• BIST 108.615
  • Altın 145,221
  • Dolar 3,4955
  • Euro 4,1321
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 24 °C
  • Adana 25 °C
  • Antalya 25 °C

Oyun dediğin şey, hayatla aynı yaştadır ve hiç bitmez. Belki yarım kalır...

Oyun dediğin şey, hayatla aynı yaştadır ve hiç bitmez. Belki yarım kalır...
Oğuz Atay kafasındaki ideal aydını ararken bunu roman karakterlerinin gelişim serüveninin içine de işler. Tutunamayanlar’da tohumu ekilen o aydının, beşinci ve son kitap olan Eylembilim’de hem bir düşünür hem de bir eylem adamı olma zamanı gelmiştir.

Ertürk Akşun

Hangimiz zaman zaman da olsa çocukluğumuza özlem duymayız ki? Üstelik yaşadığı hayatla yıldızı barışık olmayanların çok daha fazla hissettiği bir özlem...

Yaşam bağışıklığını yitirenlerin illeti gibi bir şey bu aslında, ara sıra yoklar iradeyi...

Neden yoklar peki?

Çünkü çocukluk demek oyun oynamak demektir ve oynamak güçlü bir yaşama tutunuş şeklidir.

İşte insan bünyesi, ara sıra da olsa bir çocuk kadar kuvvetlice tutunmayı özler hayata. Bu yüzden de en çok oyun oynadığı o güçlü yıllarını ister geri.

Oyun oynamak yaşama tutunmaktır!

Oyun oynamak çürümüşlüğe kafa tutmaktır.

Oyun oynamak her şeye rağmen yeni dünyalar inşa edebilmeye cüret etmektir.

Çocukluğa özlem duyanlar oyun oynamaya özlem duyar aslında. O cüreti, o yaşam tutkusunu ve o kafa tutmadaki direnişi deneyimlemek ister ara sıra...

Oyundan uzaklaşanlar, yaşamdan da uzaklaşırlar. Oyundan uzaklaşanlar, her şeyden ve en çok da kendilerinden nefret ederler. Oyun oynamayı unutturduğu için hayata, unutmayı seçtiği için de kendisine küser aslında.

Oyun oynamak öyle sıradan, alelade, komik bir şey değildir. Ciddi bir iştir.

Oyun zekâ gerektirir.

Oyun cesaret ister.

Oyun bir sürekliliktir...

Tıpkı Oğuz Atay’ın yaptığı gibi...

1990’lı yıllar, üniversite için Çorum’dan ayrılıp Edirne’ye geldiğim, ilk birkaç yıl yoğun bir şekilde hani şu edebiyatçıların yaza yaza bitiremedikleri taşra-şehir çelişkisini iliklerime kadar yaşadığım yıllar. Tutunamayanlar’ın bütün üniversite gençliğini kasıp kavurduğu zamanlar. Her üniversiteli genç kendini tırnakları sökülmüş bir tutunamayan olarak görüyor. Tabii ben de. Halbuki Tutunamayanlar bir şehir kitabı. Bizim gibi taşradan gelip henüz şehirli olmayanların çok da hissedebileceği, denklikler kuracağı bir durumdan bahsetmiyor.

Peki neden Oğuz Atay denince akla ilk “oyun” ve ironi gelir?

İroni, birçok bakımdan hicivden farklıdır. Hicvin tersine ironide bir doğruluk, bir haklılık zemini yoktur. İroni tam da alay edenin hakikati temsil etmediğine inandığı, doğruyla yanlışı ayıracak zeminin kayganlaştığı an başlar. Bu yüzden sürekli yer değiştirir özne; önce bir değere dayanıp bir başkasını alaya alır, hemen ardından bir başkasına yaslanıp onunla alay edebilir. Alay ettiği nesneyle arasındaki ilişkide hep bir süreklilik sezgisi vardır; onunla hiç değilse köken bakımından özdeş olduğunu, aynı maddeden yapılmış, aynı aciz içinde olduğunu sezer, bu duygudan bir türlü kurtaramaz kendini. Gerçi karşısındakinin doğruyu temsil etmediğinin farkındadır, bu yüzden onu gülünç kılmak ister; ama bu isteğinin, bu kez kendini doğrunun yerine koymaya götüreceğinin de farkındadır. Bu, öznenin bireysel kurtuluşun imkânsız olduğunu hissettiği, alay ettiği nesneyle, isyan edilenle, acı çektirenle ortak bir kadere sahip olduğunu fark ettiği andır. Bu yüzden de karşısındakine yönelttiği alay, her zaman geri dönüp kendisini de yaralayacaktır. O halde soytarılığı, maskaralığı, mahallenin delisi olmayı baştan kabul eder; kendini karşısındakine daha gülünç, daha budala kılar. Karşısındakine şöyle der: “Senin söylediğin budalaca, ama ben daha da budalayım.” Ama sinik alaydan farklı olarak, burada cılız da olsa bir inanç varlığını sürdürür: Yanlış sonuna kadar götürüldüğünde; cümlenin kendisini, alay edenin kendisini de yanlışladığında, belki o zaman başka bir doğruya yer açılacaktır.

