• BIST 81.712
  • Altın 147,398
  • Dolar 3,8050
  • Euro 4,0356
  • İstanbul 5 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 8 °C
  • Adana 10 °C
  • Antalya 11 °C

Öyle kolay değil o işler…

Ender HELVACIOĞLU

Türkiye’deki Siyasal İslam akımının belirgin bir stratejisi var: Mevcut düzen içinde yer edinerek ve devlet içinde yuvalanarak iktidar olmaya çalışmak.

“Devrimci” değiller, “reformistler”.

Adım adım gidiyorlar. Daha doğrusu, “iki adım ileri, bir adım geri” taktiği ile ilerliyorlar. Buna “mehter yürüyüşü” de diyebiliriz.

Yavaş ama tahkim ede ede ilerliyorlar. İki adımlık bir çıkış yapıyorlar, gelen tepkiye göre bir adım geri atıyorlar ve böylece bir adım ilerlemiş oluyorlar. Attıkları geri adım, aslında bir adım ileri atmak anlamına geliyor.

Hedeflerine alıştıra alıştıra ulaşmaya çalışıyorlar. Önce sulandırıyorlar, içini boşaltıyorlar, sonra ortadan kaldırıyorlar.

Son laiklik tartışmasında da aynı taktiği izlediler. “Anayasada laiklik olmayacak” şeklinde iki adımlık bir çıkış yaptılar. Yoğun bir tepki gelince de başka ağızlardan “laiklik olacak, ama bu ‘totaliter’ değil ‘özgürlükçü’ bir laiklik olacak” dediler. Veya “laiklik olacak, ama anayasanın girişinde dinimize de vurgu yapılacak” dediler.

Oysa “özgürlükçü laiklik” (bu “inançlara özgürlük” anlamına geliyor) veya anayasada herhangi bir biçimde “din vurgusu”, aslında laikliğin tamamen ortadan kaldırılması demektir.

Bu ilerleme taktiği, karşı safı bulanıklaştırmaya ve bölmeye de yarıyor. Böylece attıkları her adımda (+2-1=1), karşı safın “şaşkınlarından” bir ittifak zemini bulabiliyorlar. Attıkları adımı tahkim etmiş oluyorlar.

Şu ana kadar başarıyla uygulanmış, iş görmüş bir taktiktir bu.

Bu “reformcu” taktik nasıl iş görebilmiştir? Çünkü karşısında “iki adım geri, bir adım ileri” taktiğini benimsemiş (veya benimsemek zorunda kalmış) diğer “reformcular” bulunduğu için. Karşıtmış gibi görünen bu iki taktik -radikal olanının lehine- paşa paşa işliyor.

İki reformcu karşı karşıya geldiğinde radikal olanı (akıncılara sahip olanı) kazanır. Radikal reformcuyu durdurmanın ve geriletmenin tek yolu devrimci olmaktır. Şu ana kadar bu başarılamadığı için Siyasal İslam’ın “radikal reformcu” taktiği iş görüyor.

Peki, nereye kadar? Bu işin bir sonu yok mu?

Var tabii… Reformcunun mumu yatsıya kadar… Kanımca o nokta yaklaşıyor.

***

Toplumlar hiçbir zaman reformlarla ilerlememiştir. Eğer öyle olsaydı hâlâ Hammurabi’nin soyu tarafından ve onun -güncele uyarlanmış- kanunları ile yönetiliyor olurduk.

Toplumsal gelişmenin matematiği aritmetik ile sınırlı değil.

Gün gelir, reform, devrim duvarına toslar. Bu duvar nerededir, devrimci bunu sezecektir; ama bu ayrı bir tartışma konusu. Şimdilik önemli olan bir toslamanın yaşanacağı gerçeği.

Bu noktada dinci “radikal reformcu” ister istemez “devrimci” (yani karşı devrimci) olmak zorunda kalacaktır; yoksa kellesi gider.

Bunun farkındalar ve hazırlığını yapıyorlar.

“İmam hatipliler güvencemiz ve geleceğimizdir” lafları, polise “gerekirse askere de diren” talimatları, Saray’a güvenlik duvarı ve uçaksavar, Irak ve Suriye’deki şeriatçı terörist militanlarla ısrarla dirsek teması, vb. bunun hazırlığıdır.

Türkiye ister istemez bu çatışmayı yaşayacak ve karşı-devrim ile devrim karşı karşıya gelecektir. Laiklik meselesi, öyle gözüküyor ki, temel mevzilenmeyi oluşturacaktır.

