• BIST 99.639
  • Altın 141,799
  • Dolar 3,5028
  • Euro 3,9236
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 29 °C
  • Adana 26 °C
  • Antalya 27 °C

Ortak trajedimiz olarak Ali Nesin

Gaffar Yakınca

Peşinen söyleyeyim, bu yazıda geçen “saygın bilim insanı” veya “seçkin bilim insanı” gibi sözlerin hiçbiri ironi değildir. Gerçekten Ali Nesin’in en önemli bilim insanlarımızdan biri olduğunu düşünüyorum. Yıllarca onun matematik yazılarını keyifle okudum, bugün de bir yerde rastlasam, anlamak için saatlerimi vermek pahasına yine okurum. Bu bakımdan kendisine müteşekkir olmamız gerekir.

Zaten bu yazı da onun bir bilim insanı olarak işgal ettiği saygın yer sebebi ile kaleme alındı. Hasbel kader şöhret olmuş medya yüzlerinden biri olsa düşüncelerini de bu denli önemsemezdim.

Habertürk gazetesine verdiği röportajı okumam matematik yazılarını okumamdan daha zor oldu. Neredeyse her satırda “bu kadar da olmaz” dedirten bu söyleşi bende bir kızgınlıktan ziyade derin bir üzüntü yarattı. Eğer bu sözleri eden kişi bizim seçkin bir bilim insanımız ise, bu bizim açımızdan basbayağı bir trajedidir deme noktasına geldim. (1)

22 BİNDE 1 PROFESÖRÜMÜZ
Dedim ya, Ali Nesin, saygın bir bilim insanı, ona mikrofon uzatılması kadar doğal bir şey olamaz. Bilim insanlarının sadece bilimle ilgilenmesi gerektiği fikrine katılmıyorum. Aksine, gelişmiş beyinlerin, toplumun sorunları hakkında da kafa yorması ve fikir üretmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu bakımdan Ali Nesin gibi bir matematik profesörü ile uzun söyleşiler yapılması -ortaya konulan fikirler ne olursa olsun- son derece faydalıdır.

Ancak aklıma takılan nokta şu: YÖK’ün verilerine göre bu ülkede 22 bin küsur profesör var. Bunların en az iki bini temel bilimler, üç bini mühendislik bilimleri, beş bini ise medikal bilimler alanında çalışıyor. Fizikçileri, kimyacıları, bilgisayarcıları, doğa bilimcileri falan bir kenara bırakın, sadece ünvanı “matematik profesörü” olanların sayısı bile yüzün üzerinde.

Bizler bunların neredeyse hiçbirinin adını dahi bilmezken hafta sekiz cuma dokuz Ali Nesin’in herhangi bir konu hakkında ne düşündüğünü öğreniyoruz. Evet Ali Bey, pek parlak bir bilim insanıdır ve aynı zamanda sosyal biridir. Matematik Dergisi, Matematik Köyü, babası Aziz Nesin’den devraldığı Nesin Vakfı gibi işleri de yürütmektedir. Sık sık fikrine başvrulması doğaldır. Ama diğer profesörlerin de, bir kerecik olsun yahu, bir röportajlarını okuyuversek ana akım medyada, cilalı gazeteerde falan? Tamam, Ali Nesin her hafta çıksın karşımıza, ama örneğin bir başka matematik veya fizik profesörünü de hiç değilse yılda bir kez görelim.

Görebiliyor muyuz? Hayır. Demek ki basının Ali Nesin’e olan ilgisi onun “seçkin bir bilim insanı” olmasından kaynaklanmıyor. Onun sansasyonel siyasi açıklamalarını seviyorlar, onun siyasi tavrının reklamını yapmayı uygun görüyorlar. Şu halde Ali Nesin’e yönetilecek eleştirilere “ama o saygın bir bilim insanı” diyerek yanıt vermek anlamsızdır. Trajedimizin ilk parçası buradadır. Ülkemizde bilim insanı olmanın bir karşılığı yoktur, kışkırtıcı siyasi konuşmalar yapmak, bilim insanına yakışır ağırbaşlılıktan daha kıymetli bulunmaktadır.

