• BIST 98.653
  • Altın 143,637
  • Dolar 3,5674
  • Euro 3,9918
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 26 °C
  • Adana 24 °C
  • Antalya 24 °C

Paris'e 'Fransız kalmak'

Doğan YURDAKUL

İkinci torunum henüz küçük olduğundan Fransa’da yaşayan Kızım Reyhan, kocası ve çocukları bu yaz Türkiye’ye gelemediler.  Onlarla hasret gidermek için bu kez biz yirmi günlüğüne Paris’e gittik. Tam 24 yıl sonra geldiğim bu kentteki dostlar Türkiye’yi sordular, dönünce buradaki dostlar da Paris’i. Önce Paris’ten başlayayım.

Kızım, Paris’in dışında Versailles bölgesinde oturuyor. Büyük torunumTimuçin iki buçuk yaşında, tam her söylediğinize “neden?” diye sorup, sonra verdiğiniz yanıta tekrar “neden”  diye sorma ve yanıtları tekrarlama çağında. İlk günler bana “Papi Doğan” diyordu, iyice ahbap olduktan sonra beni “Doğan”lığa terfi ettirdi! Küçük kız torunum Sam ise henüz yürüyüp konuşamıyor ama sürünerek de olsa gidip abisinin bütün oyuncaklarını kurcalamasını biliyor. 4 Ekim’de Sam’ın doğum gününü hep birlikte geniş bir aile olarak kutladık.

Oradaki eski arkadaşlarımla karşılaştığımda çok sık sordukları bir soru olan “20 küsur yıl sonra Paris’i değişmiş buldun mu?” sorusunun yanıtına “daha da pahalılaşmış buldum” diye başladım. Biz turist olduğumuz ve her şeyin fiyatını Türk lirasını 3.5’la çarparak hesapladığımız için daha da pahalı gelmiş olabilir desek bile, orada yaşayanlar için de hayat gerçekten pahalı. Gerçi şaşacaksınız ama bazı gıda maddeleri (başta peynir, şarap ve şarküteri olmak üzere) bizden ucuz. Ama ünlü kafelerinden birinde oturup küçücük bir fincanda bir ekspresso içmek benim zamanımda 1,5-2 frank iken, şimdi 2.5-3 euro arasında, sütlü kahve 5’e kadar çıkabiliyor. Bizde 50 kuruş olan bir küçük şişe su, para atılan makinalarda 1, marketlerde 1,5 euro. Ünlü baget ekmekleri 1- 1.5 euro arası. Tarımla uğraşan bir dosttan öğrendiğimize göre bagetin bile hamuru Polonya’dan geliyormuş. Sokaklarda para atarak ekmek ve süt alınan makineler var. Ekmekçilerin bununla rekabeti zor. Bu yüzden birçok ekmekçinin vitrininde bizdeki “taş fırın ekmeği” gibi “odun kömürü ateşinde” diye yazıyor. Hele bir de sigara içiyorsanız, bırakmak zorunda kalabilirsiniz çünkü fiyatlar bizdekinin üç misli.

Kızıma ve torunlarıma yakın olmak için (reklama girer diye adını veremeyeceğim) bir kurum aracılığıyla o bölgedeki bir ailenin yanında “ücretli misafir” olarak kaldık. Otelden çok daha ucuza geliyor ve mutfaklarını, çamaşır makinelerini vs. kullanabiliyorsunuz. O nedenle sıradan Fransızların günlük yaşamlarını yakından görme olanağını bulduk. En önemli sorunları pahalılık ve işsiz, sigortasız kalma korkusu. Informatik (bilişim-iletişim) dışındaki her alanda işsizlik var. Benim zamanımda çalışanlar için “metro-boulot-dodo (metro-iş-uyku)” diye bir deyim vardı. İnsanların ulaşım aracı, iş ve uyku dışında kendilerine ayıracakları zamanlarının olmadığını simgelerdi. Bunda hiç değişiklik olmadığını, hatta giderek otomatlaştıklarını hissettim. Arabası olanlar küçük ve genellikle Avrupa arabalarını tercih ediyorlar. Bizdeki ka dar olmasa da Uzakdoğu markalarına da rastlanıyor. Cip, çok lüks arabalar, “büyüklerin” Mercedes filolarını göremezsiniz, çünkü şehirde park sorunu var. Ama beni en çok şaşırtanlardan biri taksilerin lükslüğü oldu. Caddelerde Mercedes, BMW, Audi marka taksilerden geçilmiyor. Dolayısıyla taksimetre fiyatları da oldukça yüksek.

