27)

Ataç’ın, “1950’den sonra, az buçuk nesnel anlayışa yöneldiği görülüyor.” (28) Buna karşın bu tarihten önce öznel eleştiriden yana tavır alır. Bu konuda şöyle der: “Nesnel eleştirme’ diye bir söz duymuşuz, ona istediğimiz anlamı vermeye kalkıyoruz. Herhangi bir sanat eserini değerce yargılamaya kalkan, onun güzel, yahut çirkin olduğunu söyliyen eleştirme, öznel olmak, öznel kalmak zorundadır.

Bir eseri değerce yargılamaktan çekinmeyen eleştirmeci, yargılarının nesnel olduğunu ileri sürünce korkulacak bir kişidir; kendisinin hangi şey güzeldir, hangi şey çirkindir bildiğini, kendisinin beğendiğinin ancak güzel, beğenmediğinin ise ancak çirkin olacağını sanan, buna inanan bir zavallıdır.” (29)

Öznel eleştiri ile nesnel eleştiri ayrımının daha iyi anlaşılması için, Cengiz Gündoğdu’nun bu konudaki görüşünü alıntılamak istiyorum. Cengiz Gündoğdu’ya göre, öznel eleştiride kişi, bir yapıta temellendirmeye gerek duymadan “güzel” veya “çirkin” diyebilir. Kişinin bu yargısı eleştirilemez. Nesnel eleştiride ise, kişi bir yapıta “güzel” veya “çirkin” derse, bu yargıyı temellendirmeli. Temellendirilen bu yargı eleştirilebilir.

Dile gösterdiği özen

Ataç’ın yazılarını okuduğumuzda, onun, diğer sorunlardan çok, dil sorunu üzerinde kafa yorduğunu görürüz. Yazılarının bütününde Türkçeye, dile büyük bir özen gösterir.

Peki, neden dile bu denli özen gösterir Ataç?

Çünkü der Ataç: “Dil düşüncenin aracıdır. (…) Dilsiz düşünülemez.” (30) “Dil (…) düşünceye verilen bir kılıktır.” (31)

Ona göre yazar, “özen düzen düşünmeksizin, kalemin ucuna nasıl gelirse öyle yazmamalı. (…) biçim güzelliğine, deyişin akıcılığına, sözün yerinde kullanılmasına” özen göstermeli. “İçeriğe uygun bir biçim” aramalı. (32) Yazara; “Deyişine bir çeki düzen ver… dilinin pürüzsüz olmasına bak… sözcüklerini seçip her birini cümlede tam yerine oturtmağa bak.” der. (33)

“Bir yazar için en çok kaçınılması gereken şey,” der Ataç, “manası iyice bilinmeyen kelimeleri kullanmaktır. Bundan çekinmeyen kimse, açık-seçik olarak düşünmek istemiyor demektir.” (34)

Peki, yazarlarımızın çoğu neden böyle yapmıyorlar?

“Dillerinin gelişmesine çalışmak boyunlarının borcu olduğunu düşünmüyorlar da onun için.” der Ataç. (35)

Öz Türkçe kaygısı

Ataç, dil devrimine inanmış, Türkçenin, başta Arapça, Farsça olmak üzere yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması için çalışmıştır.

Yazılarında yabancı sözcükler yerine öz-türkçe sözcükler kullanmış, karşılığı olmayan yabancı sözcüklerin yerine, Türkçe sözcük uydurmuştur. Bugün, Ataç’ın Türkçeye kazandırdığı birçok sözcüğü, yazarken, konuşurken kullana geliyoruz. Oysa bugün hiç sıkıntısız kullana geldiğimiz bu sözcükleri, o yıllarda, Ataç’ın yazılarında ilk kez görenler yadırgamışlar, bu nedenle, onu eleştirmişler, alaya almışlardır. Bu durum, yine de, Ataç’ı doğru bildiği yoldan alıkoymamıştır. Bir yazısında şöyle der Ataç: “Ben seviyorum yeni tilcikleri, doğru yolun öz-türkçe olduğuna inanıyorum. Doğru bildiğim yolda bir başıma gitmek de korkutmaz beni.” (36)    

Ataç, öz-türkçeyle yazmaya özenenlerin, dili bilinçle, içselleştirerek ele almaları gerektiğini savunuyor. Yazarların, “düşüne düşüne, kullanacakları sözleri seçe seçe” yazmalarını öğütlüyor. Bu konuda şöyle der Ataç;

