• BIST 109.050
  • Altın 153,015
  • Dolar 3,8375
  • Euro 4,5051
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 10 °C
  • İzmir 17 °C
  • Adana 18 °C
  • Antalya 17 °C

Öğretmenken öğretmen olamayanların dramı

Öğretmenken öğretmen olamayanların dramı
İşte, devletimiz bu bilinçle ne diyor? Öyle kolay kolay kimseyi öğretmen yapmam! Peki, nasıl yapıyor? Hayranlık uyandıracak bu titiz yöntem için sırasıyla gidelim...

Hamza KİE

Napolyon, savaşı neden kaybettik diye komutanına sorduğunda komutan cevaplamaya başlar: Efendim, sebep birden fazla! Napolyon, say bakalım, der. Komutan biir, barut bitti! İkii, dediğinde Napolyon, tamam komutan, gerisini saymana gerek yok, demiş.

Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü. Eğitimin genel sorunlarından ziyade özlük hakları başta olmak üzere genel olarak öğretmenlerin ekonomik sorunları üzerinde yazılıp çizilecektir. Olsun! Başka zaman içinde hatırlayan mı var?

Eğitim faaliyetinin üç ana unsuru ve bu üç ana unsurun hedeflediği bir de dördüncü unsur var ki asıl olan odur. O da öğrencilerdir. Nesildir, toplumun geleceği ve devamlı surette tekrarlanan, yenilenen temelidir. Eğitilmiş nesiller olmazsa toplum ancak göçebe kabile toplumu olur.

Nedir bu 3 artı bir unsur? Bir, müfredat; iki, bu müfredatı uygulayacak öğretmen; üç, öğretmenin bu müfredatı uygulayacağı fiziki ortam, yani okul. Bu sacayağı içinde biçimlendirilecek olan nedir? Üç artı bir, yani dördüncü dediğimiz eğitilecek-öğretilecek olan öğrencilerdir.

Doğuştan ve genetik olarak zekâ problemi olmadıktan sonra öğrenci öğrencidir. İyisi, kötüsü olmaz. Hele hele öğrencilerin -eğitim hakkı anlamında- tercihe konu olacak bir yönü yok, tercihe tabi tutulması bile bilime aykırı ve de ayıptır. Müfredat derseniz, kötü anlamda olsa bile illa ki olur, varlığı yokluğu gibi bir sıkıntısı çekilmez. Diğer unsur, okul desen teşbihten hata olmaz diyerek okul yeri olmasa bile olur, istedikten sonra çadırda dahi olur, olmuştur da. Hatta modern zamanlarda deprem yerlerinde bile “çadır okul” olur. Fakaat, olmazsa olmaz olan öğretmendir. Yani öğretmen, savaşın barutudur. Eğitim her şeydir, öğretmensiz eğitim hiçbir şeydir.

Bir öğretmen, nasıl öğretmen olur?

Bakanlığın öğretmen seçme yöntemine müteşekkiriz. Görüyoruz ki gerçekten de ne kadar sık dokunup ince eleniyor. Gerçekten çocuğumun okula teslimi konusunda son derece müsterihim. Çocuk demek, gelecek demek; çocuk demek, iyi toplum demek... İşte, devletimiz bu bilinçle ne diyor? Öyle kolay kolay kimseyi öğretmen yapmam! Peki, nasıl yapıyor? Hayranlık uyandıracak bu titiz yöntem için sırasıyla gidelim.

— Öğretmen olacak bir kişi öncelikle 4 yıllık Eğitim Bilimleri Fakültesinden lisans diplomasıyla mezun olacak. Ya da Fen Edebiyat Fakültelerinin ilgili bölümlerinden mezun olup formasyon sertifikası alacak. Güzel, çok yerinde olmazsa olmaz olan bir şart.

— Devlet, hayır, yetmez, diyor. Sana öyle hemencecik koskocaman bir milletin geleceğini teslim edemem, bunca yıl okudun, diploma aldın ama gel bakalım “genel itibariyle” ne derece de yetkin olmuşsun, seni KPSS denen bir sınavla ölçeceğim ve barajı aşman gerekecek. Bravo, bu da çok güzel. Devlet, çocuğumuzu ehil ele teslim etmek istiyor, sevinelim yahu! Ve öğretmen adayımız diyelim ki yüksek puanla KPSS’yi de aştı.