HALA YETMEDİ, HALA EVET
Ali Bey, 2010 referandumunda “yetmez ama evet” cephesinin önemli isimlerinden biriydi. AKP anayasasının kabul edilmesinde azımsanamayacak bir katkısı vardır. Zaman geçti, 2017 yılına geldik. O kadar acı şeyler yaşadık ki geçmişte Ali Nesin ve arkadaşlarının aklına uyup evet oyu verenlerin bir kısmı utancından, pişmanlığından insan içinde konuşmaz oldu. Ama Ali Nesin (herhalde en iyi savunma taarruzdur mantığı ile) hiç de pişman olmuşa benzemiyor. Aksine “evet oyu vermeseydik Türkiye’de iç savaş çıkardı” diyor. Açık diyeyim, bu kadarını Tayyip Erdoğan bile söyleyememişti. Ali Bey, sadece o zamanın gerçeklerini çarpıtmakla kalmıyor, bugüne dek olanları da görmememizi, hatta inkar etmemizi istiyor. 2010 senesinde bugünkünden daha kırılgan, daha bölünmüş bir Türkiye yoktu, Ali Nesin neye dayanarak iç savaş çıkacaktı diyor anlamak mümkün değil. Daha beteri, Ali Bey’in bu mantığı ile gidecek olursak, AKP’nin anayasasına “hayır” oyu veren milyonlarca insan iç savaş istemiş oluyor. Allah’tan “yetmez ama evetçilerle” birlikte tüm AKP, BBP, FETÖ vb taraftarları “evet” oyu vermiş de bizim gibi cahillerin “iç savaş ısrarı” boşa çıkmış! Pes!

Ali Nesin, HDP’li olduğunu söylüyor, siyasi sorunları sıralamadaki tercihlerine bakılırsa en önemli problemlerden biri olarak da Kürt sorununu görüyor. Dolayısı ile iç savaş derken böylesi bir iç savaş tehlikesinden söz ettiğini sanıyorum. Nitekim Ali Nesin’inkine benzer bir fikri 7 Haziran seçimlerinden önce HDP dile getirmişti: “HDP barajın altında kalırsa iç savaş çıkar” demişlerdi. Çözüm sürecinin HDP’si barajı geçti ve “iç savaş” çıkmadı. Bunun yerine, geride üç bin ölü bırakan bir başka savaş çıktı. Silahsız kanat HDP barajı geçmişti ama belli ki tatmin olmayan bir talep vardı ve silahlı kardeş PKK, savaşı “özerklik hendekleri” yolu ile getirmeyi seçmişti. Anlaşılan o ki Ali Bey, binlerce Kürdün yaşamına mal olan bu olayı bir tür “iç savaş” olarak görmüyor, daha büyük, tüm ülkeyi içine alan bir çatışma tahayyül ediyor!

Haddim olmayarak söylemek zorundayım, bilim şüphesiz bir miktar hayal gücü de gerektirir ama hayal ile bilim bambaşka şeylerdir. Bir bilim insanı böylesi mesnetsiz yargıları hem de bu denli üstüne basarak savunmaktan imtina etmelidir. Hele bir de 2010 referandumunun ülke üzerindeki yıkıcı etkileri apaçık ortadayken, bu tavır, Ali Nesin’in sebep sonuç ilişkilerini sağlıklı değerlendiremediğini, en iyi ihtimalle kendini konuşmanın heyecanına kaptırıp gaza bastığını gösterir. Ali Nesin gibi bir beynin olaylar arasındaki ilişkiyi görmemesi, idrak etmemesi olanaksızdır. Burada daha başka ve çok daha ciddi bir sorun vardır. Bir bilim insanı kendi hatalarını değerlendirme konusunda bu kadar isteksiz, özeleştiriye bu kadar uzak ve bu kadar kibirli olabilir mi? İşte trajedimizin bir başka boyutu da budur.

FARKLI FİKİRLERİM VAR DİYE LİNÇ EDİLİYORUM
Ali Nesin’in röportajında en ilgi çekici beyanlarından biri bu bence. Ali Nesin, çok fazla tepki aldığı için artık fikirlerini açıklamaktan çekindiğini söylüyor. Demek ki Ali Bey’in hemen her konuda fikir beyan eden Tivitır ve Feysbuk hesaplarını kendisi değil de “bir kuzeni” kullanıyor! O sayfalar dolusu röportajları gıyabında dublörü yapıyor. Hayli ilginç, hayli tutarsız bir serzeniş.

