• BIST 104.918
  • Altın 147,092
  • Dolar 3,4930
  • Euro 4,1820
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 16 °C
  • İzmir 17 °C
  • Adana 24 °C
  • Antalya 22 °C

Paracomandante: Bugün kapitalizm anayasa yazarak saldırıyor

Paracomandante: Bugün kapitalizm anayasa yazarak saldırıyor
'Dilden dile değil de sanki dilden olaya ya da olaydan olaya tercüme yapıyor gibiyim sosyal medyada' diyen Twitter fenomeni 'Paracomandante' kapitalizm ve emperyalizmin saldırısı karşısında direnişe çağrı yapıyor.

Söyleşi: Çağdaş Gökbel/ABC Gazetesi
https://twitter.com/CagdasGokbel

Gezi direnişinin ateşli zamanlarında hayatımıza girmiş bir fenomen Paracomandante. Attığı twitlerle hepimizin söylemek istediklerini ama söylemeye cesaret edemediğimiz şeyleri ifade eden sosyalist karakteri ağır basan bir kişilik. Tüm bu etkisini belki de kimliğinin gizli olmasına ve Zapatista hareketine duyduğu sempatiye borçlu. Gerçek olan ise muhalif insanların yüreğinde şimdiden hatırı sayılır bir yer bulmuş olmasıdır. Gündemi ve yaşadığımız olayları değerlendirirken siyasetin sığ dilinden ve alışıldık tavırlardan özellikle kaçınıyor.

Anti entelektüalizmin yüceltildiği bir durumla karşı kaşıya olduğumuzu belirten Paracomandante, sosyal medyada kırdığı insanlara üzüldüğünü ve aslında kendisinin tüm insani özelliklerini sosyal ortama yansıtmasının ilgi çekici olduğunun altını çizdi.

Dünya siyasi tarihinde; Meksika kökenli zapatista hareketinin öncüsü Marcos Subcomandante (Alt komutan) adı ile ön plana çıkmıştı. Twitter profilinizdeki Angola bayrağını ve paracomandante tercihinizi nasıl açıklıyorsunuz?

Subcomandante de olabilirdi elbette ama yüzlerce benzer kullanıcı ismi olacağını tahmin ederek başka bir Latince bir ön ekle yine EZLN’ye çağrışım yapmayı tercih ettim, özgün, az bulunur ve akılda kalıcı olmalıydı, ben de paracomandante, yan-komutan olmasına karar verdim. Ama özellikle niye EZLN dersek, bu sosyal medya hesabını Haziran olaylarının içindeyken açtım. O günlerde sokakta ve barikatlarda gördüğümüz şey, her şeyden bir parça olmasıydı. Bir parça sosyalistler, bir parça anarşistler, bir parça demokratlar, büyük bir parça cumhuriyetçiler, yine büyük bir parça apolitik insanlar ve her birinin kendi alt parçaları. Bütün bu parçaların ve alt parçaların arasında sonu gelmez teorik ve pratik tartışmaların olduğunu da biliyoruz. Buna rağmen kolektif bir beden gibi hareket edebiliyordu. Bu demek değil ki sorunsuzdu, barışmışlardı, nihayet tartışmalar çözüme bağlanmıştı ve şimdi herkes aynı dilden konuşabiliyordu. Hayır, kesinlikle öyle değildi, sokakta ve barikatlarda bugün hala devam eden sayısız kavgaya şahit olduk, ve şüphesiz ulusal medyada ve sosyal medya sitelerinde de benzer bir durum var. Ama buna rağmen bir şekilde bu kolektif beden işliyordu, büyüleyici olan kısmı bu.

