• BIST 107.202
  • Altın 145,447
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 26 °C
  • Ankara 20 °C
  • İzmir 29 °C
  • Adana 26 °C
  • Antalya 27 °C

Öz-Darbe: Popülizmin son aşaması

Öz-Darbe: Popülizmin son aşaması
Fujimori örneği popülist hareketlerin varabilecekleri uç noktayı göstermesi açısından elbette önemlidir. Ancak şu da unutulmamalı ki Türkiye bir Latin Amerika ülkesi değildir.

Tolga Gürakar

Türkiye, kaderini belirleyecek anayasa değişikliğinde son düzlüğe girmek üzere. Meclis oldukça sert tartışma ve kavgalara sahne olmakla birlikte, mevcut tablo “evet” ve “hayır” cephelerinin son kozlarını önümüzdeki aylarda yapılması planlanan referandumda paylaşacaklarını olası gösteriyor.

Farklı araştırma şirketlerince yapılan kamuoyu yoklamaları farklı sonuçları göz önüne sermekte ise de sonucu bugünden kestirmek pek mümkün değil. Ancak şu bir gerçek ki bu referandum Erdoğan açısından hiç de rahat geçmeyecek. Kendisinin olası zaferi durumunda bile aradaki fark hiç de büyük olmayacak ve prensipte toplumsal mutabakatı sağlaması elzem olan böylesi bir girişimden istikrar yerine meşruiyet krizi çıkacak.

Burada; hukuksal-teknik altyapısızlığın ve sürecin kapalı, gayrı-demokratik ve dışlayıcı işleyişinin haricinde, Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerine tezat yaklaşımlar da bir o kadar belirleyici. Çünkü bu değişiklik paketi Erdoğan rejiminin ideolojik aygıtlarının iddialarının aksine istikrarlı ve uzun ömürlü bir sistemsel revizyonu getirmemekte, aksine siyasal ve toplumsal fay hatlarını kırılgan hale getirerek gerçekte rejimin kendisini hedef almaktadır. Bu kapsamda meclis kendi eliyle kendini yetkisiz kılmaktadır. Her türlü denge-fren-denetim mekanizması yok edilmektedir. Yasama-yürütme-yargı erkleri tek elde toplanmaktadır. Hukuk devleti bir yana, aksak da olsa işleyen yasa-devleti dahi silinmekte, yerine kararnameler sultası inşa edilmektedir.

Sonuç olarak Türkiye, 15 Temmuz ABD-Cemaat ortak yapımı askeri darbe girişiminin bastırılmasının hemen ardından bambaşka bir diğer darbenin, “öz-darbenin”, kucağında uçuruma doğru kararlı adımlarla ilerlemektedir.

***

“Öz-darbe”, kimi ülkeler için olmasa da Türkiye açısından gerçekte yepyeni bir deneyimdir. Toplumsal hafızamızda yeri olan “askeri darbelerin” ya da kamuoyunda zaman zaman telaffuz edilen ancak altı doldurulamayan “sivil darbelerin” ötesinde bambaşka siyasal pratiklere karşılık gelmektedir. Buna göre; bir ülkede meşru kanallarla göreve gelmiş karizmatik hükümet ya da devlet başkanı anayasayı işlevsiz bırakarak olağanüstü yetkiler üstlenmekte, mevcut anayasa ve yasaları askıya almak ve onları değiştirmek kaydıyla halihazırdaki kurumları kendi lehine yeniden düzenlemekte, sonuçta tüm gücün elinde toplandığı “otoriter” ya da “diktatöryal” bir sistem tesis etmektedir.