Ama daha tuhafı bunun devamında söyledikleri: “ne de olsa yaşatmakla görevlendirildiğim bir vakıf vardı. Ki vakıf da bayağı zarar gördü düşüncelerimden dolayı. Neyse ki toparladık. Seninle de yaptığım gibi röportaj vermeyi, televizyon ekranlarına çıkmayı reddediyordum ama çok ısrar edilince, yüzüm yumuşak olduğundan kabul ediyordum.”

Ali Nesin, vakfın zarar görebileceği eylemlere giriştiğini kabul ediyor, ama bunu şahsi görüşlerini söyleme isteğine değil de “yumuşak yüzlülüğüne” bağlıyor. Kibir demiştim ya hani, işte o tam da böyle bir şey. Yani dese ki “ben de insanım ben de fikirlerimi söylemek istiyorum ama bir yandan da bu fikirler vakfa zarar verdiği için iki arada kalıyorum”, bu çok daha makul bir serzeniş olurdu. Bir satır önce vakfın zarar görmesine üzülen Ali Bey, bir satır sonra “ısrarlara dayanamayarak” vakfa biraz daha zarar vermekte sakınca görmüyor. Bravo, sorumlu bir vakıf yöneticisine de bu yakışırdı zaten!

Madem bu kadar kritik bir göreviniz var, amme hizmeti yapan bir kurumu temsil ediyorsunuz, o zaman neden her siyasi momentte en keskin fikirlerinizle vitrine çıkıyorsunuz? 2010’da kendi başınıza evet oyu verebilirdiniz veya sadece imzacı olabilirdiniz, ama bizler sizi yetmez ama evetin baş organizatörlerinden biri olarak gördük. Demek ki size yönelik tepkilerin vakfa zarar vermesinden aslında pek de kaygı duymuyorsunuz.

Bakın mesela, 7 Mayıs 2015’te yayınlanan bir habere göre, sizi ziyaret eden HDP heyetine aynen şöyle diyorsunuz: “Ben de HDP’liyim, aklı başında herkesin HDP’ye oy vermesi gerekir. Matematik köyü sakinlerinin tamamı HDP’ye oy verecek”(2)

Bu sözlerinizi okuyan herhangi bir insanın aklına “orası matematik köyü mü yoksa HDP parti kampı mı” diye bir soru gelmesi sizi şaşırtmamalı. Gerçekten de asıl işlevinin matematik öğretmek olduğunu iddia ettiğiniz bir yerde, nasıl oluyor da “tüm insanların” oy tercihi hakkında “kesin” bilgi sahibi olabiliyorsunuz? Bir “bilim” kurumunda siyasi parti heyeti ağırlamak, üstüne bir de siyasi görüş bildirmek sizce etik mi? Sürekli örnek verdiğiniz batı ülkelerinde herhangi bir vakfın böylesi bir tercih ve beyanda bulunmasından daha itibar zedeleyici bir şey olamaz. Siz de insanların “Ali Nesin bizim verdiğimiz paralarla matematik öğretmiyor, cumhuriyetten ve Atatürk’ten hoşlanmayan HDP militanları yetiştiriyor” deyip bağış yapmamasına içerlememelisiniz. Madem o kadar “her aklı başında insan HDP’li olmalıdır”cısınız, ve matematik köyü aynı zamanda bir “HDP kalesidir”, o zaman gidip Atatürk ve cumhuriyete sabah akşam hakaret eden HDP’lilerden bağış toplamanız, solcuları istismar etmemeniz gerekir. Burası da gayet trajiktir, memleketimizin en çok itibar ettiğimiz kurumlarından birini yöneten saygın bilim insanımız içinde fanatik bir partizan yatmaktadır.

MAHÇUP KOMÜNİST
Şöyle diyor Ali Nesin: “Ben komünistim. Her şeyi herkesle paylaşan birisiyim. Ama bunu da rejim olarak insanlara sunmaya hakkım olduğunu düşünmüyorum.”

Anlaşılan o ki Ali Bey, komünistliği bir yaşam biçimi zannediyor. Oysa komünizm bir ideoloji ve bir siyasi sistemdir. Kişinin komünist olması başka bir şeydir “komünistliğe yakışır, paylaşımcı bir yaşam sürdürmesi” başka. İkincisi başka görüşlerden insanlar tarafından da yapılabilir. Ancak komünistlik, bir ideoloji olarak komünizmi savunmayı, toplumsal kurtuluş için onu teklif etmeyi gerektirir. Hem komünistim deyip hem de “insanlara bunu öneremem” diyemezsiniz. Her gün topluma bir şeyler önereceksiniz, bazı siyasi tutumları vaz edeceksiniz ama kendi doğru bildiğiniz ideolojiyi “öneremem” diyeceksiniz. Böyle bir samimiyetsizlik olabilir mi?