“ BÜYÜLEYİCİ OLAN ZAPATİSTALARIN BİZE PARİS KOMÜNÜNÜ HATIRLATMASI”

EZLN’yi olaylar henüz yatışmamışken bu yüzden seçtim. Ama EZLN’de bir parça hepsinden bulunduğu için değil. İlk bakışta ve her şeyi bilindik kalıplara uydurmaya çabalayan zihinler için evet bir parça sosyalizm, bir parça komün, bir parça ulus, bir parça Meksika halkının anti-emperyalist mücadelesi ve bir parça demokrasi bulunur. Buna rağmen bu parçaların yan yana eklenmesiyle sentezlenmiş bir doktrine sahip değildir. Hayır. Büyüleyici olan kısmı, EZLN’nin bize Paris Komün’ünden beri unuttuğumuz şeyi hatırlatmasıdır. Paris o iki ay boyunca adı üzerine Komün’dür, ama sosyalistler için, özellikle de Marx ve Engels’e bakacak olursak proletarya diktatörlüğü’dür, ve komünardlar için evrensel Cumhuriyet’tir. Farklı terimlerle ifade edilir ama gizemli bir yakınsama vardır burada. O halde bize güncel siyasi tartışmalarda parça parça görünen sol siyasetin ortak bir özü olmalı, ve işleyen kolektif bedeni mümkün kılan şey de olmalı bu. Paris’te, Chiapas’ta ve Haziran’da gördüğümüz buydu. Ama bunu bir kez anladıktan sonra artık diyebiliriz ki, evet sadece bunlar değil, bütün toplumsal mücadelelerde biz bu olayı, öz olarak ortak yaşamı arzularız, ama bunu tarihsel kılmak isterken, birçok mekanizmadan dolandığımız için parçalanmış halde ifade ederiz.

Angola bayrağına gelince, kesinlikle Doğu ve Batı bloklarının karşı karşıya geldiği Angola’nın karmaşık iç siyaseti ve solcuların zaferiyle ilgisi var. Ama diyebilirim ki, bilindik bir sembolü özellikle tercih etmedim, üçüncü dünya ve sömürgecilik karşıtı mücadeleler büyük tarihsel olaylardan daha fazla ilgimi çekiyor.

Twitter da sol ve sosyalist partilerin genel başkanlarından daha büyük bir etki alanına sahipsiniz.  Bu konuya ilişkin yorumlarınız nelerdir?

Bu etkinin kapsamını açıkçası bilmiyorum. Ancak şunu söyleyebilirim, evet bir etki farkı ya da daha doğrusu etkide bir fark var. Herhangi bir siyasi temsil içinden konuşup yazmadığım için olabilir bu. Öncelikle ve özellikle, bir siyasetçi gibi konuşmuyorum, bir ölü gibi takılmıyorum buralarda, yazdıklarım keskin sınırlara sahip bir siyasi çerçeveye içinden değil. Sabahları erkenden uyanıp işe gittiğimi, bazı geceler bira veya rakı almak için dışarı çıktığımı, hafta sonları fırsat bulursam Ankaragücü maçlarına gittiğimi, güldüğümü, üzüldüğümü, sinirlendiğimi, dalga geçtiğimi, tartıştığımı, kavga ettiğimi takip edenler biliyor. İnsanları zaman zaman kırdığım da oluyor, sonradan pişman olup üzülüyorum da. Ama her şey sıradan bir insanın yaşamında nasıl olmalıysa öyle oluyor. Kısacası Twitter’daki herhangi bir hesap gibiyim aslında. Sanırım bunun popüler bir karşılığı var.

“TEORİLER VE SLOGANLAR HOŞUMA GİTMİYOR”