Burada “popülizm” anahtar bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki öz-darbeler popülist hareketlerin ulaşabildikleri son aşamanın kendisidir. Yönelimi “sol” ya da “sağ” fark etmez, bu hareketler geniş halk desteğine sahip olmakla birlikte ilk etapta “tutarlı” ideolojik yaklaşımlar sergilemekten yoksundurlar. Bu sebeple, “hegemonya” tesisine yönelik “bilgi sermayesi” üretmek yerine onu ithal ederler. Kitleler ile bağlarını öncelikle liderin karizması üzerinden inşa ederler. Güçlerini ve desteklerini kitleler ile kurdukları “faydacı” ve “gündelik" ilişkiler üzerinden sağlarlar. Taraflar arasında sınıfsal temelli organik toplumsal bağlardan ziyade, ağırlıklı biçimde karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan, yapısal olmayan tarzda bir parti-seçmen ilişkisi belirleyicidir. Dolayısıyla meşruiyetlerinin dayanağı olarak yalnızca seçim sandıklarını görmeleri kendileri açısından gayet anlaşılırdır.

***

Popülist hareketlerin yaşam evrelerini Latin Amerika deneyimi üzerinden değerlendiren Özgür Uyanık’a göre; popülist yönetim ilk aşamada düzenle çatışma potansiyeli taşıyan kitleleri “geleneksel” elitleri frenlemek yoluyla sisteme entegre etmekte, aynı zamanda onların farklı beklentilerini kimi “sosyal” politikalarla beslemek kaydıyla ortaklaşmalarının önüne set çekmektedir.

Burada ekonomik büyümenin sürecin işleyişi açısından kritik olduğunu öne süren Uyanık, bunun ivme kaybetmesi ile birlikte ikinci aşamanın devreye girdiğinin altını çizmiştir. Bütünüyle “anti-demokratik” olarak nitelendirilemeyecek bu evrede devlet gücü muhaliflerin sindirilmesi için kullanılır olmaktadır. Toplumsal doku içerisindeki fay hatları yerinden oynamaya başlamaktadır. Söylemler sertleşmekte ve bundan kaygı duyan “elitler” dış bağlantılarıyla ilişkiye girmeye koyulmaktadırlar.

Popülist liderliğin ya tamamen ya da büyük oranda sürecin dışına itilmeye çalışıldığı, cepheleşmenin ideolojik biçime bürünerek keskinleştiği ve çatışma potansiyeli yarattığı, ekonominin dışa bağımlılığının artarak kırılgan bir hâl aldığı, devlet aygıtının dış müdahaleye açık hale geldiği üçüncü ve son evrede ise popülist yönetim iktidarını sürdürebilmek adına baskısını daha da arttırarak “anti-demokratik” safhaya geçmektedir (Latin Amerika’nın Devrimci Tarihi, Kaynak Yayınları, 2014: 146-148).

Yakın tarihimizde Peru’nun sağ-popülist eski devlet başkanı Alberto Fujimori’nin ikinci ve üçüncü dönemi “öz-darbeye” yerinde bir örnektir. Öyle ki; kavramın siyaset bilimi literatüründe ekseriyetle görmeye alışık olunan İngilizce karşılığından (self/auto-coup) ziyade İspanyolca şekliyle (auto-golpe) kabul görmesi, onun Fujimori rejimi ile özdeşliğini göz önüne sermektedir.

***

Peru açısından Fujimori neyi ifade etmektedir? Buna verilecek ilk yanıt kendisinin neo-liberalizmin etkili bir savunucusu ve aynı zamanda popülizm ile otoriterizmin bileşimi olduğudur. Öyle ki iktidara geldiği 1990 yılının hemen akabinde önceki dönemlerin karma ekonomi politikalarını bütünüyle tersine çevirmiş, bu kapsamda bir çok stratejik sektörde özelleştirme politikalarına hız vermiştir. Kırsaldaki şiddetten kaçan evsiz ve işsiz kitleler başta olmak üzere yoksul kesimlere yaptığı yardımlar Fujimori döneminin en temel karakteridir. Zira kendisinin ilk yıllarında ekonomide belirgin bir canlılık olmuşsa da, sonraki yıllarda ortaya çıkan sosyal tahribat Peru halkı için oldukça ağır sonuçlar doğurmuş, zengin ile yoksullar arasındaki gelir uçurumu önlenemez hâl almıştır.