Ali Nesin’in bu “önerememe” haline dair gerekçesi de hayli ilginç. Diyor ki Ali Bey, “Türkiye için gerekli olan özgürlüktür. 2003 öncesi iktidarlar kimseye özgürlük vermedi. Sadece kapitalistlere özgürlük verildi.” Duyan da zanneder ki bugün özgürlüklerin diz boyu yaşandığı bir ülkedeyiz. Bizim Ergenekon kumpaslarında yitip giden canlarımızı ciddiye almadığını biliyoruz, hiç değilse kendi yanında yöresinde KHK ile işinden olan akademisyenler falan bir zahmet anımsatıversinler Ali Nesin’e 2003’ten sonra nasıl bir düzende yaşadığımızı.

Ali Nesin, sadece “Türkiye’nin ihtiyacı özgürlüktür” dese de olurdu. Ama dikkat edin onu demekle kalmıyor, aynı anda iki pozisyonu daha işgal ediyor. Bunlardan biri ebet müddet kendi tekelinde kalsın istediği (ve sanırım babadan oğula geçtiğini sandığı) komünistlik payesidir. Tıpkı diğer liberaller gibi, açıkça “ben liberalim” dese kimselerin ciddiye almayacağını bilmekte, bu ünvanı bırakmak istememektedir. İkinci pozisyon, kendine has özgürlükçülüğüdür. Mutlak esaretin tanımını “2003 öncesi Türkiye” diye yaparak kendisi gibi düşünmeyenlerin tamamını, o alanının dışına itmektedir. Tüm sosyal demokratlar, cumhuriyetçiler, komünistler, milliyetçiler, “evet” demeyen islamcılar, sosyalistler, hülasa HDP’li olmayan herkes özgürlük karşıtıdır, bir onlar özgürlükçüdür! İşte trajedimizin bir boyutu da buradadır, seçkin bilim insanımız düşünceleri bilimsel düşünceye hiç yakışmayan bir pozisyonellikle (izafi tavırla) şekillenmiştir.

TÜM KÖTÜLÜKLERİN TEK SUÇLUSU: CUMHURİYET
Ali Nesin, röportaj boyunca gündeme gelen tüm fenalıklar için ısrarla cumhuriyet rejimini suçluyor. Evet, bir sebep - sonuç ilişkisine işaret etmek açısından böylesi bir varsayım da yapılabilir, ancak Ali Bey’in her konuyu buraya bağlama yönündeki ısrarı akla başka şeyleri getiriyor. Cumhuriyet’e ve cumhuriyetçilere yönelik özel bir kinle hareket ettiğini düşünüyorsunuz. Öyle ki söyleşinin bir yerinde “Aydınlanma, aydınlanma diyorlar. Hadi bir tane bir şey yapın bakalım! Beni eleştirenlerin çoğunu nerede, hangi meyhanede bulacağımı bilirim. Elimle koyduğum gibi bulurum. Daha fazla bir şey söylemeyeyim” diyor.

Şu sözlerin “özgürlük özgürlük diyorlar bunu diyenleri hangi kerhanede bulacağımı bilirim” demekten ne farkı var? İkisi de son derece çirkin sözler ama aralarında çok küçük ve çok önemli bir fark var: cumhuriyetçilere ayyaş demek İslamcıların icat ettiği bir söylem ve Atatürk’e sövmenin en kestirme yolu. “İki ayyaşın yaptığı yasa” sözünün bizim vicdanımızda açtığı yara hala taze. Ali Nesin bunu bilmiyor olabilir mi? Bilmemesi mümkün değil. Öyle ise bu neyin öfkesi, neyin kini?

Ali Bey’in Koç ailesine gösterdiği hoşgörü ve iltifatın yüzde biri Atatürkçülere, solculara nasip olmuyor (3). Cumhuriyete yönelik düşmanca tavrı öylesine patolojik bir görüntü çiziyor ki artık bir noktada röportajcı frene basmak zorunda kalıyor: Cumhuriyet kuşağına ve değerlerine biraz haksızlık etmiyor musunuz?