Öte yandan, teoriler ve sloganlar hoşuma gitmiyor, daha doğrusu kendi hallerindeyken hoşuma gitmiyor. Kendi haline bırakılan yüksek bir teori, bu teoriye ayak uydurma ve layık olma çabalarımız ve sonuçta teoriye ne ölçüde vakıf olmuş bireyler ya da yoldaşlar hale geldiğimizin sözde yetkili başkalarınca muayene edilmesi… Bunlar kesinlikle baskılayıcı şeyler. Bunları sevmiyorum. Ve bu sadece siyasi partilerde ve sivil toplum kuruluşlarında değil, ulusal medyada, sosyal medya sitelerinde, hatta kişisel ilişkilerde ve arkadaş gruplarında da böyle yürüyor. İlk bakışta Marx’ın uyarısı oldukça açıklayıcı gibidir, evet, tercüme, yani teorinin tercümesi, orijinal dilin coğrafyasını, oradaki nesnel koşulları buraya getirmez. Oranın doğrusu buranın doğrusu değildir. Bu ne kadar da basit ve açıklayıcı görünüyor. Ama bunu söylemek yine de yeterli değildir, çünkü benzer sorunlar sadece bizde değil her ülkede var. Ve bu aynı zamanda sanki yerel bir sol teori bütün sorunları çözebilirmiş gibi bir intiba uyandırıyor. Daha kötüsü, bu hatalı zihinsel süreçlere karşı hatalı bir alternatif olarak anti-entelektüalizmin yüceltildiği durumlarla karşılaşıyoruz. Özellikle de sosyal medyada.

Benim bu yanlış alternatiflere karşı yaklaşımım, okuduklarımı her gün seyircisi olduğumuz ya da zaten çoğu zaman maruz kaldığımız toplumsal olayların içinde keşfetmek oluyor daha çok. Bir başka deyişle, insanları teoriye ya da öğretiye davet etmek ya da teoriyi bütünüyle reddetmek yerine, veya daha doğrusu entelektüalizm ve anti-entelektüalizm arasında bir tercih yapmak yerine, insanların sürekli baktığı yerlerde göremediklerini göstermeye çalışıyorum. Dilden dile değil de sanki dilden olaya ya da olaydan olaya tercüme yapıyor gibiyim sosyal medyada. Örneğin 2010’dan beri devam eden anayasa yapımı tartışmalarıyla Negri ve Hardt’ın kavramları arasında veya Paris komününde barikatların yapımında çalışan sanatçılarla Suruç’da katledilen devrimciler arasında. Çöp evler ve içlerinde yaşayan hastalıklı tipler ile patolojik sol liberalizm arasında. Sonra, iğneleyici, sinir bozucu ve eğlendirici uyarılar oluyor. İşte okuduğun şey bu değil miydi, göremedin mi, geri zekâlı mısın sen! tarzı laflar. Böyle şeyler de insanların hoşuna gidiyor olmalı.

Sovyetler Birliğinin Çöküşü Dünyadaki sol hareketleri derin bir krize sürükledi. Halen o kriz aşılamamış görünüyor. Avrupa’da, Kafkaslarda ve bölgemizde yükselen sağ siyasete ilişkin neler söylemek istersiniz?

İşin kötüsü, sadece sol hareketler değil bütün insanlık bu krizden geçiyor. Çünkü çöken sadece Sovyetler Birliği değildi, refah devleti, sosyal güvenceler, toplumsal haklar, sendikalar, yargı bağımsızlığı ve daha birçok şey daha 1970’lerin başındaki sağ tepkiyle beraber zaten geriliyordu. Sovyetler birliğinde her şeyin yolunda gittiği söylenemez, ancak sosyalizm, ekonomik büyümesini sürdürürken ekonomik gereklilikler adına bu gerilemeye tahammül edemezdi. Sonuçta çöktü. Ama burada dikkat etmemiz gereken şey, tek başına değil bir zincirin parçası olarak çökmüş olması. Bugünkü durum sadece dünyanın belirli bir coğrafyasında sosyalizmin bulunmuyor oluşu değil, dünyanın her yerinde güvenceli bir emek yaşamı ve onunla ilişkili kurumlar da eksik. Fakat tek kötü haber bu değil. Doğu bloku çöktüğünde, yani rakiplerden biri kaybettiğinde savaş nasıl olur da hala devam eder, bu mantıklı mı? İçeride örgütlü emeğe, bağımsız yargıya, sosyal güvencelere, gettolara, ve dışarıda, özellikle de Afrika kıtasında ve Ortadoğu’da cumhuriyetçi rejimlere karşı. Burada elbette Latin Amerika ve Venezuela’yı da eklemek gerekiyor. Soğuk savaş taktiklerine çok benzer şekilde sürdürülen ve sosyalizmi hatırlatan dahili ve harici her şeye karşı yürütülen bir savaş. Ve açıktır ki Sovyetler Birliği bir kez çöktükten sonra tekrar tekrar defalarca çökemeyeceğine göre, bu savaşın muhatabı başka bir şey olmalı.

