• BIST 104.275
  • Altın 145,568
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1864
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 20 °C
  • Adana 29 °C
  • Antalya 27 °C

O fabrika kapandı, şimdi yenisi açılıyor!

Çağlar Ezikoğlu yazdı...

Bir süredir araştırmalarım gereği akademisyenlerden siyasetçilere, gazetecilerden öğrencilere çok sayıda önemli isimle söyleşiler gerçekleştirdim. Bu söyleşilerimin temelinde AKP iktidarının 2002 yılından bu yana ki serüvenini takip etmeye ve anlamaya çalışsam da, aynı zamanda 1 Kasım seçimleri sonrası oluşan ilginç tabloyu da gözlemliyorum.

Bu tablo şu anda özellikle muhalif veya liberal kesimlerde her ne kadar çok fazla ciddiye alınmasa da, Türkiye açısından geleceğin çok da parlak olmadığını söylemem yanlış olmayacaktır. AKP’nin 1 Kasım seçimlerinde aldığı zaferi, ‘fabrika ayarlarına dönüş için seçmenin verdiği mesaj’ olarak okuyan iyi niyetli umut taciri liberallerin sayısının her geçen gün arttığı bu günlerde, iktidarın baskıcı söylemlerine yönelik reaksiyonların her geçen gün zayıflıyor oluşunu gözlemledim bu söyleşilerimde. Aslında hikayenin özü şu ki; bahse konu fabrika kendini kapatalı seneler oldu, şimdi ise yeni bir fabrika kuruluyor sessiz sedasız.

Ortaklar Aynı Fakat İçerik Artık Çok Farklı

Ağustos 2001’de, Refah Partisi’nin dar vizyonuna ve Erbakan’ın statükocu parti yönetimine tepki olarak doğan Adalet Ve Kalkınma Partisi, bu tepkileri şu anki Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın ‘Muhafazakâr Demokrasi’ üzerine yaptığı çalışmalarda birleştirerek kendine bir yol çizmişti. Bu yol Milli Görüş’ün Batı karşıtı politikalarını reddederek, Milli Görüşün çizdiği İslamcı profilden uzak bir noktada başladı. Ve elbette böyle bir hedefle gelen partinin başarılı olması ve geniş kitlelere hitap edebilmesi için sadece muhafazakârlardan değil toplumun birçok katmanından destek alması şarttı. Bu şart aslında AKP’nin kuruluş mantalitesi gereği bir koalisyon ihtiyacını da doğuracaktı. İşte bu koalisyonun en önemli ayağını ise ABD ve AB ülkeleri oluşturacaktı. 11 Eylül saldırıları ile yeniden gündeme gelen Radikal İslam, Batı için bir tehdit olmakla birlikte özellikle Ortadoğu’da İslam’ın gülen yüzü olabilecek bir model aramaya da itmişti. İşte böyle bir uluslararası konjonktürde AKP’den daha iyi olabilecek bir model yoktu belki de. Bu ortaklık ile AKP iktidarı özellikle ilk döneminde ve kısmen ikinci döneminde hamlelerini toplumsal açıdan ve özellikle dış dünyaya kabul ettirme açısından rahatlıkla gerçekleştirebilmişti.

2008 Dünya Ekonomik Krizi ile ABD hegemonyasının zayıflamaya başlaması AKP’nin daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın direksiyonu akıllıca kırmasına yol açacaktı. 2009’da taze bir kan olarak addedilen bir danışmanın, Ahmet Davutoğlu’nun birdenbire parlatılarak ortaya çıkması, dış politikada Osmanlıcılık hayalleri ile aslında zayıflayan ABD hegemonyasına karşı diğer aktörlere kapıların açılmasını izledik son yıllarda. Özellikle 2011’den sonra artan otoriterleşmeye yönelik Batı’nın getirdiği tepkilerin önemsenmemesini gördük. En basit bir örnek olarak, 2004’de zinayı suç olarak yasal düzenlemeye sokmak isteyen AKP’nin AB tepkisinden ötürü bir günde çark ettiğini görmüşken, 2011’den sonra hem Erdoğan’ın muhafazakar söylemleri hem de uygulamadaki o pratikler hız kesmeden devam etmişti. Kürt sorunu, insan hakları, basın özgürlüğü gibi meselelerde 90’lara dönen Erdoğan, esasında otoriterleşmesine engel olabilecek bütün güçleri tasfiye ettikten sonra bu noktadaki hareketini hızlandırmıştı.