BANLİYÖDE HAYAT

Çalışan insanlar erken yatıp erken kalkıyorlar. Biz Paris dışında kaldığımız için gözlemlerimiz daha çok yakın banliyölerle ilgili. Özellikle banliyölerde hayat 9.5-10’dan sonra bitiyor. Bir gece Paris’den dönüyoruz, tren ve otobüs saatleri cebimde. Baktım bindiğimiz tren ineceğimiz gara 21.50 gibi varacak, kaldığımız yere giden son otobüs saat 22.00’de. Rahat yetişiriz derken tren bilemediğimiz bir nedenle ineceğimiz gardan bir önceki garda 10 dakika bekledi. Trenden indiğimizde son otobüsü kaçırdığımızı gördük. Gideceğimiz yer otobüsle yedi-sekiz durak. Taksi yok. Bütün dükkanlar, restoranlar kapalı, hani biri açık olsa taksi çağıracağız o da yok. Torunları uyandırma pahasına tam kızımı arayacakken, otobüsü kaçırmış olan Afrikalı bir hanım “arabası olan bir arkadaşımı çağırdım, sizi de bırakalım” dedi. Bizi Mandela Meydanına bıraktılar. Biz de bizi o kadar yolu yürümekten kurtaran Mandela’yı anmış olduk.

Özellikle işe gidiş dönüş saatlerinde trene, RER’e (banliyö metrosu), metroya, otobüse yetişmek için koşuşmaca halindeler. Aynı saatlerde İstanbul kadar korkunç olmasa da bir trafik tıkanıklığı yaşanıyor. Toplu ulaşım bize göre çok pahalı. Fransızlar “navigo” adı verilen abonmanları kullanıyorlar, biz de haftalık olanlardan aldık ve her binişte 2 euro ödemekten kurtulduk.

Onca yıldan sonra farklı gördüğüm iki küçük şeye daha değineyim. Birincisi benim zamanımda bütün Fransızlar toplu taşıma araçlarında kitap okurlardı. Şimdi herkesin elinde cep telefonu, kulağında kulaklık, inene kadar gözü orada onunla uğraşıyor. O bakımdan İstanbul’dan farkı yok. İkincisi, benim zamanımda Paris sokaklarında köpek kakalarına basmamak için yere bakarak yürümek zorunda kalırdınız. Şimdi bundan eser yok, kaldırımlar tertemiz. Birkaç direkten birinde içinde naylon poşetlerin olduğu kutular var. Köpek gezdirenler köpeklerinin pisliklerini temizleyip bu poşetlere doldurup götürmek zorundalar. Duyduğuma 2014’ten beri Paris’in ilk kadın Belediye Başkanı olan sosyalist Anne Hidalgo’nun koyduğu cezalar bu temizliği sağlamış.

TÜRKİYE’YE İLGİ

Siyasete gelince, ben sosyalist Mitterand’ın Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Paris’teydim. Şimdi sosyalist Hollande Cumhurbaşkanı. Gerçi eski sisteme de sosyalist demek mümkün değildi ama, şimdikinin sosyalizmle hiç ilgisi yok. Çalışanlar enflasyon altında eziliyor. Liberal ekonomi yürürlükte, herşey çokuluslu tekellerin yönetiminde, tüm medya büyük patronların eline geçmiş, eskiden sol diye bildiğimiz “Libération” gazetesi bile öyle. Bir tek Komünist Partinin yayın organı olan “l’Humanité” varlığını zar zor sürdürüyor, gerçekleri yazmaya çalışıyor. Halk arasında ırkçılık yükseliyor, ırkçı Ulusal Cephe’nin lideri olan Marine le Pen’in de oyları durmadan artıyor. Son zamanlarda ırkçılıktan çok, hayat şartları, çalışan hakları gibi söylemlerde bulunmayı ihmal etmiyor. Gerçi sokaklarda ve işyerlerinde çok sayıda Afrikalı görüyorsunuz ama, yabancı işçiler için zor günler kapıda.