Ali Nesin’in yanıtı ilginç: “Cumhuriyet kuşağı başka, Cumhuriyet rejimi başka. Babam da Cumhuriyet kuşağıydı örneğin.” Bugünkü baskı düzeni ile 80 yıl önce kurulan cumhuriyet arasında ilişki kurabilen kafa, cumhuriyet kuşağı insanlarla cumhuriyet rejimi arasındaki ilişkiyi çözemiyor! Bununla da kalmıyor, babasını da kendi zaafiyetine malzeme yapıyor. Aziz Nesin kendi kendine mi yetişmiş? Cumhuriyet olmasa, Osmanlı rejimi veya Yunan işgali devam etse bu aydınlar yetişebilir miydi? Bu sorular hiç ama hiç akla gelmiyor.

Konu babasından açılmışken devam ediyor Ali Bey: Babam kesinlikle onlar gibi değildi. Babamı yanlış biliyorlar. Babamın had safhada laik olduğunu, başörtüsüne karşı olduğunu düşünüyorlar.

Had safhada laik ne demek bilmiyorum, bir matematik profesörü olan Ali Nesin biliyor mu ondan da emin değilim. Laiklik çok net sınırları olan bir düşünce ve bir “had safhası” yok, böylesi laflar Türkiye’deki islamcıların Atatürk’le çamur atmak için uydurduğu bir terminoloji ve Ali Bey, en çok bu terminoloji ile konuşmayı seviyor. Çünkü cumhuriyete en iyi böyle sövülüyor.

“Babam kesinlikle onlar gibi değildi” cümlesindeki onlar da biz, yani laikler, komünistler, solcular, cumhuriyetçiler, Atatürkçüler oluyoruz. Kime inanalım? Ya Ali Bey bizi kandırıyor ya da babası Aziz Nesin tarafından çok fena kandırıldık. Veya… üçüncü bir ihtimal, ki Ali bey aslında onu ima ediyor, biz hepimiz gerizekalıyız bir tek Ali Nesin doğruları biliyor!

Yani, söz konusu cumhuriyete ve cumhuriyetçilere sövmek olunca kendisinin özel olarak tahrik edilmesine gerek yok, karşımızda her zaman sonuna kadar tahrik olmuş, hakkımızdan gelmeye hazır bir Ali Nesin var! Ve bu Ali Nesin aynı zamanda bizim en seçkin bilim insanlarımızdan biri. Bir memleket için bundan âlâ trajedi olabilir mi?

ÇOKLU MÜFREDAT NE DEMEK?
Öğrendiğimiz kadarı ile Ali Nesin liseler için bir matematik kitabı yazacakmış. Ne güzel, Ali Nesin gibi bir matematikçinin yöntemleri ile öğrenmek liseli gençler için gerçekten de paha biçilmez bir şans.

Bu vesile ile röportajcı -belki de usulen- eğitime ilişkin sorular da soruyor. Ali Nesin’in müfredata dair tespiti şöyle: Eğer müfredat illa olmalıysa, tek bir müfredat mı olmalıdır? (…) Bence bu kadar geniş ve bu kadar farklı sosyal ve kültürel ve coğrafi katmanların olduğu bir ülkeye tek bir müfredat, yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Şaka mı bu diyerek tekrar tekrar okuyoruz bu satırları. Ali Bey, hangi coğrafi veya sosyal koşulların, misal, sayma sayılarını veya geometriyi müfredat dışında bırakacağını düşünüyor? Coğrafyaya göre, sosyal kültüre göre matematik, fizik olur mu? Daha ötesi tarih, edebiyat olur mu? Cebir Ağrı’da da cebirdir, Adapazarın’da da, Rize’de de. Farklı müfredatlar zaten sorun olan bölgesel eşitsizlikleri iyice derinleştirmez mi? Dünyanın eğitimde en başarılı ülkelerinin tamamında yurttaşların eşit eğitimini hedefleyen ulusal müfredat (national curriculum) sistemi kullanılırken bu denli bilgili bir insan nasıl olur da farklılaştırılmış müfredatlar önerir?