“ bir takım yazarlarımız öz-türkçeye özeniyor, yeni kurulmuş sözlerden birkaçını kullanıyor, ama onların yanına en koyu arapça, farsça sözleri getirmekten de çekinmiyor: ‘tesanüd bakımından’ diyor, ‘bilimsel tetkikler’ diyor, benim gülmem tutuyor bunları görünce, ya ‘dayanışma bakımından’ ‘bilimsel incelemeler’ desin, ya ‘tesanüd nokta-i nazarından’, ‘ilmi tetkikler’ desin. Arapça, farsça, firenkçe, türkçe kelimeleri karmakarışık kullanmış, ne gösterir bu? Kullandığı sözleri seçmediğini, o sözler kendi düşüncesine uyuyor mu, uymuyor mu, bunu araştırmadığını gösterir. Düşüncesini bildirirken o düşünceyi en iyi anlatacak sözleri araştırmayan kişi, düşüncelerini önemlemiyor demektir.” (37)

 Ataç’ın sözcükleri

Ataç, Türkçeye kazandırdığı yüzlerce yeni sözcükle, dilimizin varsıllaşmasını, gelişmesini sağlamıştır. Bu nedenle, Türkçenin yabancı sözcüklerden kurtarılması yolunda gösterdiği çabası yadsınamaz.

Aşağıya, Ataç’ın Türkçeye kazandırdığı birkaç sözcüğü aldım. Onun, Türkçeye kazandırdığı sözcüklerin tümünü görmek isteyen okura, Yılmaz Çolpan’ın “Ataç’ın Sözcükleri” (Ankara Üniversitesi Basımevi-1963) adlı kitapçığı okumasını öğütlerim.

“Abstrait” yerine “soyut”,“action” yerine “eylem”, “afakî, objektif” yerine “nesnel”, “ahenk” yerine “uyum”, “akıl” yerine “us”, “beynelmilel” yerine “uluslar arası”, “cemiyet” yerine “toplum”, “cevap” yerine “yanıt”, “elbise” yerine “giysi”, “enfüsi, sübjektif” yerine “öznel”, “fazilet” yerine “erdem”, “ferd” yerine “birey”, “hadise” yerine “olay”, “hayat” yerine “yaşam”, “hikâye” yerine “öykü”, “hür, hürriyet” yerine “özgür, özgürlük”, “ilim” yerine “bilim”, “inkilab” yerine “devrim”, “kabiliyet” yerine “yetenek”, “mahsul” yerine “ürün”, “medeni” yerine “uygar”, “mefhum” yerine “kavram”, “mesele” yerine “sorun”, “objektif” yerine “nesnel”, “realizme” yerine “gerçekçilik”, “saadet” yerine “mutluluk”, “samimiyet” yerine “içtenlik”, “sosyalizm” yerine “toplumculuk”, “şair” yerine “ozan”, “şekil” yerine “biçim”, “şuur” yerine “bilinç”, “tekâmül” yerine “evrim”, “tenkit” yerine “eleştiri”, “tercüme” yerine “çeviri”, “üniversite” yerine “bilim-yurdu”… gb.

Konuşma diliyle yazma biçimi

Ataç’ın yazılarını okuyan her okur, onun, okurla konuşur gibi yazdığını, ona açıldığını görecektir. “Elimden geldiğince konuştuğum gibi yazmaya çalışıyorum” der Ataç. (38)

Peki, neden bu biçimde yazmaya yöneldi Ataç? Birçok okuru, yazılarında “samimiyet” bulduğunu söyler Ataç. Acaba, okuruyla “samimi bir ilişki” kurmak nedeniyle mi bu yola yöneldi?

Hayır, der Ataç. “Konuşma diliyle yazmaya çalışmam samimilik için değildir, düşündüklerimizi karşımızdakilere bildirmek için Türkçede en iyi yolun bu olduğuna inanırım da onun için böyle yazarım.” (39)

Şimdi okuyacağımız alıntı, Ataç’ın böyle bir yazma biçiminin oluşturulmasında çıkış noktasını göstermesi yönünden önemli olduğunu düşünüyorum. Şöyle der Ataç: “Biribirimizle konuşmak için ille biribirimize söylenecek, bildirecek bir şeyimiz mi olması lazım? Siz bir sevdiğinizi, bir ahbabınızı görmeye giderken ona neler anlatacağınızı bilir misiniz? Bildiğiniz de olur, olur ya, öyle önceden hazırlanmış konuşmalar tatsızdır. Bilmeden, hazırlanmadan gidersiniz, söz sözü açar, bir de bakarsınız ki neler, neler konuşmuşsunuz. Hepsini de unutuverirsiniz, bir sorsalar neler konuştuğunuzu: ‘Bilmem. Şurdan, burdan açıldı…’ dersiniz. (…) O günden sonra daha çok sevmişsinizdir o ahbabınızı, (…)” (40)

 Gerçekten, Ataç’ın yazılarını okuduğumuzda benzer bir durumla karşılaşırız. Yazılarını okuduğumuzda, söz ettiği konuları zamanla unutsak da, yazılarından aldığımız tadı unutamıyoruz. Neyi yazarsa yazsın, güzel yazıyor Ataç. Bu da yazılarının verdiği estetik tadı kalıcı kılıyor.