Bu arada Türkiye’ye ilgi de oldukça artmış. Charlie Hebdo saldırısı, ardından IŞİD korkusu ve nihayet Suriyeli göçmenlerin kapıya dayanması halkın dikkatini nihayet biraz Ortadoğu’ya çevirebilmiş. 10 Ekim’deki Ankara Garı katliamı biz oradayken meydana geldi ve Fransız toplumunda şok yarattı. Medya olayın perde arkasını araştırdı. “Le Monde” gazetesinde “Türkiye’deki İslami Devlet’in Beşiği Adıyaman” başlıklı tam sayfa bir yazı çıktı (Fransızlar IŞİD’e kısaltılmış olarak “İslami Devlet” diyorlar). Adıyaman’a gönderilen muhabir, oradaki islami terör örgütlerini anlatıyordu.

“L’Humanité”den Vadim Kamenka benimle Türkiye’deki durum hakkında bir röportaj yapıp yayınladı. Paris’te yaşayan Gazeteci dostum Cüneyt Ayral’ın benden eski-yeni Paris kıyaslaması yapmamı istediği röportajda da konu ister istemez siyaset ağırlık taşındı (bakınız  http://www.abcgazetesi.com/akp-chp-koalisyonunu-kimler-istiyor-529.html ). Cüneyt’in birçok kitabı arasında, bu yıl yayınlanan “Benim Paris’im” adlı bir kitabı da var, Paris’in hiç bilinmeyen yönlerini anlatıyor, meraklılarına okumalarını öneririm. Maalesef onunla Paris’in bilinmeyen güzelliklerini konuşmaya zamanımız olmadı. Bana benim Paris’imi sordu, ben de ona “bu Paris’e Fransız kaldığımı!” söyledim.

Not: Eski eşim Leyla Güz, Paris’te, Zehra’nın “Sizin” restoranında beni bütün eski dostlarla bir araya getirdi. Eski anılarla dolu o güzel gece için herkese teşekkür ediyorum.

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ

Evliya Çelebiliği bırakıp ülkemize dönecek olursam, ben yurtdışındayken oradaki herkes Ankara katliamının arkasında kimler olduğunu merak ediyor, ben de onlara daha sonraki protestolarda taşınan “Katil Devlet” pankartını gösteriyordum. Ancak Türkiye’ye döndüğümüzde Cumhurbaşkanımızın bizleri daha da aydınlatıcı bir açıklama yaptığını gördük: DAEŞ (IŞİD), PKK, YPD, Suriye İstihbaratı, Paralel Yapı! Böylece katliamın ardında bir Fransız sosu olduğunu öğrenmiş olduk. Zaten Başbakan da “terör kokteyli” deyimini dile getirdi. Bundan sonraki yazılarımda zaman zaman sosa banılmış bu kokteylin bileşenlerini de ele almaya çalışırım. 

Bir döndüm ki, saatimiz (seçim nedeniyle) Batı’dan bir saat ileri geçmiş! Ne güzel, “ileri demokrasi” bizlere bugünleri de gösterdi, onlar gerilerken biz ilerliyoruz! Artık akıllı telefonlar ve bilgisayarlar bile bizden bir saat geriye düştüler. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında bizim Doğu ile Batı arasındaki şaşkınlığımızı anlatan Ahmet Hamdi Tanpınar kalkıp da baksa belki şaşkınlığı daha da artar. İslami terör örgütlerinin cirit attığı ülkemizde, Batı teknolojisinden bile ilerdeyiz!  Neyse, seçimden sonra saatleri bir saat geriye alacağız, AKP seçimi kaybederse yandaş medya “gördünüz mü, bize oy vermediniz, yine bir saat geri düştük!” der artık.

ABC

Arkadaşım Merdan Yanardağ, Yurt Gazetesi’nden ayrıldığımızda bana bir internet sitesi kuracağını benden de yazı istediğini söylemiş, ben de “elbette” demiştim.  Ben Paris’teyken aradı “Abi, siteye başladık, yazını bekliyoruz” dedi. Ben de bu yazıyla birlikte bir hafta gecikmeli de olsa yazmaya başlıyorum. ABC’ye yolunun açık, şansının bol olmasını diliyorum.   

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)