• BIST 102.258
  • Altın 189,999
  • Dolar 4,5836
  • Euro 5,3954
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 21 °C
  • İzmir 29 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 25 °C

Pastoral Amerika, rüya ülkenin cehenneme dönüştüğünün habercisi

Pastoral Amerika, rüya ülkenin cehenneme dönüştüğünün habercisi
Liberalizm nasıl mezara gömüldü?

Ali Rıza Özkan 

Bu hafta gösterime giren ‘Pastoral Amerika’ pek çok açıdan üzerinde konuşulması gereken bir film. Ama, öncelikle filmin dayandığı hikâyeyi ve yazarını ele alalım.

Philip Roth 1959 yılında ilk romanı ‘Goodby Columbus’un yayınlandığı 1959 yılından itibaren Amerikan edebiyatı içinde çok konuşulan bir yazar. İlk romanı da dâhil olmak üzere, saydığıma göre şimdiye kadar tam 47 ödül almış. Bunlar arasında, PEN/Faulkner, Franz Kafka ve Pulitzer Ödülleri de var.

Bunun yanında, şimdiye kadar tam 7 romanı filme çekilmiş. Bestseller yazarları bir yana bırakırsak, oldukça dikkat çekici bir sayı. Üstelik bu yıl ‘Pastoral Amerika’ ve ‘Indignation’ (Öfke) ile birlikte, sanıyorum, aynı yıl içinde 2 romanı filme uyarlanıp gösterime sokulan ender yazarlardan birisi olarak, kendi çapında bir rekora da imza atmış oldu.

unnamed-(1)-105.jpg

Philip Roth, otobiyografik bir üslupla, genellikle hayatının büyük kısmını geçirdiği, New Jersey’in Newark kasabasından insan manzaraları ve olayları ele alıyor. Romanlarının önemli bir kısmının temel karakteri Nathan Zuckermann. Amerikalı Yahudilerin deneyimleri, sorunları romanlarının temel konusunu oluşturuyor. Woody Allen’ın yazar olmuşu, diyebiliriz.

Amerikan taşrasında neler oluyor?

Romanın ve filmin Türkçe adının ‘Amerikan Taşrası’ olması gerektiğini, özellikle de kitap çevirisinin berbat olduğunu en başta belirtip, hikâyenin film hâline geçelim.

Nathan Zuckermann uzun yıllar sonra, Newark’a döndüğünde, lise buluşmasına denk gelir. Orada, sınıf arkadaşı Jerry ile karşılaşır ve Jerry’nin ağabeyi ve lise yıllarının idolü, Seymour Levov’un ölümünü haber alır. Yahudi olmasına rağmen sapsarı saçları ve mavi gözleri nedeniyle herkesin ‘The Swede’, yani İsveçli lakabıyla hitap ettiği Seymour kasabanın en güzel kızıyla evlendiği halde, acıklı bir hayatın ardından prostat kanserine yenik düşerek ölmüştür.

Seymour gençliğinde başarılıdır, yakışıklıdır. Sevgilisi Dawn Dwyer Katolik olduğu halde, tutucu Yahudi ailesine bunu kabul ettirmiş ve evlenmiştir. Babasından devraldığı eldiven fabrikasında sadece siyahlar çalışır, hem de onlara en düşük ücreti öder, ama onlara bölgede tek iş veren işadamı olduğu için övünür. ‘Blackpower’ hareketi başladığında fabrikasını savunur! Siyahları avlayan askerlere kahve ikram eder, ama, siyahlara iyi davranın, siz gideceksiniz, ama onlar buralı, burası onların da ülkesi, demeyi ihmal etmez! Kısaca, Seymour Amerikan liberalizmininin tipik bir temsilcisidir.

unnamed-(2)-074.jpg

Ancak, Seymour ve güzellik kraliçesi eşi kızları Merry ile, neredeyse bu liberal hayat anlayışlarının bedelini öderler. Merry’nin annesinin yerine geçme arzusu ile ortaya çıkan sorunlu çocukluğu, sonraki yıllarda siyahlarla dayanışma ve ardından “solculara karışması” ile devam eder. Merry daha 16 yaşında, kasabanın postanesine bomba koyar ve bir kişinin ölümüne neden olur.

Ortadan kaybolan Merry’i bulmak, kızına kavuşmak Seymour’un yaşamasının nedeni haline gelirken, güzeller güzeli eşi ise, teselliyi estetik ameliyatlarda ve sanat çevresinden “yaptığı” sevgililerde arar. Seymour uzun yıllar sonra kızını bulduğunda, Merry bütün Batı solunun değişimini yaşamış, artık şiddeti kesinlikle reddeden, bakterilere zarar verir miyim kaygısı ile nefes almaya dahi ikna olması gereken bir “hayat felsefesi” edinmiştir. Seymour kızını yeniden aileye katılmaya ikna edemez. Hikâye Seymour’un ölümüyle biter. Merry de babasının cenaze törenine son anda gelir.

Yitik ülke, kaybolan düşler: Amerika

60’ların başından 2000’lere bir Amerikan taşra panoraması sunan ‘Pastoral Amerika’ umutsuz bir film. Belki, daha da önemlisi sevgisiz bir film. Philip Roth’un acıklı bir hikâye anlatışı, filmde sevgisizlik ve umutsuzluk olarak yansımış.

unnamed-(3)-052.jpg

‘Trainspotting’ filminde Mark Renton rolüyle dünya çapında üne kavuşan Ewan McGregor’un hem oynayıp, hem de yönettiği filmde bu durum özel bir yorum kararı mıydı, yoksa ilk film deneyiminin talihsizliği mi, bilemiyorum. Ancak, McGregor bilinçli bir kararı olmasa da, Amerikan liberalizminin çöküşüne vurguyu güçlendirmiş.

Tutucu babasının isteğine karşı Katolik kızla evlenen, siyahlara iş veren liberal Seymour, sol şiddet yüzünden kızını kaybeder, güzellik kraliçesi eşini kaptırır; orta sınıf Amerikalı için daha büyük bir yıkım ne olabilir?

unnamed-127.jpg

Elbette, Philip Roth üzerinden ne Amerika’yı, ne de Amerikan taşrasını “okuyamayız”. Hatta, doğrusunu söylemek gerekirse, Amerikan taşrası Roth’un anlattığı hikâyeden çok daha farklı. Elbette, daha muhafazakâr!

Roth ve bu filmle Ewan McGregor bize sadece Amerikan liberalizminin cenaze törenini gösteriyorlar. Belki, bu hikâyeyi de üstüne koyunca, neden Amerikan taşrasının “yeniden büyük Amerika!” sloganından etkilendiği hakkında konuşabiliriz.

 

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    1234567
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)