Bir şeyler yazmak isteyip de, zorlananlara, kendini kasanlara şöyle seslenir Ataç: “Bırakın efendim kendinizi, açılın, siz düşünmeksizin, benliğinizi düşünceyle bağlamaksızın içinizden neler geliyorsa onları söyleyiverin, yazıverin.” (41)

Biçim kaygısı

Ataç’a göre yazar, sanatçı, yapıtını oluştururken biçim kaygısı gütmeli. Biçim kaygısı gütmek, söylemek istediğimizi en açık, en seçik olarak bildirecek sözü aramak demektir. “Biçimi önemsemiyen yazar, sanat adamı, bildirecek bir şeyi olmıyan insandır. Oysa (…) bir düşünceyi, bir sözü iyice belirtmenin tek yolu da ona en uygun biçimi aramaktır.” (42)

Bu noktada Ataç, biçim ile kalıbın birbirleriyle karıştırılmaması gerektiğini savunur. Şöyle der: “Kimi (…) şiirin mutlaka vezinlere bağlı olmasını istiyor. Bunlar biçim kaygısı değil, kalıp kaygısı çeken kimselerdir. (…) Biçim, bir duyguyu, bir düşünceyi en iyi, en açık, en seçik olarak belirtecek sözleri, çizgileri, sesleri aramak, onların biribirlerine uymasını istemek demektir.” (43)

“Yaratmak, her dilimizin ucuna geleni yazmak değil, bir biçim kaygısı ile kurmak demektir.” (44)

Dipnotlar

1. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010, s.18

2. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010, s.46

3. age. s.46

4. age. s.127

5. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010, s.65

6. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010, s.46

7. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010, s.59

8. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010, s.104

9. age. s.122

10. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010, s.60

11. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010, s.27

12. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010, s.68

13. age. s.56

14. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010, s.78

15. age. s.120

16. age. s.130

17. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010, s.24

18. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010, s.106

19. age. s.105

20. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010, s.101

21. age. s.101

22. age. s.105

23. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010, s.9

24. age. s.10

25. age. s.20, 21

26. age. s.58

27. age. s.58

28. Asım Bezirci, Nurullah Ataç, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 1998

29. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010, s.30

30. age. s.107

31. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010, s.42

32. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010, s.12

33. age. s.76

34. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010, s.82

35. age. s.82

36. Yılmaz Çolpan, Ataç’ın Sözcükleri, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1963

37. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010, s.153

38. Nurullah Ataç, Okuruma Mektuplar-Prospero ile Caliban, YKY, İstanbul, 2011, s.101

39. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010, s.85

40. Nurullah Ataç, Okuruma Mektuplar-Prospero ile Caliban, YKY, İstanbul, 2011, s.78

41. age. s.78

42. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010, s.69

43. age. s.70

44. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010, s.124

 

Etiketler:
      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • TEOG bahane oyun şahane! (1)28 Eylül 2017 Perşembe 13:36
  • Orhan Kemal (4)28 Eylül 2017 Perşembe 10:03
  • Irak Kürdistanı: Halkın iradesi mi? Aşiret sultası mı?27 Eylül 2017 Çarşamba 22:01
  • Orhan Kemal (3)27 Eylül 2017 Çarşamba 00:01
  • Orhan Kemal (2)26 Eylül 2017 Salı 07:07
  • Akrep sahibine döndü: AKP kendi cihatçısıyla savaşacak!25 Eylül 2017 Pazartesi 11:47
  • Orhan Kemal (1)25 Eylül 2017 Pazartesi 11:26
  • Kalkıp göç eyleyeli 32 yıl oldu ama... Ruhi Su’nun sesi bugüne nasıl ulaştı?20 Eylül 2017 Çarşamba 17:00
  • Tarık Akan'a gecikmiş bir veda yazısı16 Eylül 2017 Cumartesi 13:39
  • Hudutların Kanunu / Lütfi Akad Yılmaz Güney'i ve Sinamasını anlatıyor-416 Eylül 2017 Cumartesi 13:32
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)