“SUBCOMANDANTE BUNU DÖRDÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI OLARAK ADLANDIRIYOR”           

Demek istediğim, sadece dışarıdaki ötekiyi, büyük sovyet tehdidini yendikten sonra durmadığına göre bu savaş başka bir ismi hak etmez mi? Bugün bize diyorlar ki, hayır, kapitalizm bugün size sosyalist ülkelerdekine benzer şekilde bir refah ve güvenceli yaşam sunmak zorunda değil. O günler geride kaldı ve şimdi biz yeni bir düzen getiriyoruz. Subcomandante bunu dördüncü dünya savaşı olarak adlandırıyor. Para imparatorluğunun, emeğin tarihsel kazanımlarına, bütün insanlığa, hepimize açtığı savaş. İşte bu yüzden bugün duvar artık Berlin’deki gibi yatay değildir, tam aksine, sermaye imparatorluğu bütün insanlığı tecrit eden dikey duvarlara sahiptir. Bugün Avrupa’da ve üçüncü dünyada tanıklık ettiğimiz çatışmalar, ister demokratik yollarla olsun, ister sıcak savaşla, özetle buradan köken alıyor. Ve elbette bolca politik yalan, medyatik kampanya, çarpıtma haber, taşeron siyasi örgütler ve sözüm ona insan hakları mücadelesi eşlik ediyor buna.

Özellikle Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmelere ilişkin tespitlerinizle dikkatleri üzerinize çekiyorsunuz. Cumhuriyet’in ve ülkemizin geleceği hakkındaki düşünceleriniz nerelerdir?

Gelecekte ne olacağını bilmiyoruz. Ama geleceğimiz için ne planladıklarına bakacak olursak iki şeyi görürüz. İlkin, 1982 ve ardından 2010 anayasalarıyla kısmen başardıkları neo-liberal dönüşümü tamamına erdirmeye çalışıyorlar. Ne bu? Sermayenin mutlak tahakkümü adına sendikaları, emek örgütlerini, üniversiteleri, öğrencileri, işçileri, siyasi partileri ve halktan gelen temsilcileri karar verici mekanizmalardan tasfiye etmek. Bu da ancak yasama organının, yani kolektif karar verme faaliyetinin işlevsiz kılınmasıyla mümkün olacaktır. Sonra yasama organında mücadele edemeyeceğinizi kabul ettikten sonra ikinci bir seçenek olarak aklınıza yargı gelecektir. Ama fark edersiniz ki yeni anayasal düzenlemelerle bugün artık yargıda da mücadele etmek mümkün değildir. Orada da yoksunuz. Yasama ve yargının yürütmenin kolları haline gelmiştir. Sadece bizim ülkemizde değil, dünyanın birçok yerinde bugün böyle bu. Geriye sokağa çıkma seçeneği ve direniş kalır, fakat bu sefer de diyeceklerdir ki, bir adaletsizlik olduğunu düşünüyorsan niye mahkemelere başvurmuyorsun, niye sokakta böyle vandallık yapıyorsun. Bütün çıkışlar önceden tutulmuştur. Seattle olaylarından beri devletler böyle çalışıyor ya da diyebiliriz ki anayasalar bu yönde değişiyor. Bugün kapitalizm anayasa yazarak saldırmaktadır ve bu metinlere göre artık yasamada yoksunuz, yargıda etkisizsiniz ve sokakta terörist. Ortaya çıkan sonuç, sermayenin bütün liberal demokratik teorilere ihanet ettiği bir fotoğraftır, arkasına polis gücünü ya da jandarmayı almış müteşebbis. Karadeniz coğrafyasını yağmalayan yeşil yol örneğindeki gibi. Žižek günümüz kapitalizminin liberal değerlere ihtiyacı kalmadığını söylüyor, gerçi artık mı böyle çok önceden beri mi öyleydi üzerinde düşünmek lazım. Zira Deleuze ve Guattari liberal kapitalizm diye bir şeyin tarihte zaten hiç bulunmadığını yazmıştı. Ama ne olursa olsun, sermayenin sadece kamu yararına ve toplumsal refaha değil, bireysel hak ve özgürlüklere dahi tahammül edemediği bir dönemden geçtiğimiz doğru, ve kendi haline bırakıldığında bu eğilimden asla geri adım atmayacaktır.