— Devlet hayır, bu da yetmez, diyor. Genel kültür ve bilgi düzeyinin yerinde olduğunu anladık. Sana yine de bu toplumun geleceğini teslim edemem. Madem eğitimci olacaksın bir de seni “Eğitim Bilimleri” alanındaki birikiminle ölçüp biçeyim bakalım ne haldesin? Bravo! Kolay mı bu? Sizin, bizim, toplumun geleceği teslim edilecek.

— Aday bu aşamadan da yüksek puan alıyor. O da ne? Devlet, sana bu milletin çocuklarını yine teslim etmem; hamsın daha yetmedin, diyor. E? Gel ey aday, öğretmen olacaksın ya asıl bamteli noktası burası işte seni bir de talebinle ilgili “Alan” sınavına tabi tutacağım, diyor. Ve adayımız yine yüksek puan alıyor. Gerçekten bravo, gerçekten çok güvenilir. Çocuklarımız öyle her önüne gelene teslim edilecek değil ya!

— Yine de hayır! Devlet diyor ki öğretmen okulundan seni 4 yıl okutup, 3 de esaslı sınava soktuktan sonra bu milletin çocuklarını, geleceğini sana teslim etme konusunda ikna olamadım. Ola ki gözden kaçan bir şeyler, eksiklikler vardır gel bir de seni etli, canlı kanlı duruşunla, bilginle, görgünle, ifadenle, tahammül gücünle, sağlıklı ruh halinle ölçmek biçmek istiyorum, deyip mülakata çağırıyor. Ve adayımız tam puan alıyor.

Bu aşamaya gelesiye kadar bir aday fakülte ve bu sınav süreçleri derken 4 artı hatta hazırlığı olan fakültelerde 5 yıl, artı 1 yıl da girdiği bu sınavlara hazırlık süresi, artı atanacağı okul tercihine kadar da 1 yıl geçiyor ve etti mi size 7 yıl. Bu 5 aşamalı 7 yıllık süreçten sonra adayımıza milletin çocuğu güvenle teslim edilmek üzere kura çektirterek karda kışta, sıcakta memleketin neresi denk gelirse gönderiliyor. Bitti mi? Bitmedi.       

— Yukarıdaki zorlu bu 5 süreci aştıktan sonra da aday tam olarak sevinemiyor. Öyle hemen kadrolu olamıyor. Garantisi yok yani. Gittiği yerde 4 yıl “Sözleşmeli Öğretmen” olarak çalışmaya razı olacak. Ve süre sonunda bütüncül olarak değil de her yıl tabi tutulacağı performans değerlendirmesinde başarılı olup olamayacağına bakılacak. Her yılsonunda başarılı olamayanların sözleşmeleri tek taraflı olarak feshedilecek. İşin politik hinliği var mı yok mu bir kenara bırakıyoruz. Ve biz iyi niyetimizle vay be, kaç yılar yılı geçti devlet halen milletin çocuğunu teslim ettiği elden ehillik arıyor diyeceğiz. Ne oldu? 7 artı 4, tam 11 yıl ve 5 aşama geçti, bizim aday halen güvenilir bir öğretmen olamadı. Şans bu ya adayımız sözleşmeli dönemin her yılından da geçer not aldı.

— Başarılı oldu ve bu başarı sonunda ben artık “kadro”ya atanmak istiyorum, dediğinde kadroya atanıyor. Yani otomatik olarak kadroya geçemiyor. Adayın talebine bağlanmış. Öyle 4 yıl mecburi hizmet yapıp da evine dönmek yok! Eğer kadro talebinde bulunursa 4 yılını geçirdiği o okulda öğretmen kadrosuna geçecek ve en az daha 2 yıl görev yapacak. Ne yaptı? Artık güven içinde çalışırken kendisine milletin çocuğunun teslim edilebilmesi için 13 yıl geçmesi gerekti. Bir insanın ömrü içinde güvenli bir iş sahibi olabildim demesi için korkunç bir süre değil mi?