Röportajın başka bir yerinde söylediği sözlerden Ali Nesin’in asıl niyetinin ne olduğu görüyoruz: "Cumhuriyet’in kuruluşunda büyük yanlışlar yapıldığını düşünüyorum. Özerk bölgeler olsaydı bugün çok daha özgür bir ülkede yaşıyor olurduk.” Ali Bey, konu ne olursa olsun lafı döndürüp dolaştırıp “özerklik” konusuna getiriyor. Anlıyoruz ki müfredat konusunda da meramı aynıdır, kastı Türkçe'nin ortak eğitim dili olmaktan çıkarılmasıdır.

Ali Nesin’e böyle düşünüyor diye kızacak değilim, ancak bize göre, savunduğu fikirler Türk, Kürt, hangi etnik kökenden gelirse gelsin tüm halkın felaketine yol açacak önerilerdir. Bir aydın önünü ardını hesap etmeden belirli bir fikri sabitte bu denli sorumsuzca ısrar edebilir mi? Demek ki ediyormuş, işte trajedimizin belki de en vahim yanı budur.

DÜNYANIN EN RAHAT VE EN SEVİMSİZ POZİSYONU
Sanıyorum dünyadaki en sevimsiz insan tipi “mış gibi yapan” insandır. Gerçekte olduğundan başka bir role soyunan insan samimiyetsizliği ve eğretiliği ile akıllarda kalır. Rolünden ekmek yemesi ancak yüzündeki maske kaldırılıncaya kadar sürer. Maske düşünce o havalı pozlar yerini bir utanç dalgasına bırakır ve sahtekar sahneyi terk etmek zorunda kalır.

Bu şekilde rezil olmamanın en garanti yolu nedir biliyor musunuz? Hiç maske takmadan “mış gibi” yapmak. Olur mu öyle şey demeyin, işte “yetmez ama evet” tam olarak böyle bir pozisyondur. Göğsünüzü gere gere “ben aslında o gibiyim ama bu gibi de değilim” dediğiniz tuhaf bir çokyüzlülük hali. Aynı anda hem muhalif olmanın itibarını, hem de iktidarın imkanlarını elde edebildiğiniz muhteşem rahat bir kulvar.

Nitekim işte Milli Eğitim Bakanlığı Ali Nesin’e kitap sipariş etmiş. Gelin bir de okullardan atılan öğretim üyelerine bakın, bırakın devlete iş yapmayı, tüm haklarını kaybettiler, emekli aylıklarını bile alamıyorlar, belediyelerin açtığı kurslarda bile çalışamıyorlar.

Onları geçiyorum, bir kısmı Ali Bey gibi AKP’yi desteklemiş olan bu insanların 2016’dan önce iyi kötü bir kadroları vardı da onu kaybettiler. Size her biri pırlanta gibi onlarca isim sayabilirim, sırf solcu oldukları, sırf komünist oldukları için Türkiye’de iş bulamayıp ABD’de, Avrupa’da çalışmak zorunda kalan sayısız bilim insanı var. Bu insanlara Ali Bey’in milat saydığı 2003’ten önce de, ondan sonra da bir “ekmek kapısı” çok görüldü. Ama nedense basında, sosyal medyada hiç gündem olamadılar. Oysa Ali Bey, 1995’ten beri “tedirginlik içinde” yaşadığı Türkiye’de her zaman bilim yapabilecek zemini buldu, hem kendini geliştirdi, hem sosyal işler yaptı, hatta devletten sipariş bile alıyor! Bir de üstüne hala gazetelerin en muhalif figürü de yine o!

İşte yetmez ama evet böylesine güzel bir pozisyon. Hem İsa’nın hem Musa’nın sevgilisi olmanın en garantili yolu. Ancak tarih, bu şekilde “hem İsa’ya hem Musa’ya” hizmet eden hiç bir yüksek kişilikli bilim insanı yazmıyor. Yanlış anlaşılmasın, böyle davranan çok iyi bilim insanları var, ama hiç biri “yüksek bir kişilik” olarak anılmıyor. İşte bu da trajedimizin zirve noktasıdır. 


(1) Ali Nesin: Bugün olsa yine 'Yetmez ama evet' derim

(2) Ali Nesin: Matematik Köyü sakinlerinin tamamı HDP'ye oy verecek (Demokrat Haber - 07.05.2015)

(3) Ali Nesin: Koç ve Nesin aileleri uygarlık mücadelesinde safları sıklaştırdı (Milliyet/Meral Tamer - 27.02.2015)

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)