Peki oyun kavramı? İşte gerçek Oğuz Atay oyunda kendisini gösterir.

Bunun cevabını bulmak için kırk üç yıllık kısacık hayatına sığdırdığı beş kitabından ikisinin ismine bakmak bile yeterlidir: Tehlikeli Oyunlar, Oyunlarla Yaşayanlar.

Tamam sadece ikisinin isminde “oyun” var ama sizi temin ederim ki beş kitap da birbirine oyunlarla bağlı ve Oğuz Atay’ın romanları arasında ustalıkla kurduğu bu oyunun son sahnesi henüz yazılmadı.

Peki Oğuz Atay nasıl bir oyun kahramanıdır ve roman kahramanlarını ne tür bir oyunun içinde konumlandırmıştır?

Kısacık bir cümleyle kendisi anlatsın bunu mesela:

“Hayatta iki şeyi yapmaktan çok keyif aldım. Birisi yazı yazmak diğeri yemek yemek. Gönlümce yazı yazmama başımın şiddetli ağrıları izin vermedi, gönlümce yemek yememe de midemin sancıları...”

Yine Oğuz Atay bir söyleşisinde kendisine en yakın bulduğu yazarı Halit Ziya Uşaklıgil olarak söyler. “O da...” der. “Kırık hayatları anlatır benim gibi. Onun kahramanları da birer tutunamayandır. Büyük hayaller kurarlar, yükseklere erişmek isterler ama küçük hesaplar, korkaklıkları yüzünden, tutuklukları, endişeleri yüzünden hep hayal kırıklıklarına uğrarlar. Ama bu kahramanlara asla kader kurbanı denemez. Çünkü kendileri dışında olan olaylar yüzünden değil kendi iç çelişkileri yüzünden kırılırlar.”

Oğuz Atay sadece aşağıda Ahmet Cemal’den alıntı yaptığım olaydan dolayı bile Türk edebiyatına katkı sağlamıştır. Körleşme gibi bir eserin Türkçeye kazandırılması bence çok önemli bir olaydır. Ahmet Cemal’den dinleyelim:

“Yetmişli yılların ikinci yarısıydı. O sıralarda İstanbul’da, Teşvikiye’deki Belveder Apartmanı’nda bulunan Avusturya Kültür Ataşeliği’nde yarım gün çalışıyordum. İşimin bir bölümü Kültür Ataşeliği’nin kitaplık bölümünü de kapsadığı halde, ne Elias Canetti diye bir yazarın varlığından ne de onun Körleşme adlı romanından haberim vardı.

Oğuz Atay’la da hiç karşılaşmamıştım. Onu sadece Tutunamayanlar adlı romanından tanıyordum.

Bir öğlen vakti bağlanan telefonda karşıma Oğuz Atay çıktı. Söze derhal ‘sen’ diyerek başladı:

‘Sen rakı içer misin?’

‘Arada evet...’

‘Peki hiç şalgam suyu ile birlikte içtin mi?’

‘Hayır.’

‘Güzel. O halde bu akşamüstü saat altıda Atlas Sineması’nın girişinde ol. Seni bir yere götüreceğim.’

Dediği saatte buluştuk. ‘Bir yer’ dediği, Ağa Camii’nden sapınca gidilen, kendin pişir kendin ye tipi bir meyhaneydi. O güne kadar meyhanenin böylesine de hiç gitmemiştim. Oturup etlerimizi seçtik. Daha doğrusu Oğuz Atay seçti. Benimle yıllardır tanışıyormuşuz gibi konuşuyordu. O güne kadar yaptığım çevirilerin neredeyse hepsini okumuştu. Bu arada şalgam suyu ile rakı da nefis gidiyordu. Bir ara çantasından Elias Canetti adlı bir yazarın Auto-da-Fé başlıklı romanını çıkardı. Canetti’nin –sonradan benim Körleşme diye Türkçeleştireceğim– Die Blendung’unun İngilizce çevirisiydi. ‘Bu romanın aslı Almanca. Ben İngilizce çevirisini bir solukta okudum. Şimdi sen en kısa zamanda romanın Almancasını getiriyorsun ve yine en kısa zamanda çeviriyorsun. Müthiş bir yazar, romanı da öyle!’