“KİMSE GAZETELERDE YA DA TELEVİZYONLARDA İSLAMİ BİR TOPLUM GETİRİYORUZ DEMEDİ”           

İkincisi, bu anayasa değişiklikleriyle başka bir şeyin daha aşındığını fark edersiniz. Şüphesiz ki bunu sadece solcular değil daha geniş apolitik kitleler de hisseder. Cumhuriyetçilik, laik değerler ve yaşam tarzınız artık tehdit altındadır. 1980’e kadar burada her şeyin iyi olduğunu iddia etmiyorum. Bu saçmalık olur, çünkü her şey zaten kötüydü. Ancak 1980’den sonra sermaye, adaletsizliğe başkaldıran kitleleri etkisizleştirmenin bir yöntemini icat etmiştir. Ve bu yöntem esasında çok basitti, özetle cumhuriyeti askıya almak. Cumhuriyet yerine neoliberal düzen. İşte 1982’de ve 2010’da gördüğümüz şey buydu. 2010’a bakacak olursanız, referanduma götüren süreçte sizin yaşam tarzlarınıza savaş açmış siyasal islam etkisi çok da belirgin değildir, hatta neredeyse sahnede hiç yoktur. Evet bunu arzulayan ve hatta sizi Sivas’taki gibi öldürmek isteyen siyasal islamcılarla uzun zamandır beraber yaşıyordunuz ve onlar elbette “evet” oyu kullandı ama konunun onlarla ilgisi yoktu. Kimse gazetelerde ya da televizyonlarda “islami bir toplum getiriyoruz” demedi o dönemde, oylanan maddelerin de şeriatla ilgisi yoktu. 2010 referandumuna en başta Ankara’daki Tekel işçilerinin occupy eylemleri neden oldu, sermaye aleyhine emsal kararların çıkma tehlikesi vardı ve sermaye açısından yargı ve yasamanın bir an önce halktan izole edilmesi gerekiyordu. Ama sonra ne oldu? Mücadele araçlarınız olarak yasama ve yargı bir kez askıya alındıktan sonra, bir daha hemen öyle kolayca isyan etmemeniz için yurttaşlık bağı yerine bu sefer başka türden bir toplumsal bağın giydirilmesi gerekiyordu. Evet islami bağ bu topraklarda zaten vardı ama 2010’dan sonra işte tam da bu yüzden kuvvetlenip size musallat olmaya başladı. O tarihten sonra, ders kitaplarında okuduğunuz yurttaşlık bağı ile fetvalar yayınlayan islamcı iktidar arasındaki gerilim ve kopuşu tam olarak kavrarsınız.

Bu yüzden, apolitik kitlelerin laik yaşam tarzının korunması ile Tekel işçilerinin uzun direnişi arasında dahi çok karmaşık bir ilişki var ve bu ilişkinin niteliğini kavradığımızda, cumhuriyetin ne anlama geldiğini de az çok çözmüş oluruz. Fakat durum bugün bir parça umutsuz görünüyor ama en azından ne yapmamız gerektiğini biliyoruz: taviz vermeden bu direniş noktalarına tutunmak. Resmi bir yasama organı yoksa ya da çalışmıyorsa da bir araya gelip tanışmak, konuşmak, kolektif yaşamın ve ortak mücadelenin heyecanını hissetmek, hukuk sistemi çökmüşse de bir adalet duygusuna sahip olmak. Cumhuriyet bir yandan da böyle romantik bir şey işte.