***

Fujimori’nin “Değişim 90” hareketinin adayı olarak iktidara geldiği 1990 yılı aynı zamanda Peru’da 80’lerden itibaren günden güne tırmanan ve kırdan şehre kayan Abimael Guzman önderliğindeki Aydınlık Yol (Sendero Luminoso) terörünün zirve yaptığı yıldır. Dahası yine bu süreçte, şehir-gerilla modelini benimsemiş Tupac Amaru Devrimci Hareketi’nin (MRTA) silahlı eylemlerinde de artış yaşanmıştır. Dolayısıyla gerek geniş halk kesimlerinin duyduğu güvenlik endişelerinin gerekse askerin terörle mücadeleye dair kimi beklentilerinin 5 Nisan 1992’de parlamentonun feshi ile sonuçlanacak öz-darbeye toplumsal zemin hazırladığı ve Fujimori’ye aradığı fırsatı sunduğu açıktır.

Nitekim 1992 yılının Kasım ayında muhalefetin etkisizleştirildiği koşullarda yapılan Kongre seçimlerinde ezici çoğunluğu kazanan Fujimori, devlet başkanlığı yetkilerini olağanüstü derecede artıran değişiklikleri kapsayan yeni anayasayı 1993 yılı Ekim ayındaki referanduma sunmuş, bu oylamada %73 oranında destek bulmuştur. Yeni anayasa göre Başkan’a kolaylıkla parlamentoyu feshetme yetkisinin verilmesinin yanı sıra Senato bütünüyle ortadan kaldırılmıştır. Dahası neo-liberal ekonomi politikaları anayasal güvence altına alınmış, terör suçlularına idam cezası getirilmiştir. Bu fiili durum, muhalif CCN Kanalı’nın iktidar zoruyla göstermelik bir biçimde “satın alındığına” dair görüntülerin kamuoyuna yansıması sonrasında muhalefetin sokağa döküldüğü, ve Fujimori’nin ülkeyi terk ederek istifasını verdiği 2000 yılına dek sürmüştür. 2005 yılında Şili’de tutuklanarak ülkesine iade edilen ve çıkarıldığı mahkemede tutuklanarak 25 yıl hapis cezası alan Fujimori bugün hâlen cezasını çekmektedir.

***

Fujimori örneği popülist hareketlerin varabilecekleri uç noktayı göstermesi açısından elbette önemlidir. Ancak şu da unutulmamalı ki Türkiye bir Latin Amerika ülkesi değildir. Öncelikle tarihsel, kültürel ve coğrafi dinamikleri farklıdır. Etnik ve mezhepsel kırılganlıklar siyasal üst yapıda kimi dönemlerde çatlaklar yaratsa da, imparatorluk bakiyesi olmanın son kertede beraberinde getirdiği toplumsal kaynaşma ve iç pazarın bütünleşik doğası olası ayrışmaların önünde birer sigortadır. Dahası Türkiye’nin siyasal kodları, İspanyol sömürgeciliğinin tarumar ettiği ve sonrasında istikrarsızlığı yapısal kıldığı kurumsallaşma pratiğiyle taban tabana zıttır. Zira Selçuklu, Osmanlı ve Bizans askeri-sivil bürokratik geleneğinden devralınan “aşkın devletçilik” kimi revizyonlarla beraber sürmektedir.

Ancak burada iki temel dezavantajdan da bahsetmek gerekir. Bunlardan ilki devlet bürokrasisinden siyasal partilere dek birçok alana sirayet etmiş “tek adamcılığın”, “Doğu” toplumlarına özgü “despotizmin” içselleştirilmiş uzantısı şeklinde halen bilişsel düzeyde yaşıyor olması, kulluktan yurttaşlığa geçişin henüz tamamlanamamasıdır.

Diğeri ise kurumsal anlamda zor kullanma yetkisi elinde olan devletin bu zoru hangi sınıfsal ve ideolojik temellerde, hangi organlar eliyle nasıl kullanacağına ilişkindir. Bugünden yarına olmasa da tüm bunlara verilecek yanıt Türk çağdaşlaşmasının ve demokratik devrim pratiğinin 150 yıllık serüveni içinde saklıdır.       

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)