Emir büyük yerdendi. Kitabın Almancası gerçekten en kısa zamanda, Avusturya Kültür Ataşesi Prof. Hans E. Kasper’in değerli yardımlarıyla geldi. Kitabı okuduktan sonra benim de soluğum kesildi ve çevirmeye başladım. Ama ne yazık ki ‘en kısa zamanda’ çeviremedim. Zaten hayatımda herhangi bir kitabı ‘zamanında’ veya ‘en kısa zamanda’ çevirebilmiş değilim. Sevgili Oğuz Atay, tanışmamızdan sonra dostluğumuz hiç kesilmediğinden ve tadını hiç unutamayacağım sohbetlerimiz onun evindeki sofralarda da sürdüğünden, romanın çevirisi üzerinde ciddiyetle çalıştığıma tanık oldu; hatta bazı pasajların Türkçesini de okudu ve çok beğendi. Ama çevirinin bittiğini göremedi. Onu 13 Aralık 1977 günü kaybettik.

Körleşme’nin ilk baskısı 1981 yılının aralık ayında Payel Yayınları tarafından yapıldı.”

Oğuz Atay kitaplarının en temel özelliği oyunlar ve ironidir.

Oğuz Atay’ın bütün kitapları sanki birbirinin devamı niteliğindedir. Bunu nerden mi çıkarıyorum, kitaplarına gömdüğü isim oyunlarından tabii ki.

Oğuz Atay kafasındaki ideal aydını ararken bunu roman karakterlerinin gelişim serüveninin içine de işler. Henüz hiç roman yazmadan önce 1961’de bir dergi çıkarma çabasındadır Oğuz Atay. Marksist eğilimleri olan bu derginin adı bile bellidir: Olaylar. Bu dergideki amacı da Türk aydın hareketine bir açılım yapmaktır. Böyle söyler günlüklerinde.

Gelelim romanlarına: İlk romanı Tutunamayanlar intihar eden Selim Işık’ın haberiyle başlar. Ölü evine taziyeye giden Turgut Özben’in hikâyesidir bu kitap.

Selim Işık ismi, İsa’nın tepesindeki kutsal hare gibi içsel bir aydınlanmaya vurgu yapar adeta. İlk ışıktır “selim ışık”... İlk aydınlanma ya da aydınlanmanın ilk hali.

Kitabın asıl kahramanı Turgut Özben de yine ismiyle müsemma bir karakter. Kitap boyunca kendi yaşamı üzerinden dünyayı sorgular ve sonunda “öz ben”ini aramak üzere bir yolculuğa çıkar...

Yazarın ikinci kitabı Tehlikeli Oyunlar’da her ne kadar yepyeni bir kurgu, farklı karakterler ve bambaşka bir oyun başlıyor gibi görünse de aslında Oğuz Atay, Tutunamayanlar’la yerkabuğuna tohumunu ektiği aydın profilini ikinci kitabında filizlendirmeye devam ediyordur içten içe...

Artık oyun başlamıştır, üstelik tehlikeli olmaya da adaydır. Çünkü en zorlu oyun kendini aramaktır. Bu kitapta da kahramanımız Hikmet Benol, bir varoşa yerleşir ve içine doğru bir yolculuğa çıkar. Oysa ilk kitaptaki Turgut Özben’in çıktığı içsel yolculuğu sürdürüyor gibidir. Artık “ben ol”ma serüveni başlamıştır Hikmet Benol’un.

Oğuz Atay’ın üçüncü kitabı Oyunlarla Yaşayanlar bir tiyatro oyunudur ve yazarın gizli oyun bahçesindeki aydın profili bu kitapla da gelişmeye devam edip, filizlenen tohum boy atmaya başlar. Artık sahne netleşmekte, perde açılmaktadır. Oyunlarla yaşayanlar hayat sahnesindedir. İç yolculuklar artık izleyici tarafından da görünür olmuştur. Herkesin gözü oyun bahçesindeki aydının üzerindedir. O artık izlenmektedir. Bu kitaptaki kahramanımız kendinde aradığı şeyi iyi kötü bulmuş ve hatta bir üst seviyeye bile çıkmış, ermiştir... Kahramanımızın adı Coşkun Ermiş’tir... Ermek ancak kendimizi bilmekle başlamaz mı?

Yazarın dördüncü kitabı, önemli bir Türk aydını olan, gerçek bir bilimadamının biyografik romanıdır: Bir Bilimadamının Romanı. Ama ne tesadüftür ki sanki buradaki karakter de Oğuz Atay’ın isim oyununa denk gelmektedir... Mustafa İnan. Yazarın oyun bahçesindeki aydının artık sadece kendisine değil başka ideallere de inanmasının zamanı gelmiştir. Aydın olmanın en son, en kıymetli seviyesine giderek yaklaşılmaktadır. İnanç uğruna yaşamak, bir aydının gösterebileceği erdemlerdendir ne de olsa... İnandığın şeyi aramak ve dünyayı değiştirmek...