Peki, bu süreci aşmak için çırpınanları, aşamayınca da intihar edenleri medyada görüyoruz, okuyoruz. Zaman zaman eylem yapıyorlar hatta örgütlenmiş durumdalar. Sırf, işsiz denilmesin, en azından babamıza harçlık için yük olmayalım, bir cep harçlığı olsun diye hele hele o içlerindeki öğrencilerine kavuşma özlemi içinde yanıp tutuşurken en sonunda umudunu kesip de intihara kadar sürüklenenler var iken…

Yukarıda saydığımız sürecin hiçbirinden ama hiçbirinden geçmeden, alanla ilgili bir eğitimleri, nosyonları, formasyonları olmadan sadece rastgele bir fakülte bitirmişlere ya da emekli olmuşlara hem de evlerinin içinde sayılacak mahallerindeki okullarda “Ücretli Öğretmen” adı altında görev verilmesinin anlamı ve ekonomi politiği ne? (Örneğin Haritacılık-İşletme Bölümü-Banka emeklisi-Muhasebe Bölümü-Ziraat mezunu vb. gibi)

Allah aşkına, öğretmen okulunda mezun olduğu halde 2 aşamalı sözleşmeli sürelerini de hesaba katarsak toplamda 7 aşama 13 yıl geçirmeden öğretmen yapmam dediğiniz bir iş için, yolda geçerken bir dilekçe verenleri nasıl öğretmen olarak görevlendirirsiniz? Hani, en azından ilk 5 aşama ve 7 yıl geçmeden yekten bu milletin çocuğunu asla ve de katta gerçek öğretmen adaylarına teslim etmezdiniz de ne oldu? Bu süreçlerin bir tek ama bir tek aşamasını ve bir gününü geçirmeyenler nasıl oluyor da çocuk eğitebiliyorlar?

Uluslararası kuruluşların -mesela PISA- ölçümlerinden haberimiz var değil mi? Öğretmenlikle hiç ama hiç, evet evet, gerçekten gerçekten hiçbir eğitimi ve bilgisi, görgüsü olmayan alan dışı mezunlara, eğitimi teslim ederek mi bu ölçümlerde boy göstereceğiz ve toplumumuzu eğitmiş olacağız?

Şunu da not düşelim. “Ücretli Öğretmen” görevlendirme yönetmenliğine göre yok öncelikle Eğitim Bilimleri Fakültesi mezunları yok o olmadı formasyonu olan Fen Edebiyat Fakültesi mezunları yok emekli öğretmenler… Çaresizlikten bunlar baş göz üstüne diyelim… Peki, esas yolda geçerken gelenler yok mu? Yok denilse de biliyoruz çevremizde var, akrabalarımızda var, arkadaşlarımızda var, dost ve akraba öğretmenlerimizin çalıştığı okullarda bu tür örnekler kesinlikle ve kesinlikle var. Hatta ve hatta bilmem ne İngilizce kursuna gidip de sertifika almış kişilerin ücretli olarak İngilizce öğretmenliği yaptıklarını da biliyoruz.

Toplumun ve nesillerin geleceği söz konusudur. Yoldan geçerken bir dilekçe vererek öğretmenlikle görevlendirilenler kusura bakmasınlar! Kendi geçimleri için bize kızmasınlar. Haklı olarak alanlarında iş arayışına girsinler, talepte bulunsunlar ne ala. Vicdanlarıyla konuşarak kabul etsinler ve bilsinler ki eğitim bir yöntem işidir. Eğitimin ehil ellere bırakılmasını gelecek nesiller açısından vicdanımız bize emretmelidir. Benim vicdanım amelelik yap, eğitimini almadığım eğitimciliğe kalkışma, diyor. Sonuç itibariyle sizi de suçlamıyorum ama gerçeğe de göz yummayınız lütfen. Biliyorum devletin sorumluluğu ve çözüm iradesi içinde olan bir sorundur bu. Ayıp idarenindir ama siz alet olmayınız. Hepimiz biliriz ki 2 kere 2 dört ama her bilene öğretmenlik yaptırtılamaz.    

Kamuoyu, “Ücretli Öğretmen” sayısını da açık ve tam olarak bilmiyor. Çeşitli basın yayın haberlerinden öğrendiğimize göre 70 ile 100 bin gibi rakamlar telaffuz ediliyor. Biz mecburen bunun ortalamasını alalım ve yuvarlak 80 bin kişi diyelim.

Konuyu daha fazla tatsızlaştırmadan bir sonraki yazımızda “Ücretli Öğretmen” fecaatinin ekonomi politiğine bakacağız.

   

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
      123456
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)