Bunlar Daha iyi Günlerimiz

Şimdi ise bambaşka bir noktadayız. Umut tacirliği yapıp %49’luk seçim galibiyetini bile küçümseyerek Erdoğan’ın aslında ‘bitik’ bir siyaset izlediğini söyleyen Cihangir aydınlarının inatla görmezden geldiği noktalar var. Aynı şekilde yıllarca ABD ve Batı desteği ile faaliyetlerini tüm dünyaya yayabilen Fethullah Gülen Cemaati mensuplarının Erdoğan’ın IŞİD’e desteğinden ötürü Batılı güçlerce baskı altında tutulacağına inanması gibi absürd yorumlar görüyorum. Bu yorumlar şu açıdan geçersizdir ki, Antalya’da yapılan G-20 zirvesi aslında 1 Kasım seçimlerindeki %49’un Batı tarafından tasdiklendiğinin bariz bir örneğidir. 7 Haziran öncesi sabah akşam insan hakları ihlallerinden bahseden Batı ve ABD birden bire bu ihlalleri unutmuş, Saray ve heyetiyle samimi pozlar vermekten kaçınmamıştır. IŞİD ile işbirliği haberleri aylarca Batılı gazetelerde boy boy yayınlanan AKP hükümeti şimdi bizzat ABD ve Batılı ülkeler tarafından böyle bir işbirliğinin olmadığı söylemiyle korunuyor. Tabi bu pozların ve samimiyetin karşılığında AB’nin yaşadığı mülteci krizinde AB için hudut bekçiliği görevi, ABD’nin Suriye’deki varlığına tehdit olarak piyasaya çıkan Rusya’ya karşı ABD için jandarma görevleri gibi vakaları hep beraber izliyoruz.

Daha önce de bahsettiğim gibi, AKP büyük bir koalisyon olarak kurulmuş ve bu koalisyon Batı ve ABD tarafından büyük bir memnuniyetle kabul edilmişti. Çizgisini belli bir süre bu minvalde belirleyen Erdoğan ve AKP iktidarı ise uluslararası konjonktür gereği bu çizgiden kaysa bile şimdi tekrar eskiye dönüş yapmış gibi görünüyor. Dünya 5’den büyüktür söylemi ile son bir iki yıldır boy gösteren Erdoğan’ın bu söylemi terk etmeyi bir kenara bırakın, Rusya’dan doğan doğal gaz sıkıntısını aşmak için İsrail ve Mısır’la masaya oturma hamlesi bile bu dönüşü bize gösteriyor.

Sevelim sevmeyelim, beğenelim beğenmeyelim karşınızdaki Erdoğan’ın Türk siyasi tarihinin siyasi hayatta kalma açısından en başarılı siyasetçi olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. İşte bu siyasetçi 1 Kasım’dan sonra yeni bir zafere imza attı. Bu zafer %49 değildi aslında, yıllardır aklında olan ‘Başkanlık’ sistemi yani tek adam rejimini uluslararası arenada kabul ettirebilmekti. Hem Batılı ülkeler hem de ABD kendi çıkarları için Türk tipi otoriter bir sistemin artık çok da büyük bir tehlike olmadığı kanaatindeler ki, Türkiye’ye yönelik eleştirilerini neredeyse sıfırladılar. İşte görmezden gelinen, Erdoğan nefretinden ötürü küçümsenen tehlike bu: 2002’deki ortaklar ‘AKP’yi demokrat olmaya’ zorluyordu, şimdi ise öyle bir dertleri yok. İçerde otoriterliği yani tek adam rejimi için direnecek hiçbir güç bırakmayan Erdoğan, dışarıda da böyle bir güç bırakmadı. Ellerinde şarap kadehleri ile Boğaz manzaralı evlerinden etrafı seyreden liberallere, Aydın Doğan ve diğer merkez medyada ‘ya bakın aslında Başkanlık fena değil’ diye debelenenlere, siyasi irade zayıflayacak eninde sonunda çökecek diye hayallerle umut satan muhaliflere seslenmek isterim: ‘Bunlar daha iyi günlerimiz, daha kötüsüne hazırlanın’…

Çağlar Ezikoğlu

Aberystwyth Üniversitesi

Uluslararası Siyaset Departmanı

Araştırma Görevlisi ve Doktora Adayı

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)