Oğuz Atay, yarım kalan beşinci ve son romanı Eylembilim’de hayalini kurduğu oyun bahçesindeki ideal aydını bütünleyecekmiş hissini uyandırır okuyucuda. Tutunamayanlar’da tohumu ekilen o aydının, beşinci ve son kitap olan Eylembilim’de hem bir düşünür hem de bir eylem adamı olma zamanı gelmiştir Oğuz Atay’a göre.

“Aydınların ve devrimcilerin varlık sebebi toplumu mutlu etmek değil, tedirgin etmektir. Gerçek görevi budur aydın kişinin. Bu nedenle toplumun delisi olmayı ve dışlanmayı da göze alabilmelidir aydın... Bu yüzden aydınların öğrenmesi gereken ilk şey yalnızlıktır. Aydın olmak kendi yalnızlık çölünden insanlara bağırmaktır. Çığlık atmaktır...” diye yazmıştım 18 Saat adlı romanımda.

Oğuz Atay’ın da beş kitabı boyunca oynadığı oyunlarla yaptığı şey tam da budur aslında.

Ve ne kadar hüzünlü bir sondur ki, hiçbir oyun gibi Oğuz Atay’ın oyunu da bitmemiş, yarım kalmıştır. Hayatım boyunca kendi çocuklarım da dahil “Hadi benim oyunum bitti” diyenini görmemişimdir. Her çocuk “Ama baba benim oyunum daha bitmedi ki...” diye yakınır, büker dudaklarını...

Çünkü oyun dediğin şey hayatla aynı yaştadır ve hiçbir zaman bitmez. Belki yarım kalır...

Peki neden durduk yerde Oğuz Atay’ı yazmaya karar verdim, gelelim asıl mevzuya.

Arif Damar bir cenazede şöyle bir konuşma yapar:

“Türk solcusunun tek korkusu hata yapmak. Hata yaparsa komünistlikten atılacağını düşünüyor. O yüzden yeni ve ciddi olan hiçbir şey söylemezler, söyleyemezler Türk solcuları. Bir tek Yalçın Küçük ne düşünürse söyler. Ama onun solculuktan koptuğunu hiç görmedim.”

Yeniyi ararken en doğal şey hata yapmaktır. Yeniyi arayan, ilerici olanın en doğal hakkı bence hata yapabilme hakkıdır. Artık öyle bir döneme geldik ki, hangi değerimiz varsa, ucundan, köşesinden bile olsa o değerimizi korumak zorundayız. Yalçın Küçük ilk söylediğinde çoğumuzun anlamadığı ama şimdi üzerinden 15 yıl geçtikten sonra ne kadar doğru söylemiş dediğimiz meşhur sözüne atıfta bulunacak olursam, “Kemalizm bizi ileriye götürmez, biz ise Kemalizm’den geriye düşmeyiz” dediği gibi, bizi Oğuz Atay’lar çok ileriye götürmese de, biz onlardan geriye de düşmeyiz, düşmememiz gerekir.

Tarih en Darvinci bilim dalıdır. Hangi çağda hangi koşullarda söylendiği çok önemlidir. Şöyle de söyleyebiliriz, Lenin ile Troçki arasındaki traktör tartışmasında olduğu gibi. Bir şeyi on yıl önce söylemekle on yıl sonra söylemek arasında çok fark vardır. Aradan tarihi çıkarırsanız hiçbir sosyal bilimde doğru sonuca ulaşamazsınız. Artık öyle günlerdeyiz ki, sevgili Merdan Yanardağ’ın geçen bir söyleşisinde dediği gibi, 31 Mart vakasından daha karanlık günlerdeyiz. O yüzden tüm değerlerimize tartışmasız kucak açmak zorundayız. Bu sebepten dolayı da bu köşede bundan sonra da Türk edebiyatının önemli değerlerinden yeri geldikçe bahsedeceğim.

İnsanlar karamsar bir haldeyse, kötümserlik ayyuka çıkmışsa, ortalıkta geleceğe dair en ufak bir umut kırıntısı yoksa, bilinmelidir ki, ortaçağ kapımızı çalmaktadır. Ya da muhafazakâr ve tutucu bir çağın kapısı açılmıştır da diyebiliriz. Bunun tek bir panzehri vardır, umudu yaymak, yeni ütopyalar yaratmak, riskli de olsa yeniyi aramak, hatalı bile olsa o yeniden korkmadan ileriye bakmaktır. Yeni için hata yapmaktan korkmamalıyız bu dönemlerde.

Ülkemiz artık bir ilericilik ve gericilik çizgisindedir. İlerici olan herkese kapılarımızı açmak zorundayız. Bizim en geri çizgimiz bu olmalıdır.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)