Gelecekte Paracomandante’yi siyasi bir hareketin öncüsü olarak görebilir miyiz?

Hayır göremezsiniz.

Son olarak takipçilerinize ve laik gençliğe nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

Laikliğin ne olduğunu çok iyi okumak ve her alanda anlatmak gerekiyor. Sahte özgürlük söylemleriyle aklı sıra ezber bozan saldırganlara göğüs germenin tek yolu bu. Çünkü eğer konu ezber bozmak ve farklı şeyler söylemek ise bunu yapan zaten laiklik ve cumhuriyet fikirleridir. Özellikle de bu coğrafyada. Bu sıralar şahit olduğumuz özellikle çok büyük bir yanılgı, günümüz Avrupa’sından köken alan dar bir laiklik görüşü. Laikliği yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla eşleyen siyasi görüşlerden söz ediyorum. Oysa etimoloji ve tarihe bakıldığında kesinlikle bir ilgisi olmadığını görürsünüz, bunlar güncel siyasetteki çeşitli hastalıklı figürlerin tarihe projekte edilmesiyle oluşturulan hatalı yargılar. Elimizde iki örnek var. İlki, göçmen işçi ve kimlik sorunlarının hiç mi hiç bulunmadığı evrensel cumhuriyetin, yani Paris Komününün daha ilk günlerinde dini okulların kapatılması ve geri kalan okullardan da dini sembollerin kaldırılmasıydı. Hayır, komünde istediğinizi yapamazsın. Komün hezeyanların bir arada bulunduğu toplum değildir. İnsanlığa çağrı yapan estetize ve eşitlikçi yurttur. Ve ikincisi, bu sefer göçmen işçi sorunlarının fazlasıyla bulunduğu Fransa’nın 1960-68 dönemine baktığınızda, burada kimsenin aklına Cezayirli göçmen işçileri müslüman kimliğiyle tanımlamak gelmemişti. Müslüman’dır veya değildir, sorun bu değil, çünkü emperyalist kapitalizmle mücadelenin bununla pek de bir ilgisi yoktur. Fakat hangi aşamadan itibaren işçilerin müslüman kimliğiyle tanımlanır olduklarına bakarsanız, oldukça basit bir cevabı var, 68’de yükselen sınıf siyaseti polis gücüyle bastırıldıktan sonra. Şöyle ilerler, onlara işçi demeyin, onları sınıf siyasetine davet etmeyin de ne yaparsanız yapın, sağ oryantalist, ırkçı bir perspektiften terörist deyin onlara mesela veya sol oryantalist bir perspektiften onlara ezilen müslüman kimliği deyin, ama işçi demeyin. Avrupa’da sınıf siyaseti yükseldiğinde ırkçılık mı islam mı hadi tercihini yap diyerek sınıfsal direnişi boğun, üçüncü dünyada sınıf siyaseti yükseldiğinde ise bu sefer islam mı ırkçılık mı diye. Sonuçta bu post-modern durumda ortada bir laiklik tanımı olduğu bile söylenemez, sadece çıkarlar ve ikiyüzlülük var. Çünkü laiklik ne bir beyaz kimliğiyle ilişkilidir ne de siyah bir kimliğe karşıt olmakla tanımlanabilir. Laiklik, evrensel bir değer olarak insanlıkla ilişkilidir, fakat buna rağmen sadece konuşma hakkı elinden alınmış sıradan insanlar iktidarı ele geçirdiğinde gündeme gelir. Yani etrafta polis dolaşırken değil. Bunu çok iyi anlamalı ve anlatmalıyız. Herkese selamlar.

https://twitter.com/CagdasGokbel

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)