***

Giderek keskinleşen bu çatışmada Siyasal İslam’ın çok yol aldığı, dolayısıyla avantajlı olduğu sık dillendirilen bir tespit. Uyarıcı dozda kaldığı zaman faydalı bir tespittir bu. Ama doz artarsa, moral bozukluğuna ve karamsarlığa da yol açabilir.

İslamcıların avantajları kadar dezavantajları olduğunu da, avantajlarının önemli bir kısmının nesnel koşullardan değil bizim safın öznel yetersizliklerinden kaynaklandığını (dolayısıyla öznel çabayla değiştirilebilir olduğunu) da, kendi mevziimizin güçlü yanlarını da görmemiz gerekiyor. 

Örneğin, yukarıda da vurguladığımız, Türkiye İslamcılarının (hatta Türkiye Sağının) “bağımsız devrimci” bir geleneklerinin olmaması onların dezavantajlarından biridir. Hep devletin ve emperyalistlerin koltuğu altında palazlandılar. Bu durum değişebilir mi veya güçlü radikal unsurlar çıkabilir mi, olabilir. Ama böyle bir gelenekleri yoktur.

Oysa gerek Türkiye Solunun gerekse cumhuriyetçi kesimlerin -son dönemde epey yıpransa da- güçlü bir devrimci gelenekleri var. Bu bizim mevziin -şimdilik potansiyel- bir avantajıdır.

Radikal İslamcıların, çeşitli renkleri ve kesimleriyle bütün ülkeyi yönetme/temsil etme gelenekleri (yani ulusal nitelikleri) de -son dönemde bu noktada yol almış olsalar da- zayıf.

Eskiden “komünistler Moskova’ya” sloganı vardı. Şimdi de İslamcılardan “Alın laikliğinizi, gidin bu ülkeden” çağrıları duyuyoruz. Bu sloganlar aslında onların bu ülkeyi yönetemeyeceklerinin itirafı. Yönetmek için ülkeyi boşaltmaktan başka çareleri yok!

Siz hiç -birkaç aklıevvel dışında- solculardan ve cumhuriyetçilerden “faşistler Washington’a” veya “Alın şeriatınızı gidin bu ülkeden” gibi laflar duydunuz mu? Sloganımız “Bu memleket bizim”dir. Bu da bizim safın bir avantajı. (Tabii bu çok önemli noktayı sınıfsal bir analizle desteklemek gerek. Başka bir yazıda deneriz.)

Diğer bir nokta AKP’nin aldığı oy oranı. Son dönemde yapılan bir ankete göre yüzde 56’ya çıkmış. Bu, ciddi bir avantajları. Ama bu oy oranının “şeriatın oy oranı” olmadığını da herkes biliyordur.

Kaldı ki, rejim (veya sistem) değişikliği gibi büyük toplumsal dönüşümler oy oranları ile oluşmuyor. Toplumlar durağan çoğunluklar tarafından değil, örgütlü azınlıklar tarafından dönüştürülür. Devrimi (veya karşı devrimi) örgütlenmiş sınıflar yapar. Dolayısıyla asıl analiz edilmesi gereken budur.

Bir diğer konu, İslamcıların silahlı güce sahip oldukları (özellikle polis gücü ve örgütlü şeriatçı terörist gruplar), ama solcuların ve cumhuriyetçilerin bu tür bir kuvvetlerinin bulunmadığı tespiti. Önemli bir nokta, çünkü keskin toplumsal çatışma dönemlerinde “iktidarın namlunun ucundu olduğu” herkesin malumu.

Ama acaba İslamcılar bu silahlı gücü rejim değişikliğini noktalamak hedefiyle devreye soktuklarında, yani işler ciddiye bindiğinde, silahlı güç dengesi kimden yana olacaktır? Orduyu kastetmiyorum; ordunun sadece ruhlarını satmış generallerden oluşmadığına dikkat çekiyorum.

Tarih gösteriyor ki, başarılı tüm devrimci çıkışlar, mevcut silahlı güçleri bölerek ve elde ederek oluşmuştur. Mesele politiktir. Silah-külah işleri de politikanın devamıdır. Doğru politika, gerekli aracı da bulur.

***

Avantaj-dezavantaj örnekleri çoğaltılabilir. Her biri ayrı ayrı ve ince ince tartışılmaya muhtaç.

Ama bu aşamada öyle bir nokta var ki, ivedilikle netleştirilmesi gerekiyor: Türkiye Solu bu toplumsal avantajların ne kadar farkında?

Gelecek yazılarda tartışırız.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.